NATO Zirvesi Türkiye’de yapılırken, Türkiye solunun önemli bir bölümü yine “NATO’ya hayır”, “NATO defol” sloganlarıyla meydanlarda. Bu itirazın tarihsel hafızasını anlamak zor değildir. Çünkü 1960’ların ve 1970’lerin dünyasında NATO, yalnızca bir askeri ittifak değil; Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzeninde ABD öncülüğündeki Batı blokunun siyasal ve askeri mimarisiydi. Türkiye’deki gençlik hareketleri de bu düzeni Vietnam’dan Latin Amerika’ya uzanan müdahalelerle birlikte okuyor, “Tam Bağımsız Türkiye” sloganını emperyalizm karşıtı mücadelenin merkezine yerleştiriyordu.
Bu tarih yalnızca hatırlanmayı değil, saygıyı da hak ediyor. Çünkü Türkiye solunun demokrasi, bağımsızlık ve antiemperyalizm mücadelesi bu hafızanın üzerinde yükseldi. Bugün yeni bir siyasal dil arayışı, o mücadeleyi küçümsemek ya da unutturmak anlamına gelmez. Tersine, ona sadık kalmanın yolu, değişen dünyayı yeniden okuyabilmektir.
Ancak tarih yalnızca korunacak bir miras değildir; aynı zamanda yeniden yorumlanması gereken canlı bir süreçtir.
Bugün dünya, 1968’in dünyası değildir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla iki kutuplu sistem çöktü. Çin küresel üretimin ve teknolojik rekabetin merkezlerinden biri hâline geldi. Yapay zekâ, büyük veri, siber güvenlik, biyoteknoloji, uzay teknolojileri, enerji koridorları, iklim krizi ve küresel finans ağları devletlerin güç kapasitesini yeniden tanımlıyor. Artık egemenlik yalnızca sınırları koruyabilmek değil; veriyi koruyabilmek, çip üretebilmek, enerjiye erişebilmek, bilgi üretebilmek ve teknolojik bağımsızlığı sürdürebilmektir.
Bu dönüşümü yıllar önce Manuel Castells “Ağ Toplumu” kuramıyla açıklamıştı. Castells’e göre iktidar artık yalnızca devlet kurumlarında değil; bilgi ağlarında, iletişim sistemlerinde ve dijital altyapılarda da üretilmektedir. Dolayısıyla siyaset de yeni güç ilişkilerini okuyabilecek kavramsal araçlar geliştirmek zorundadır.
Zygmunt Bauman, “Akışkan Modernite” kavramıyla sanayi toplumunun katı yapılarının çözülerek daha belirsiz ve kırılgan bir dünyaya dönüştüğünü anlattı. Böyle bir dünyada yalnızca ekonomiler değil, kimlikler, çalışma biçimleri ve siyasal mücadeleler de dönüşmektedir. Altmış yıl önce üretilmiş sloganları hiçbir kavramsal yenilenmeye tabi tutmadan bugüne taşımak, tarihe sadakat değil; tarihin durduğunu varsaymaktır.
Ulrich Beck’in “Risk Toplumu” yaklaşımı ise yeni çağın temel sorunlarının yalnızca sınıf çatışmalarıyla açıklanamayacağını gösterdi. Nükleer tehditler, salgınlar, iklim krizi, siber saldırılar, enerji bağımlılığı ve yapay zekâ kaynaklı güvenlik riskleri ulusal sınırları aşan sorunlardır. Bunlar hiçbir ülkenin tek başına çözebileceği meseleler değildir.
Anthony Giddens da küreselleşmenin devletleri ortadan kaldırmadığını, aksine devlet egemenliğinin niteliğini değiştirdiğini savunur. Devletler artık mutlak bağımsız aktörler değil; teknoloji, enerji, finans, güvenlik ve bilgi ağları içinde birbirine bağımlı yapılardır.
Antonio Gramsci’nin en önemli uyarılarından biri de tam burada anlam kazanır. Her tarihsel dönemin kendi hegemonya biçimleri vardır. Hegemonya değişiyorsa, ona karşı geliştirilecek siyasal dil de değişmek zorundadır. Dün fabrika disiplininde kurulan tahakküm, bugün algoritmalarda, veri merkezlerinde, dijital platformlarda ve teknoloji tekellerinde yeniden kuruluyorsa, siyaset de buna uygun yeni kavramlar üretmek zorundadır.
