İstanbul’un Anadolu yakası başta olmak üzere milyonlarca kişinin musluğuna ulaşan suyun önemli bir bölümü Ömerli Barajı’ndan geliyor. Son dönemde ise Ömerli Havzası, sınırları içerisinde yapılması planlanan Organize Sanayi Bölgesi (OSB) projesi nedeniyle tartışmaların odağında.
Biz de çevre mühendisi Mesut Dalgıç ile birlikte tartışmanın merkezindeki noktaya gittik. Organize Sanayi Bölgesi’nin planlandığı alandan başlayıp Ömerli Barajı’na kadar uzanan hattı yerinde inceledik; yol boyunca bölgeyi, havzayı ve burada yaşayanların kaygılarını dinledik.

İlk durağımız planlanan OSB alanı
İlk durağımız, OSB’nin kurulmasının planlandığı yaklaşık 250 hektarlık alan. Dalgıç, iki yıldır projeye karşı hukuki ve teknik mücadele yürüttüklerini, OSB alanının önünden anlatıyor:
“Biz Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi olarak iki yıldır verdiğimiz mücadelede, kurulmak istenen noktanın yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Projeye karşı değiliz, yerine karşıyız” diyor. Nitekim söz konusu proje, Ömerli Havzasının sınırları içerisinde, yeraltı sularının yoğun bulunduğu bir alanda yapılmak isteniyor.
Projeye göre bölgede yaklaşık 160 sanayi kuruluşu ve 200’e yakın KOBİ’nin faaliyet göstermesi, yaklaşık 20 bin kişinin de burada çalışması hedefleniyor. Bu nüfus, çevredeki insan popülasyonunu artıracağı gibi, uzun vadede yapılaşmanın da önünü açabilme tehlikesi barındırıyor. Öyle ki bilirkişi raporunda da bu duruma dikkat çekilerek, mekansal hareketliliğe ve bölgesel değişime vurgu yapılıyor. Sonuç olarak da Bilirkişi raporunda OSB’nin yerinin uygun olmadığı tespit ediliyor.

Ömerli’ye giden yol: Sıralı villalar, tozu dumana katan kamyonlar
OSB alanından ayrılıp Ömerli Barajı’na doğru ilerliyoruz. Haritada bakıldığında yaklaşık 15 kilometrelik bir mesafe görünüyor. Ancak bu kısa yolculuk aslında havzanın geçirdiği dönüşümü de gözler önüne seriyor. Yol boyunca inşaat kamyonları tozu dumana katarak ilerliyor, havzaya yaklaştıkça yapılaşma da artmaya başlıyor. Yol boyunca yeni yerleşimler ve villa siteleri dikkat çekiyor.
Bir yandan İstanbul’un en önemli su kaynaklarından biri korunmaya çalışılıyor. Diğer yandan havzanın çevresinde büyüyen yapılaşma gözlerden kaçmıyor.
Bu çelişkiyi gün boyunca konuşacağımız birçok kişi de dile getirecek.
‘Biz evimize çivi çakamıyoruz, nasıl sanayi gelecek?’
Ömerli’yi tepeden gören Kurtdoğmuş Köyü’ne ulaştığımızda öğle saatleri. Köy meydanındaki kahvehanede birkaç masa dolu. Emekliler çay içiyor, bazıları iskambil oynuyor, bazıları ise gündelik sohbet içinde. Konu açıldığında OSB tartışması kısa sürede masaların ortak gündemi haline geliyor.
Bir köylü, daha sorunun tamamını duymadan söze giriyor:
“Biz evimize çivi çakamıyoruz, nasıl sanayi gelecek?”
Ardından yıllardır biriken rahatsızlıklar dökülmeye başlıyor.
Köylüler, havza koruma kuralları nedeniyle arazilerinde birçok işlem yapamadıklarını anlatıyor. Yeni yapı yapmak, mevcut yapıları genişletmek ya da farklı yatırımlar gerçekleştirmek ciddi kısıtlamalara tabi.
Bazıları bu durumu haklı buluyor. Çünkü sonuçta korunan şey İstanbul’un suyu.
Ancak aynı kişiler başka bir noktaya da dikkat çekiyor:
“Madem bu kadar korunuyor, o zaman buralara yapılan villalar ne olacak?”
Bu soru kahvehanede birkaç kez tekrarlanıyor.
Bir başka köylü söze giriyor:
“Yıllardır baraj için fedakârlık yaptık. Tarla değer kaybetti, köy büyümedi, insanlar göç etti. Şimdi nasıl yapacaklar havza sınırları içine sanayi.”
Kurtdoğmuş’ta köylüler kendilerini yıllardır alınan kararların yükünü taşıyan taraf olarak görüyor. Hatta bazıları, “Madem öyle haklarımızı verip taşısınlar bizi buradan” diyor.
Kahveden ayrıldıktan sonra köyün içinde dolaşıyoruz. Bir zamanlar hayvancılığın yoğun yapıldığı bölgede bugün üretimin büyük bölümü sona ermiş durumda.
Bir köylü, “Eskiden herkes bir şey üretirdi. Şimdi çoğu insan dışarıda çalışıyor ya da emekli maaşıyla geçiniyor” diyor.

