Mısra-ı berceste
Lokman Ergün 2 Mayıs 2026

Mısra-ı berceste

Mısra-ı berceste

Yazıyla, şiirle, müzikle, sanatla uğraşanlar bilir. Binlerce kelime, dize, nota yazarsınız, bir o kadar çizim, sahne tasarlarsınız. Arada bir şey belirir, mükemmeldir, yazarken aklınızı başınızdan alır. Vezni, kadrajı, ahengi kendiliğinden. Sizdendir ama sizin değildir, bilirsiniz. Ya da sizindir ama sizden değildir. Tanrı’nın o dizeye dokunduğunu içten içe bilir ama onu ifade edemeyeceğiniz için kendiniz yazdığınıza inanırsınız. İşte o dizeye; mısra-ı berceste denir. Ömrünüzce birkaç kez bunu yaşamışsanız şanslısınızdır, daha fazlası Nobel falandır.

Hayat da böyle bir şey. Binlerce yaşanmışlıktan geçer, yüzlerce insana dokunur, hayatınıza yüzlerce insan dahil edersiniz. Sevgisine sahip olarak doğduklarınız, sevgisine sahip olmak için yaşadıklarınız. Göğsünüzde ateşten bir kor gibi aşkla taşıdıklarınız. Unuttuklarınız, unutanlarınız, özledikleriniz, öfkelendikleriniz. Bir de Tanrı’nın o muazzam zamanlamasıyla hayatınıza armağan ettiği insanlar vardır. 

Benim hayatıma Tanrı dokundu. En yetenekli senaristin akıl edemeyeceği bir kurguyla tanıştım Sırrı Abi’yle. 2015 baharında, ayrıntılarını anlatırken bile yorulacağım bir hikâyenin sonunda karşılaştık ve elimi tutup; “ne istiyon la benden” diye sordu? O güne geri dönsem şöyle cevap verirdim: “yok bişey abi, tamamlanmak istiyorum sadece”. Öyle demedim elbette. “Seninle yapacağımız şeyler var”, dedim. Güldü ve ilk kahvemizi içtik. 

Sonra on yıl, ama gerçekten tam olarak on yıl, çok az kahveyi ayrı ayrı içtik. O, saçmalıklarıma, aceleciliğime, bencilliğime nasıl sabredileceğini bildiği bir yaştaydı. Ben öğrenmeyi iyi kötü becerebildiğim bir yaşta. Ufkumun, nefesimin, yüreğimin açıldığını gördüm günbegün. 

Ne varsa kırk yıllık serencamımda, hepsini sil baştan temize çektim. Yeniden okudum sevdiğim kitapları, yeniden söyledim dizelerini şairlerin. Yeniden baktım bildiğim bir resme uzun uzun. Hikâyenin derinleştiğini, ahengin belirginleştiğini, ışığın değiştiğini gördüm o anlatırken. Anlatırdı çünkü, anlatıcıydı.

Anlatmak, nakletmek değildir. Yanı başımızda yahut başka bir mekâna veya zamana dair olsun, insana, eşyaya, yaşanmışlığa, hikâyeye anlam katmaktır anlatmak. Sırrı abi, onu yapardı, anlattığına, dokunduğuna, sevdiğine anlam katardı. 

Bedelini ödediği hikâyelerin kahramanıydı. Hayatın gerçekliğinden süzmüştü biriktirdiği her şeyi. İnançları, inandıkları, sevdikleri ve sevmedikleri bu süzgeçten geçmişti. Bu toprakların kadim tarihini sadece belleğinde değil, sözünde, vücut dilinde ve hayata olan yaklaşımında taşırdı. Fırat gibi coşkun, Dicle gibi anaç, Komagene gibi köklü. 

Kendi hikâyesine sadakatle yaşadı. O hikâyeydi onu kendisi yapan. Kürtler o hikâyenin içindeydi, Aleviler o hikâyenin bir parçasıydı. Yoksullar, kimsesizler, emekçiler, ezilenler, hakkı gasp edilenler. Onlarla gözünü açmış, onlarla büyümüş, onlarla var olmuştu. Tek sadakati onlara karşıydı. Hiç meyletmedi şatafata, paraya ve güce. Bunu hayatının kısa bir anına bile tanıklık eden herkes bilir. Bu dünyanın kiracısıydı, yaşadığı evler gibi. 

“Gülenin, ağlayana borcu vardır” derdi. Hayatı, ağlayanların tarihsel alacağını tahsil etme mücadelesidir biraz da. Tarihten, felsefeden, edebiyattan süzdüğü, insanlığa dair bir direniş hikâyesiydi. O, öyle okudu insanın serencamını, ona değer biçti. Zulmün ağlattığı ama gözyaşını silip, silkinip, mücadele edenleri sevdi. Elbette ki onlar da Sırrı abiyi sevdi. 

Gülümsemesini damıtırdı anlattığı hikâyelerin içine. Ucuzlatan, ötekileştiren değil, dert anlatan, halden anlayan, hemhal olan bir mizahtı. Ve işlevseldi, kapı açan, yumuşatan, farkındalık yaratan, gerektiğinde de had bildiren. 

Protokollerden, törenlerden, heykellerden hazzetmezdi. Sükunetle ve gülümseyerek onu hatırlamamızı isterdi. Belki içli bir türküyle, güzel bir mısrayla. Biliyorum çünkü, yaşamla olduğu kadar ölümle de barışıktı. Hayata ve ölüme dair sarsılmaz bir tevekkülü vardı. Ve son zamanlarda sohbetimize, suskunluğumuza, hayatımıza ölümün gölgesi aksetmişti. 

Tanrı, dokunduğu hayatları sınarmış. Benim payıma, bir dostu yitirmenin hüzünle harmanlanmış hikâyesi düştü demek ki. 

Bir gece yolculuğunda, “dur sana güzel bir gazel okuyayım, sen bilmezsin bunu” diyerek okumuştum Rasih’in gazelini. Sonradan, aynı gazeli yıllar önce bir televizyon programında ezberden okuduğunu fark ettiğimde, telefona sarılmış ve epeyce atarlanmıştım. Yıllarca inat ettim, o gazeli ne ben okudum ne de ona okuttum. 

“dilde gam var şimdilik, lutfeyle gelme ey sürûr

 olamaz bir hânede, mihmân mihmân üstüne”

Berceste bir ömür, berceste bir beyit ile yâd edilir ancak. Dokunduğu her şeye ve herkese güzellik katan bir dostun hatırasına şiirin inceliğidir yakışan elbet. 

Sevgiyle ve özlemle Sırrı abi… 

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.