Bazı eşyalar, bir yerden başka bir yere taşınırken yalnızca yer değiştirmez; geçmişi, belleği ve geride bırakılan hayatı da beraberinde taşır. İnsan bir yerden ayrıldığında yalnızca bir coğrafyayı geride bırakmaz; geçmişini, alışkanlıklarını, dilini, anılarını ve kendine ait sandığı birçok şeyi de başka bir zamana bırakır. Fakat geride kalanlar bütünüyle geride kalmaz. Hafıza, insanın peşinden gelir; kimi zaman sessizce, kimi zaman hiç beklenmedik bir anda yeniden karşısına çıkar. Göç, bu anlamıyla yalnızca bir yer değiştirme hâli değil, geçmişle bugün arasında süren uzun bir karşılaşmadır.
Sarya Nurcan Kaya’nın sanatsal pratiği de bu karşılaşmanın izlerini sürüyor. Doğduğu yerden uzaklaştıkça köklerine, bireysel hafızasından kolektif bir geçmişe doğru ilerleyen sanatçı; kaybı, bekleyişi, belirsizliği ve yeni bir yerde kendine alan açma çabasını çalışmalarının merkezine yerleştiriyor. Yaşadığı Fransa’nın Normandiya bölgesinde karşılaştığı Parc du Champ des Bruyères ise bu arayışın önemli duraklarından biri oluyor. Bu park sadece kişisel bir iyileşme arayışına değil, savaşın, göçün ve yerinden edilmenin farklı zamanlarda bıraktığı izlerle kurulan bir diyaloğa dönüşüyor.
Kendi göç deneyiminden yola çıkarak daha geniş bir kolektif hafızaya uzanan sevgili Sarya Nurcan Kaya ile ilk kişisel sergisi “Yakın olan… çok uzakta kaldı / Yên ku nêzîk bûn… gelekî dûr man”da bir araya gelen çalışmaları ile bu uzun yolculuğun farklı zamanlarına açılan kapılarını konuştuk.
Beyaz tülbent, toka veya harita gibi kişisel nesnelerin yeni bir coğrafyaya taşındığında kazandığı yeni anlamlar, sanat üretiminin malzemelerine nasıl dönüştü?
Yanımda götürdüklerim, geride bıraktıklarım ve bedenimde taşıdıklarım… Yanımda götürdüğüm nesnelere artık yalnızca geçmişin parçaları olarak bakamıyorum. Yeni bir yere geçerken, aynı zamanda yeni bir başlangıcın ihtimalini de beraberinde taşıdılar. Örneğin harita, bir yerin izdüşümü ya da doğduğum yerin kuş bakışı görüntüsü olmaktan çıkıp ayrılmanın, uzaktan bakmanın biçimine dönüştü. Tülbent, toka ya da bir kumaş üzerine yazılan bir anı, geçmişteki kişileri, yerleri ve izleri hatırlatırken, burada yeni anlamlar üretmeye başladı. Tüm bunlar gerçekleşirken, ‘Geçmişte yaşanmış bir hayatı yeni bir mekânın içine sığdırmak mümkün müdür?’ sorusu ortaya çıkıyor. Elbette geçmişin tümünü geride bırakmak mümkün olmadığı gibi onu beraberimizde taşımak da mümkün değil. Ama yeni bir yaşamla birlikte yeni bir kapı aralanıyor. Çalışmalarımda bu nesneler, biraz da bu karşılaşmanın taşıyıcıları hâline geldi. Yanımda taşıdığım ve unutulan, silinmek istenen ya da silinmeye direnen ne varsa yeni bir mekânda kendilerine yer buluyor. Bir belge, bir mektup, çizimler, unutulmaya terk edilmiş bir anadil, bir harita ya da bir toka; zamanla göç deneyiminin taşıyıcılarına dönüşüyor. Bu parçalar çizim, resim, metin, nesne ve enstalasyon gibi farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkarak serinin bütününü oluşturuyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda geçici bir hastane olan ve günümüzde göç eden insanların yaşam alanlarına yakınlığıyla dikkat çeken Fransa’daki Parc du Champ des Bruyères, senin için nasıl bir sığınak ve üretim alanına dönüştü? Bu parkın tarihsel katmanları ile kendi iyileşme sürecin arasında nasıl bir bağ kurdun?