‘Elimizde bir bu kaldı’
Rotamızı Koçullu Köyü’ne çeviriyoruz. Baraja daha da yaklaşıyoruz. Burada suyun varlığı daha fazla hissediliyor. Köy ile baraj arasındaki mesafe yaklaşık 500 metre civarında. Yine bir meydandaki köy kahvesine geliyoruz. Anlatmaya başlıyoruz, haberdarlar mı durumdan soruyoruz. Okey taşları arasında köylünün gündemi birden bu oluyor. Ancak konuşmak da çekiniyorlar. “Silivri soğuktur” şakaları yapılıyor.
Dernek mikrofonu uzattığımız 55 yıldır bölgede yaşadığını söyleyen Ahmet Der, yapılması planlanan projeyi desteklemediğini açık şekilde ifade ediyor:
“Biz istemiyoruz. Baraja zararı var. Yeraltı sularına zararı var. Bağımıza, bahçemize zararı var.”
Konuştuğumuz insanların büyük bölümü teknik ayrıntıları bilmiyor. Mahkeme süreçlerini takip etmiyor. ÇED raporlarını okumamışlar.
Ancak hemen hepsinin ortak bir kaygısı var: Su.
Bir köylü çeşmeyi göstererek konuşuyor. “Bu suyun kirlenmesini istemiyoruz.”
Bir başkası ise kısa ama etkili bir cümle kuruyor: “Elimizde bir bu kaldı.”
Ömerli’nin kritik önemi
Ömerli Mahallesi’ne geçtiğimizde benzer görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi insanlar projeden haberdar. Kimileri ilk kez duyuyor.
Ancak konu anlatıldığında verilen ilk tepki çoğunlukla aynı oluyor: “Baraja etkisi olacak mı?”
Günün sonunda yeniden Ömerli Barajı’nın kıyısındayız. Rüzgâr suyun üzerinde hafif dalgalar oluşturuyor. Karşı kıyı uzakta seçiliyor.
Milyonlarca insanın her gün kullandığı su, işte bu havzadan geliyor. Mesut Dalgıç da tam bu noktaya dikkat çekiyor. İstanbul’un günlük su tüketiminin yaklaşık 3,2 milyon metreküp olduğunu söylüyor. Ömerli’den çıkan su miktarının ise yaklaşık 2 milyon metreküpe ulaştığını belirtiyor. Başka bir ifadeyle İstanbul’un su güvenliğinde Ömerli’nin kritik bir yeri var.
‘Olası bir kazada su kesintileri ile kurtulamayız’
Dalgıç’a göre OSB’de olası bir kaza, kaçak ya da arıtma sorunu yalnızca bölgesel bir çevre problemi olarak kalmayabilir. Sonuçları milyonlarca insanı etkileyebilir. “İşte o zaman su kesintileri ile kurtulamayız” diyor Dalgıç. Kaldı ki bilirkişi raporunda da tam bu konuya dikkat çekiliyor, riskler belirtiliyor.
Ömerli Havzası’nda yapılması planlanan Organize Sanayi Bölgesi’ne ilişkin hukuki süreç ise devam ediyor. Dosya Danıştay’ın önünde.
Kararın ne olacağı henüz bilinmiyor. Ancak bugün Ömerli’nin köylerinde dolaşırken görünen bir gerçek var: Bu tartışma yalnızca bir sanayi projesi tartışması değil. Bu tartışma aynı zamanda İstanbul’un gelecekte nasıl büyüyeceği, su kaynaklarını nasıl koruyacağı ve kalkınma ile çevre arasında nasıl bir denge kuracağı sorusunun da tartışması.



