Özlenen Avrupa mı, kurulacak Avrupa mı?
Raşe Pütün 23 Eylül 2026

Özlenen Avrupa mı, kurulacak Avrupa mı?

Özlenen Avrupa mı, kurulacak Avrupa mı?

 

Avrupa’da sağın yükselişini konuştuğumuz bir zamanda Berlin’den başka bir sonuç geldi: Elif Eralp’in öncülüğündeki sol kazandı. Aynı Avrupa’da, aynı ekonomik sıkışmanın ve toplumsal huzursuzluğun içinden bir yerde sağ, başka bir yerde sol güçleniyorsa, belki de soruyu yeniden kurmak gerekiyor.

Avrupa gerçekten sağa mı gidiyor, yoksa insanlar kaybettiklerini düşündükleri bir hayatın peşinden mi gidiyor?

Çünkü siyasette bazen insanlar bir partiye değil, bir hatıraya oy verirler.

Daha güvende hissettikleri bir sokağın, maaşlarının ay sonuna yettiği bir hayatın, çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşayacağına inandıkları yılların hatırasına…

Bugün Avrupa sağının en güçlü olduğu yerlerden biri tam da burası: kayıp duygusu.

Berlin’de Elif Eralp’in temsil ettiği solun başarısını ilginç kılan da aynı kayıp duygusuna bambaşka bir yerden dokunabilmiş olmasıdır.

Çünkü sağ ile sol, ideolojik olarak birbirlerinden çok uzakta dursalar da aynı toplumsal yaraya bakıyorlar.

Hayat pahalı. Ev bulmak zor. Kiralar yükseliyor. Çalışmak artık her zaman yoksulluktan kurtarmıyor. Kamusal hizmetler aşınıyor. Mahalleler değişiyor. İnsan yalnız ekonomik olarak değil, yaşadığı yere ilişkin duygusunda da güvensizleşiyor.

Sosyolojinin bildiği eski bir gerçektir: İnsan yalnız ekmeğini kaybetmekten korkmaz. Bildik dünyasını kaybetmekten de korkar.

Sağ bunu gördü. Eralp’in Berlin’deki solu da gördü.

Ayrıldıkları yer, gördükleri sorun değil; o soruna anlattıkları hikâye.

Kaybedileni geri getirme vaadi

Avrupa sağı seçmene yalnızca sınırların korunmasını vaat etmiyor. Aslında çok daha büyük bir şey söylüyor:

“Size bildiğiniz dünyayı geri vereceğim.”

Daha güvenli sokakları, ulaşılabilir konutları, geleceğinden daha emin bir orta sınıfı, daha tanıdık mahalleleri, sınırları daha belirgin bir ülkeyi…

Bu nedenle göç meselesi artık yalnızca göç meselesi değildir. Göçmen, çok daha büyük bir toplumsal değişimin görünür simgesine dönüşüyor.

Konut bulunamıyor; göç konuşuluyor. Okullar kalabalıklaşıyor; göç konuşuluyor. Kamusal hizmetler aksıyor; göç konuşuluyor. Mahalle değişiyor; yine göç konuşuluyor. Böylece ekonomik bir kriz, kültürel bir dile tercüme ediliyor.

Berlin’deki konut tartışması bunun öğretici bir örneği. Aynı şehirde, aynı yüksek kiraların karşısında sağ göçü işaret ederken sol konut piyasasını, kira politikalarını ve sosyal konutu işaret ediyor.

Aynı ev, aynı kira, aynı sıkışmış hayat; iki ayrı siyasal hikâye.

Siyasetin gücü biraz da burada başlıyor: İnsanların yaşadığı gerçeği hangi hikâyenin açıklayacağına karar vermekte.

Ekonomi göçmeni isterken

Fakat sağın vaat ettiği geçmişin önemli bir sorunu var. O geçmiş artık ekonomik olarak bütünüyle geri getirilebilir değil.

