Rojava’da kazananlar ve kaybedenler
Ahmet Faruk Ünsal 18 Şubat 2026

Rojava’da kazananlar ve kaybedenler

Yaşadığınız ülkedeki nüfusunuzun genele oranı %10lardaysa, 4 ülkeye yayılmış Kürt coğrafyasının en az nüfusuna sahipseniz, nüfusunuz kesintisiz bir bölgede yoğunlaşmamışsa, üstelik o ülkede rejim değişikliği olan 8 Aralık 2024 öncesi nüfus coğrafyanızın en Batısı’na ve yerleşim yerlerinin aralarına bir ülke asker çıkarmış ve komşu şehirlerin bir birine erişimini engellenmişse, yeni rejim için önereceğiniz çözüm kendi gerçekliğinizle ve gücünüzle uyumlu olmak zorundadır. Irak’taki gibi, Kürtler’in, Sünni Araplar’ın ve Şii Araplar’ın kompartmanlar halinde birbirinden kopuk yaşadığı bir ülkedeki çözümün size uymayacağı apaçık ortadadır. Kaldı ki, ABD işgali sonrası Irak Arap Cumhuriyeti olarak değil Irak Cumhuriyeti olarak kurgulanan yeni devlette anayasal statüye ve uluslararası tanınırlılığa sahip Kürtlüğün, 2017 bağımsızlık referandumuna bile sahip çıkamadığı göz önünde bulundurulursa, Rojava’da neden bağımsızlık ya da federasyon talep edilmiyor diye şikayetlenmenin hiç bir gerçekliği yoktur.

Kaldı ki, şayet Irak Kürtlüğü bağımsızlığını uygulatabilseydi, etrafı dost olmayan devletlerle çevrili ve denize açılımı olmayan, içine kapanmış bir ülke olarak kalacaktı. Oysa şimdi Irak’ın gerek cumhurbaşkanlığı ve dışişleri bakanlığı gibi kritik makamlarına sahip olarak, gerekse de parlamentodaki sandalye sayısıyla ile her hükumetin anahtarına sahip olarak, hem Hewler’in tek sahibi, hem Bağdat’ın ortağı, hem de Basra üzerinden deniz erişimine sahip oldular.

Kimliğiniz eğer anayasal olarak tanınıyorsa, doğru seçeneğin, sadece Erbil’e sahip olmak mı yoksa hem Erbil’in tek sahibi, hem de Bağdat’ın ve Basra’nın da hisselerine sahip olmak mı olduğu sorusuna stratejik aklın vereceği cevap bellidir. Gerek Başur’daki bağımsızlık referandumu sürecine, gerekse de Rojava’da saha gerçekliğiyle uyuşmayan maximalist taleplere karşı, stratejik akıl, kimliğin tanınması karşılığı bir bölgeye sıkışmayı değil tüm bölgelerde pay sahibi olmayı hedefler.

Mamafih, 2017’nin bağımsızlıkçısı Neçirvan Barzani de bu durumu görmüş ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Şeybani ile beraber Suriye’yi temsil eden Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’e, “IKBY modeli Rojava için olmaz, Suriye sizin de başkentinizdir, oraya dönmeli ve sorunları birleşik bir Suriye çerçevesinde çözmek için ciddi çaba göstermelisiniz” demek zorunda kalmıştır.

