Otuzüç Kurşun ve Otuzüç Menekşe

Otuzüç Kurşun ve Otuzüç Menekşe

 

1943 yılının Temmuz ayının son günlerinde, tarihe “Mustafa Muğlalı Olayı” olarak geçecek bir katliam yaşandı. Ahmed Arif “Otuzüç Kurşun” şiirinde “tenha bir vakitte, sorgusuz, yargısız” düşenlerin Geliyê Sefo’da (Sefo Deresi) kurşuna dizilmelerini anlatır. Şiir uzun ve güçlü bir şiirdir. Gerek ritim, gerek ses, gerek görsel olarak da abartıya kaçmadan kültürel bir zeminden geçerek katliamı aktarmıştır.

Şiir, her zaman tarihin en büyük ve en gizli tutanakçısıdır. Geçmişte yaşanan bir çok olay, tanıklık şiirin belleğinden ya da şairin tanıklığından geçerek bugüne gelmiştir. Sümerleri, Babilleri, Hititleri, Asurları, Gılgameş’i, Nartları şairin duygusu ve şiirin tabletlere kazınan tarafıyla okuyup yorumluyoruz. Şair, tarihsel akışın belleklerde yer edinmesinde vakanüvislerden farklı olarak, bir tablete, bir mağaraya işleyerek kalplere yerleştirir. Tarihsel akışın haklı ve doğru tarafında durduğu için güçlüdür şiir. Belki yanlış bir cümle gibi gelebilir. Ancak tarihte yaşanan bütün büyük acıların tanıklığını şiir yapmıştır. Şiir sadece acıların tanıklığını değil, aynı zamanda direnişlerin de ortaklığını yapmıştır. Bu nedenle kalplerin en derin yerine dokunabilmektedir.

Döneme baktığımızda, İran sınırının içerilerinde Kürtler açısından bir hareketlilik, Mahabbad’da otonomi heyecanı vardır. Qazi Muhammed önderliğinde Kürtler heyecanla çalışmalar yürütmektedir. Elbette sınırın bu tarafında hoşnutsuzluk nedenidir ve devletin yerel yöneticiler tarafından raporlarla bilgiler verilmektedir Ankara’ya. Sınırlar ise bir geçim kaynağı olduğu için doğal yaşama dairdir. Akrabalık ve aşiret bağı da olunca buna kaçakçılık bile denmez. Dense bile bu ölüm nedeni olamaz. Ahmed Arif’e göre de öyledir. “Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlayız/ Karşıyaka köyleri, obalarıyla/ Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,/ Komşuyuz yaka yakaya/ Birbirine karışır tavuklarımız/ Bilmezlikten değil,/ Fıkaralıktan/ Pasaporta ısınmamış içimiz/ Budur katlimize sebep suçumuz/ Gayrı eşkiyaya çıkar adımız/ Kaçakçıya/ Soyguncuya/ Hayına…”

Ahmed Arif’in 1950’li yıllarda yazdığı bu şiir 1968’de yayımlanır. Muzaffer İlhan Erdost Ahmed Arif’i anlatan yazısında şu cümleyi kurar. “Ahmed Arif “Otuzüç Kurşun’u” Ulus’un basıldığı basımevinde geceleri bana her okuduğunda, şiirin henüz eksik olduğunu, tamamlanmadığını, tamamlayacağını söylerdi. Kimi bölümleri geçerken, durur, bu araya bir bölüm daha yazacağım derdi. Ama şiir bu eksik durumuyla yayınlandı. Bütünü bakımından tamamlanmamış bir şiir olmakla birlikte, Ahmed Arif, ara bölümler bakımından şiirinin eksik olduğunu söylerdi. Tasarladığı gibi tamamlayamadı.” Kuşkusuz bu haliyle bile dilden dile dolaşan ve çok kez bestelenen bu şiir, tamamlansaydı nasıl ve neler olurdu?

Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” şiirini belki de Ahmed Arif’in eksik bıraktığı yerden tamamlamak istemiştir Tahsin Saraç. Yayımlanma tarihleri arasında on yıl vardır. O nedenle bu cümleyi kurdum. Çocukluğu Muş’ta geçmiş ve çok şeye tanıklık etmiştir. İlk kez Türkiye Yazıları Dergisi’nin her ay yayımladığı “Kendileri” dizisinde okumuştum anılarını. Her sayı bir yazar anlatırdı kendini. Daha sonra bu anlatımlar kitaplaşmıştır. Ben ilk kez Saraç’ın anlatımından Ermeni nüfusunun kentin dörtte üçü olduğunu okumuştum. Bazı saptamalarına katılmasam da şu vurgusu çok önemli. “Kırk bin nüfus beş bine inmiş, kent örene dönmüş. Onca Ermeni’den yalnız üç ev kalmış, onlar da ad ve din değiştirip Müslümanlaşarak…”