Avrupa yaşlanıyor. Çalışma çağındaki nüfus azalıyor. Sağlıktan yaşlı bakımına, lojistikten inşaata, sanayiden hizmet sektörüne kadar pek çok alanda göçmen emeğine ihtiyaç duyuluyor.

Yani aynı Avrupa bir yandan göçmeni sınırında tartışırken, diğer yandan ekonomisinin kapısından içeri çağırıyor.

Çağımızın önemli çelişkilerinden biri burada beliriyor:

Ekonomi göçmeni istiyor, siyaset göçmenden korku üretiyor.

Neoliberal düzenin bu çelişkideki payını görmeden Avrupa’daki sağ yükselişi anlamak zor.

Çünkü sermaye hareketli, esnek ve ucuz emeğe ihtiyaç duyuyor. Fakat o emeğin yaşayacağı konutu, çocuklarının gideceği okulu, kullanacağı hastaneyi, bineceği metroyu aynı hızla üretmiyor.

Ekonominin ihtiyaç duyduğu hareketliliğin toplumsal maliyeti mahalleye bırakılıyor.

Sonra mahallede biriken huzursuzluk siyasete dönüşüyor. Sağ burada ekonomik çelişkiyi çözmekten çok, o çelişkinin yarattığı duyguyu örgütlüyor. Bu nedenle sağın bütün vaatlerinin ekonomik olarak rasyonel olması gerekmiyor.

Siyaset yalnızca gerçekleşebilir vaatlerle kurulmaz. İnsan bazen mümkün olana değil, özlediği şeye inanmak ister.

Sağın gücü de biraz burada:

Ekonomik olarak geri getirilemeyecek bir Avrupa’yı, siyasal olarak geri getirilebilirmiş gibi vaat ediyor.

Sol neyi sağa bıraktı?

Sol uzun yıllar sağın göçmen karşıtı diline itiraz ederken, zaman zaman o dilin altında biriken gerçek hayatı okumakta gecikti.

Oysa konut sıkıntısı gerçek.

Hayat pahalılığı gerçek.

Güvenlik ihtiyacı gerçek.

Düzensiz göçün yönetilmesi gereken sonuçları var. Mahallelerin kısa sürede değişmesinin yarattığı yabancılaşma da gerçek.

Bunları konuşmak sağcı olmak değildir. Konuşulmayan her gerçek sorun, onu kendi hikâyesinin içine yerleştirecek başka bir siyasete bırakılır.

Solun yeniden hatırlaması gereken şey belki de bu kadar basit: S0ağın elindeki soruyu almak, sağın cevabını almak değildir.

Göçü konuşmak göçmeni düşmanlaştırmayı gerektirmez.

Güvenliği konuşmak bir topluluğu potansiyel suçlu ilan etmeyi gerektirmez.

Toplumsal ve kültürel gerilimleri görmek eşit yurttaşlıktan vazgeçmek anlamına gelmez.

Tam tersine siyaset, gerçek hayatın zor sorularını başkasına bırakmamaktır.

Eralp’in farkı

Elif Eralp’in Berlin’de kurduğu siyasal dilin dikkat çekici tarafı tam da burada ortaya çıkıyor.

Seçmene önce kim olduğunu değil, nasıl yaşadığını sordu.

Kiranı ödeyebiliyor musun?

Beş yıl sonra da bu mahallede yaşayabilecek misin?

Çocuğunun geleceğini burada görebiliyor musun?

Çalıştığın halde neden ay sonunu getiremiyorsun?

Ve belki hepsinden önemlisi:

Bu şehir hâlâ senin şehrin mi?

Bunların Almanı, Türkü, Kürdü, Suriyelisi yok.

Bunlar hayatın soruları.

Eralp’in kampanyasında konutun ve kiranın merkezi hale gelmesi bu nedenle yalnızca ekonomik bir tercih değildi. Aynı zamanda başka bir aidiyet tarifiydi.

Çünkü bir şehre ait olmak yalnızca orada doğmak değildir. Orada kalabilmektir.