Evet, gözlerimi açtığımda “Artık buradayım,” dedim. Park yaşadığım yere çok yakındı ve doğduğum yerin bitki örtüsünü hatırlatıyordu. Belki de aramızdaki ilk diyalog böyle başladı. Ne çok kurak ne de çok verimliydi; sanki zamana ve koşullara direniyor gibiydi. Aynı zamanda belirsiz bir manzaraydı. Ama adını bilmediğim bazı bitlkiler, bu belirsizlik içinde öylece duruyordu. Zamanla yürüdüm, durdum, gözlemledim ve Parc du Champ des Bruyères’i sorguladım. Park, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, geçici bir hastaneye, kampa, hipodruma ve sonrasında bir parka dönüşmüş. Göçmenlerin geçiş alanında bulunan park, bugün ise beni karşılıyor. Kendisinin de yerinden edilmek zorunda kalmış insanların yaşam alanlarına yakınlığı, beni aynı mekânda, farklı zamanlarda savaşın, ayrılığın ve göçün bıraktığı izler üzerine düşünmeye yöneltti. Burası yeni bir güzergâhın başlangıç noktası hâline geldi benim için. Burada kendime bir yer bulabilir miyim? Burada iyileşebilir miyim? sorularını sorarken, zamanla kolektif bir iyileşmenin mümkün olup olmadığını sorguladım. Zamanla park, sanatsal pratiğim için temel bir karşılaşma alanına dönüştü. Burada geçmiş ve şimdi arasında bir bağ kurarken çizdim, notlar aldım ve göç hâlindeki insanları resmettim.
Normandiya Bölgesini de düşünürsek doğa, tarihsel geçmişi sürgün/göç deneyiminde unutmaya karşı bir direnç alanı mı, yoksa hafızayı tetikleyen bir alan mı?
Aslında bireysel serüvenim, arayışım; ardımda bıraktıklarım, köklerim, doğduğum yer, çocukluğum… Tüm bunları geride bırakınca başlıyor. Benim için sürgün/ göç yalnızca kendi hayatımla başlayan bir süreç değil; aslında üç yüz yıllık bir sürgün anlatısının içinden geliyorum. Bu sürgün/ göç hikâyesini sorgularken, bu defa benim göç hikâyem başlıyor ve kolektif bir sorgulamaya dönüşüyor. Normandiya Bölgesi de tarihsel olarak bu noktada önemli bir yer tutuyor. Bir geçiş alanı, ayrıca belirsizliklerle dolu bir alan; kalma-kalamama, yerleşip-yerleşememe bir tür bekleme hâli. Normandy Diary – Bekleme Anları serisinde, göç sonrasında yaşanan deneyimi bekleme, geçiş ve yer değiştirme hâlleri üzerinden ele aldım. Normandiya’da geçirilen zaman boyunca evde, çeşitli mekânlarda ve geçiş yollarında yaşanan bekleme anlarına ait çizimler ve bu anlarda tutulan notlar, serinin başlangıç noktalarını oluşturdu. Gündelik hayatın parçasına dönüşen bazı mekânlar da zamanla bu deneyimin izlerini görünür hâle getiriyor. Hem bir direnç alanı hem de hafızayı tetikleyen deneyimler var. Sürgünde yaşayan aileler, evlerin belleği, fotoğraflar, renkli giysiler, yer sofraları, direnen Kürt kadın portreleri gibi. Bu noktada sanatsal pratiğim, bireysel bir deneyim ile kolektif bir göç hafızası arasında; korunan ile kaybolan, hatırlama ile yeniden kurma arasında hareket ediyor.