Tahsin Saraç’ın Otuzüç Menekşe şiiri çocukluğunda anlatılanlardan ve kanımca “Otuzüç Kurşun”un büyük ilgi görmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Çünkü o dönem anlatılan her şeyi kronolojik bir sıra ile aktarmaktadır. Şeyh Sait İsyanı’nı İngiliz parmağı olarak görür. Sonuçları itibari ile de büyük zulümler olduğunu yazar. Muş bölgesi ve il merkezinde yapılanları yazar. “Ama sonra, il merkezi ve köylerden birçok suçsuz kimse aileleriyle toplanıp sürülmüş. Antep’e Antalya’ya, Afyon’a… Birçoğu öldürülmüş, suçlu suçsuz, sorgusuz sualsiz…Kesilen birçok kelle sivri sopalara geçirilip kent sokaklarında dolaştırılmış, yılgı salmak için halkın yüreğine…” Yine aynı anlatıda Mustafa Muğlalı’dan da söz eder. “Ve sonra Muğlalı Paşa’nın kurşuna dizdirdiği otuzüç yurttaş üzerine anlatılanlar…” der ve “Otuzüç Menekşe” şiirine yer verir.” Şair “Otuzüç Kurşun”undan etkilenerek şiire şu dizlerle başlar.” Bir morlukta alabora oldu gök/ Tan söktü.” “Bu dağ Mengene dağıdır/ Tanyeri atanda Van’da” dizesi de Ahmed Arif’in ilk dizesidir. Her şey bir şafak vakti başlamıştır. Ahmed Arif’te yiğitlik, kavga ve tarihsel bir gönderme vardır. Bin yıllık geçmiş der. Kürtlerin tarihine sokulmaktadır. Oysa Tahsin Saraç daha çok kendi içlerinde yaşanan kavgalar ve doğanın o yöre halkına yaşattığı zorluklar üzerinden anlatmaktadır Kürtleri. “Bu dağ ne kıyımlar görmüştür, bu dağ/ Bu yöre ne açlıklar, kavgalar, kanlar/ Ve bu su ne canlar almıştır, bu su/ Ne gelinler yutmuş, ne taylar ne boğalar…”

Ancak katliam konusunda iki şair de nettir. Tahsin Saraç’ın dizesi: “Göz bağlı, diz bağlı, dil bağlı/ Sıralandı yan yana otuzüç karaltı/ Ve nişancılar çöktü./ Şu ılık dağ yellerinde sabahın, mermiler/ Bir kılıç komutla, yağmurca boşanıp/ Koca çınarlar biçti, yere döktü./ Ne horoz sesi, ne ezan, ne koyun/ Ala bir acılıkta, tüm doğa suskun/ Bitti demir ağırlığı uykusuzluğun.”

Bu katliam zaman zaman meclis gündemine getirilir o dönemler. Nihayetinde Mustafa Muğlalı Demokrat Parti hükümetince yargılanır ve hapse konulur. İdam cezası verilir.. Ancak yaş haddi nedeniyle 20 yıla indirilir hüküm. Daha sonra da kalp krizinden ölür. Diyarbakır milletvekili Mustafa Ekinci’nin “Şarklıların büyük derdi ve ıstırabı” olarak gördüğü katliam, Ahmed Arif’te; “Vurulmuşum/ Dağların kuytuluk bir boğazında/ Vakitlerden bir sabah namazında/ Yatarım/ Kanlı, upuzun…” dizesiyle anlatılır.

Şiirler olmasaydı, bazı şeyler mahkeme tutanaklarında kalacaktı. Elbette kıymetli araştırmalar var bu katliamla ilgili. Bana göre o araştırmaları tetikleyen de şiirin gücüdür. Şiir, üzerine düşeni yapmış, “en büyük dert ve ıstırabı” bir parça da olsa dindirmeye çalışmış, ve çoğu insana ulaşarak belleklerde tutmuştur. “Bir kızılda alabora oldu gök/ Gün söktü/ Ve otuzüç menekşe günle boyun büktü.”

Her şey bu kadar hızlı, ani ve ibretlik olsun diye bir kişinin kararı ile yapılmıştır. Otuzüç masum insan ve onlardan biri yaralı kurtulmasaydı bu olay o raporlardaki yalan bilgilerle kapatılacaktı. Onun itirazı, meclise taşınınca gazetelerde haber oldu ve şiir en büyük hamlesini yaparak katliamı bütün ülkede duyulur kıldı.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.