Aynı olmak değil, aynı hayatı paylaşmak

Bugünün Berlin’inde aynı apartmanda Alman, Türk, Kürt, Suriyeli, Polonyalı; Müslüman, Hristiyan, Yahudi ya da ateist yaşayabilir.

Bu insanları aynı kimliğe dönüştüremezsiniz. Dönüştürmeniz de gerekmez.

Ama aynı hayatın içinde buluşturabilirsiniz.

Kira ödeyen herkes kiracıdır.

Çocuğunu okula gönderen herkes iyi eğitim ister.

Metroya binen herkes iyi ulaşım ister.

Çalışan herkes emeğinin karşılığını ister.

Sokağa çıkan herkes güven içinde evine dönmek ister.

Yeni bir Avrupa aidiyetinin kurulabileceği yer belki tam da burasıdır: Aynı olmakta değil, aynı hayatı paylaşmakta.

Bu, kimlikleri yok saymak değildir. Kimliklerin üzerinde ortak bir kamusal hayat kurabilmektir.

İki ayrı aidiyet

Bu nedenle Avrupa’daki siyasal mücadeleyi yalnızca klasik sağ-sol ekseninde okumak eksik kalabilir.

Karşımızda aynı zamanda iki ayrı aidiyet fikri var.

Sağın sorusu geçmişten geliyor:

“Eskiden kimdik?”

Solun cevaplamak zorunda olduğu soru ise gelecekten:

“Şimdi birlikte nasıl yaşayacağız?”

Birincisinin önemli bir avantajı var. Geçmiş güzelleştirilebilir. Hatıraların bütçesi yoktur.

Özlemin konut üretmesi, okul açması, hastane yapması gerekmez.

Gelecek ise zahmetlidir.

Ev yapmak gerekir.

Kirayı düşürmek gerekir.

Göçü yönetmek gerekir.

İyi okul, hastane ve ulaşım sağlamak gerekir.

Kadınların çalışma hayatına katılımını artırmak gerekir.

Ve birbirine benzemeyen insanların aynı kamusal hayata güvenmesini sağlamak gerekir.

Berlin’in söylediği

Elif Eralp’in öncülüğündeki Sol Parti’nin Berlin’de yüzde 25’in üzerinde oyla birinci çıkmasını bu nedenle yalnızca bir seçim başarısı olarak okumamak gerekir.

Çünkü aynı Avrupa’nın başka yerlerinde sağ da yükseliyor. Bu iki tabloyu yan yana koyduğumuzda başka bir ihtimal beliriyor:

Belki toplumlar bütünüyle sağa ya da sola gitmiyor. İnsanlar yaşadıkları hayatı kimin gördüğüne bakıyor.

Kirasını kimin konuştuğuna. Maaşını kimin konuştuğuna. Mahallesindeki değişimi kimin gördüğüne.

Korkusunu küçümsemeden, onu başka insanlardan nefret etmeye çağırmadan kimin dinlediğine.

Ve geleceğinde kendisine kimin bir yer açtığına.

Sağ bu huzursuzluğu gördü ve ona geçmişi gösterdi.

Berlin solu aynı huzursuzluğu gördü ve önüne ortak hayatı koydu.

Eski Avrupa geri gelmeyecek.

Avrupa’nın nüfusu değişti, ekonomisi değişti, şehirleri değişti. Üstelik aynı ekonomi yaşlanan kıtanın çarklarını çevirmek için göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor.

O halde asıl soru geçmişteki Avrupa’nın nasıl geri getirileceği değil. Değişmiş Avrupa’nın içinde insanların yeniden nasıl “burası benim de yerim” diyebileceği.

Belki Elif Eralp’in Berlin’de açtığı tartışmanın Avrupa solu açısından asıl önemi de burada:

Sağın geçmişe duyulan özleminin karşısına başka bir duygu koymak:

Geleceğe ait olabilme duygusu.

Çünkü sağ ile sol aynı yaraya bakıyor olabilir.

Biri yaranın içinde bir yabancı arıyor.

Diğeri o yaranın içinden bir ortak hayat çıkarmaya çalışıyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.