Michel Foucault ise iktidarın yalnızca devlet aygıtı üzerinden işlemediğini; bilgi, söylem, disiplin ve gündelik hayatın içine yayıldığını göstermişti. Bugün buna dijital gözetim, yapay zekâ ve küresel veri tekelleri eklenmiştir. Artık yalnızca devletler değil, milyarlarca insanın davranışlarını yönlendirebilen teknoloji şirketleri de yeni iktidar alanları üretmektedir.
Bütün bunları söylemek NATO’nun tarihsel rolünü unutmak ya da emperyalizmin sona erdiğini iddia etmek değildir. Aksine, emperyalizmin de biçim değiştirdiğini kabul etmektir. Dün askerî üslerle, darbelerle ve doğrudan müdahalelerle kurulan bağımlılık ilişkileri bugün teknoloji patentleri, finans piyasaları, veri tekelleri, dijital platformlar, enerji koridorları ve yapay zekâ altyapıları üzerinden yeniden üretilmektedir. Emperyalizm ortadan kalkmamıştır yalnızca araçlarını çeşitlendirmiştir.
Bu nedenle yeni bağımsızlık mücadelesi, eski bağımsızlık mücadelesinin inkârı değil onun yirmi birinci yüzyıldaki devamıdır.
Kimileri bu yaklaşımın sınıf mücadelesini geri plana ittiğini ileri sürebilir. Oysa tam tersine, emek-sermaye çelişkisi bugün platform ekonomisinde, algoritmaların yönettiği çalışma hayatında, güvencesiz dijital emekte, küresel tedarik zincirlerinde ve teknoloji şirketlerinin olağanüstü yoğunlaşan ekonomik gücünde yeni biçimler almaktadır. Sınıf mücadelesi sona ermemiştir; mücadele ettiği zemin değişmiştir.
Tam da bu nedenle Karl Marx’ın en önemli mirası ezberlenmiş sloganlar değil, yöntemidir. Marx’ın yöntemi “somut durumun somut tahlili”dir. Eğer üretim ilişkileri değişiyorsa, sermayenin örgütlenme biçimi dönüşüyorsa ve iktidar yeni alanlara taşınıyorsa, analiz de değişmek zorundadır. Değişmeyen sloganlarla değişen dünyayı açıklamaya çalışmak, Marksizme bağlılık değil; onu dogmaya dönüştürmektir.
Bugün yeniden “Tam Bağımsız Türkiye” demek istiyorsak, önce bağımsızlığın ne olduğunu yeniden düşünmek zorundayız. Bağımsızlık yalnızca herhangi bir askeri ittifak üzerinden tartışılabilecek dar bir kavram değildir. Bağımsızlık; kendi çipini tasarlayabilen, kendi yapay zekâsını geliştirebilen, enerji güvenliğini sağlayabilen, bilim üretebilen, hukukun üstünlüğünü koruyabilen, güçlü üniversiteler kurabilen, demokratik kurumlarını güçlendirebilen ve hiçbir küresel güce ekonomik ya da teknolojik olarak bağımlı olmayan bir ülke kurabilmektir.
Dolayısıyla mesele NATO’ya “evet” ya da “hayır” demekten ibaret değildir. Elbette NATO eleştirilebilir; eleştirilmelidir de. Ancak siyaset yalnızca itiraz ederek değil, yeni bir gelecek tasavvuru kurarak anlam kazanır. Asıl soru şudur: Yirmi birinci yüzyılın yeni bağımlılık mekanizmalarını doğru teşhis edebiliyor muyuz? Eğer yalnızca dünün tahakküm biçimlerini görüyor, bugünün yeni hegemonya ilişkilerini göremiyorsak, geçmişin haklı mücadelelerini geleceğe taşıyamayız.
Belki de Türkiye solunun en önemli açmazı burada yatıyor. Sorun, tarihe fazla bağlı olması değil; tarihi bugüne tercüme edecek yeni kavramları üretmekte zorlanmasıdır. Oysa tarihe sadakat, sloganları olduğu gibi tekrarlamak değildir. Tarihe sadakat, o sloganların taşıdığı özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık idealini değişen dünyanın koşullarında yeniden üretebilmektir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında asıl mesele NATO’dan çok daha büyüktür. Mesele özgürlüğü, bağımsızlığı, demokrasiyi ve antiemperyalizmi yirmi birinci yüzyılın gerçekliği içinde yeniden tanımlayabilmektir. Geleceği kuracak olan şey, geçmişin sloganlarını tekrarlamak değil geçmişin cesaretini bugünün dünyasını anlayan yeni bir siyasal akla dönüştürebilmektir. Çünkü hakiki devrimcilik, zamanı durdurmak değil zamanı doğru okuyarak özgürlüğün dilini her çağda yeniden kurabilmektir.