Tekrar Rojava’ya ve Suriye’ye dönersek, Kürtlerin Arap çoğunluklu bölgelerde uygulamaya çalıştıkları SDG projesi maalesef Ocak 2026 sonu itibarıyla hayatiyetini sürdürememiştir. Burada sorunu, tek başına projenin kötülüğü ile izah etmek hakkaniyete uygun değildir. Etnik temelde ayrışarak yaşamak yerine brlikte yaşamak olarak özetleyeceğimiz projenin yürümemesi için devreye giren güçlerle projeyi ayakta tutacak güçlerin asimetrisi ortadadır. Suud ve Türk devleti, SDG bölgesindeki Arap aşiretlerin birlikten ayrılmaları için yoğun çaba sarfetmiştir. Projenin uygulanmasında yaşanan bazı aksaklıklar, Arapların yeterince temsil edildiklerine dair tatmin duygusuna sahip olmalarını engellemiş de olabilir. 10 Mart gereği çekilmeleri gereken bölgelerden çekilmeyi geciktirerek fiili durum yaratmak ve SDG projesinin devamını sağlamak istemiş de olabilir SDG yöneticileri. Belki her üç neden de belli ölçüde etkili olmuş ve projenin şimdilik çökmesine sebep olmuş olabilir.

Haddı zatında, iç savaş sürecinde, IŞİD’le mücadelenin bir parçası olarak Deyri Zor, Rımelan, Rakka, Tabka vs gibi ekonomik kaynaklara sahip ama ağırıklı nüfusun Arap olduğu bölgelere yapılan ABD-SDG ortak operasyonları sonucu SDG kontrolüne geçen bölgeler 10 Mart anlaşması sonucu zaten Suriye merkezi hükumetine devredilecekti, ama devir zamanında ve hızla yapılamadığı için yenilgi görüntüsü ortaya çıktı. Zaten, rejimin çöktüğü ve devletin yeniden inşa edileceği tarih olan 8 Aralık 2024 sonrası Türkiye, açıkça, yeni devletin Suriye Arap Cumhuriyeti olması gerektiğinde ısrarcı olarak, Kürtler’in fiilen SDG bölgesinde uyguladıkları birlikte yaşam projesine daha baştan karşı olduğunu ortaya koymuştu.

Gelinen noktada, Kürtler, Suriye merkezi hükumetinin ve Kürdofobi etkisindeki Türkiye’nin kışkırtmasıyla ayrılan Arap aşiretleri nedeniyle birlikte yaşam projesini inşa etmede başarılı olamamışlarsa da, Başur hariç, komşularıyla kıyaslandığında, yaşadıkları ülkedeki görece az nüfuslarına rağmen elde ettikleri statü ve uluslararası tanınırlık açısından iyi bir noktaya ulaşmışlardır. Askeri ve idari yapılarını nisbeten koruyabilmiş, yaşadıkları coğrafyalardan göç etmek zorunda kalan nüfuslarının tekrar kendi yerleşim alanlarına dönmelerini sağlamışlardır. Kültürel hakların ise, henüz netleşmemiş de olsa çok iyi bir noktaya varacağı açıktır. Bu durumlarıyla Kürtler, aynı zamanda Suriye’nin ezilen tüm halklarına da ilham olmuşlar ve muhtemelen tüm Suriye’nin genel demokratikleşmesine ve özgürleşmesine de vesile olacaklardır. Her ne kadar mevcut durumları, hali hazırda anayasal garantiye bağlanmamış da olsa, Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya konanan uluslararası irade göstermiştir ki, Kürtleri yanına almamış merkezi hükumetin tek başına Suriye’yi temsil etmesi söz konusu bile değildir.

Sonuç itibarıyla bakıldığında, Kürtler, güçleri ve nüfuslarıyla kıyaslandığında elde ettikleri yerel statü ve uluslararası itibar açısından iyi bir noktaya ulaşmışlardır. Sürecin her aşamasında, Suriye Kürtlüğünün mevcut durumdan daha da kötüye gitmesi için uğraşan Türkiye, günün sonunda merkezi hükumet ile Kürtler arasında hakemlik rolünü ABD ve Fransa’ya kaptırarak kendi Kürtleri açısından da büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Tüm bu yaşananlara karşın Türkiye, bir de kendi barış sürecini doğru düzgün yönetemezse, İsrail’in, Arapların, Kürtler’in kazandığı ama kendisinin büyük kaybedeni olduğu bir Ortadoğu’da yaşamak zorunda kalacağını hesap etmelidir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.