Geçtiğimiz günlerde, “Yakın olan… çok uzakta kaldı / Yên ku nêzîk bûn… gelekî dûr man” sergisi sanatseverlerle buluştu. Farklı dönemlerde ürettiğin eserlerin “birbirine dokunan ve dönüşen karşılaşmalar” olarak bir araya geliyor. Bu üç farklı seriyi yan yana getirirken, geçmişteki üretimlerin ile bugünkü hislerin arasında nasıl bir diyalog oluştu?
Bu sergi, farklı tekniklerle üretilmiş üç seriyi bir araya getirdi. Eserler aracılığıyla geçmiş ile bugün arasında örülen bağları yeniden kurmaya çalıştım. Farklı dönemlerde ürettiğim çalışmalar, birbirinden kopuk dönemlerin parçaları olarak değil; birbirine karşılık veren, birbirini dönüştüren ve yeni anlamlar üreten zamanlar arasındaki karşılaşmalar olarak ele alındı.
Birçok çalışmam Türkiye’de kaldı, çok az çalışmamı beraberimde getirdim. Sergi, on iki yıllık üretim geçmişimden bazı işleri ve son çalışmalarımı bir araya getirdi. Bunlar arasında “Sûr”, “Giraniya Spi/Beyazın Ağırlığı” ve “Normandiya Günlükleri – Bekleme Anları” serileri; Sûr’un yıkımı, adalet ve barış bekleyen annelerin direnen hafızası, göç sonrası bekleme kayıtları ve mektuplar yer alıyor.
Yok olan, daralan ve gittikçe uzaklaştığım mekânlara, belirsizlik ve bekleyiş dönemlerine, yeni yaşam biçimlerine ve arayışlara başka bir yerden tekrar baktım. Örneğin, beyaz bir tülbentin yeniden görünür bir imge olmasıyla başlayan göç hikâyesi ya da bir mektupta yer alan mekânların giderek daralması, bugünkü imgelerin oluşumuna zemin hazırladı. Bütün bunlar, bugün buradan bakıldığında, başka zamanların deneyimleriyle yeniden yankılanıyor.
Göç sürecinde kendi arşivinden neleri beraberinde taşıdın ve burada yeni bir arşiv oluşturdun mu?
Arşiv kendiliğinden oluşan bir şey aslında. Sadece objeler değil, bir söz, bir kumaş parçası, bir yara, bir karanfil… Bazen kendiliğinden oluşur, bir yer edinir ya da vedalaşma anında bırakamazsın. Bende biraz da böyle birikiyor. Ama bilinçli olarak biriktirdiklerim de var. Belki köklerimle olan bağımı ya da biraz iyileşebileceğimizi hatırlatan şeyler. Beraberimde getirdiğim ilaç ve boş şişesi gibi. Bir objeden ziyade, onun hatırlattıkları sabitleniyor. Elbette bedenimde sakladıklarım, zorunlu olarak bıraktıklarım da var. Köy evimizde toprakla oynarken dağı andıran bir taş vardı. Onun etrafında oturur, farklı şekillerdeki taşları biriktirir, bedenimde saklardım. Şimdi o taşların her biri bir dönüşüm içinde; hepsi farklı bir anlam kazanıyor. Unutamadıklarımız, söyleyemediklerimiz, gördüklerimiz… Belki de burada ilk arşivim bu oldu kim bilir. Aslında doğduğumuz yerle olan bağı hatırlatan bir nesne, bir bitki, bir yastık kılıfı veya bir otobüs bileti… Sonrasında bunlara sürgün edilen veya göç eden ailelerin nesneleri, bir fotoğraf, bir tutam toprak ya da taşınan bitkiler ekleniyor.
Önümüzdeki süreçte sanat çalışmaların nasıl bir evreye dönüşecek? Nasıl projeler var?
Bu sergi uzun bir aradan sonra açılan ilk kişisel sergimdi. Elbette yeni projelerim farklı mekânlarda görünür olacak. Aslında sanat sürekli devam eden, gelişen bir süreç benim için. Devam eden, dokunmayı bekleyen yeni çalışmalar ve projeler yeniden izleyiciyle buluşacak.



