Savaşın etkileri teğet mi geçer, yoksa hasarlı ekonomiyi silkeler mi geçer?
Süleyman Karan 20 Nisan 2026

Savaşın etkileri teğet mi geçer, yoksa hasarlı ekonomiyi silkeler mi geçer?

İsrail-ABD ittifâkının İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı başlattığı savaşın kısa sürede son bulmayacağı anlaşıldığından bu yana, her olumlu ihtimali bire bin katarak aktaranlara dikkat edin! Bu tip yorumlar piyasalarda manipülasyon ve spekülasyon yapanlar dışında kimseye yaramıyor. Ekonomi yönetiminin her krizde bir fırsat gören pembe gözlüklü yetkililerine de kulak asmayın, bir kez daha hayal kırıklığına uğrarsınız. Şu ateşkesin nasıl abartıldığını ve nasıl kısa sürede bir çıkmaza sürüklendiğini görüyorsunuz. Kaldı ki bu savaş bitse dahi, o kadar çok gerilim bölgesi var ki, hesaplaşma yeni savaşlarla devam etme potansiyelini taşıyor. Bugünlerde aşırı iyimser yaklaşımlar sadece zekâ kıtlığının bir göstergesi olabilir o kadar! Uluslararası kuruluşların raporlarına ve değerlendirmelerine göz atmak ve onları da şüpheci bir yaklaşımla değerlendirmek en iyi seçenek.

BÖLGESEL ŞOKTAN
KÜRESEL KRİZE DOĞRU

Birkaç örnekten alıntılarla devam edeyim… Uluslararası Para Fonu (IMF), ‘Orta Doğu ve Orta Asya Bölgesel Ekonomik Görünüm Güncelleme Raporu’nu yayımladı. Raporda, Batı Asya’daki savaşın, bölgenin ekonomik görünümünü önemli ölçüde etkilediğine ilişkin tespitler ve bu tespitler doğrultusunda öngörüler yer alıyor.

2026 yılının ilk iki ayında bölgedeki birçok ülkede ekonomik faaliyetin hız kazandığı ve enflasyonun gerilediği tespitiyle başlayan raporda, “Ancak Hürmüz Boğazı’nın kapanması, petrolle doğalgaz üretiminin aksaması, Körfez üzerinden yapılan hava trafiğinin ciddi şekilde etkilenmesi, acil ekonomik sonuçlar doğurdu” saptamasına yer veriliyor.

Raporda, çatışmanın başlangıçta bölgesel bir şok niteliği taşıdığı, ancak kısa sürede küresel boyuta ulaştığı belirtilerek, bu süreçte Brent petrolün varil fiyatının 100 doların üzerine çıktığı, doğalgaz, gübre ve metal fiyatlarında âni artışlar yaşandığı, bunun da bölgesel ve küresel ölçekte tedarik zincirlerini daraltarak üretim maliyetlerini yükselttiği vurgulanıyor.

Belirsizliklerin hâlâ yüksek seviyede seyrettiği, sürecin seyrinin büyük ölçüde 7 Nisan’da ilan edilen ateşkesin kalıcı olup olmayacağına, küresel ve bölgesel istikrarın yeniden tesis edilip edilemeyeceğine bağlı olduğu rapordaki bir diğer saptama… Ki şu anda bile o ateşkesin pek de yürümediği ortada!

IMF’in beklentisi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde büyümenin 2025’teki yüzde 3.2 seviyesinden bu yıl yüzde 1.1’e gerilemesi, 2027’de ise yüzde 4.8’e yükselmesi yönünde… Ekim 2025’te yayımladığı tahminlerinde IMF, bölgenin 2026 ve 2027 yıllarında yüzde 3.7 büyüyeceğini öngörmüştü. 2026 yılına yönelik revizyonun ne denli keskin olduğu ortada!..

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi petrol ihracatçısı ekonomilere ilişkin büyüme tahminlerinde aşağı yönlü revizyonlar ise çok daha sert. IMF raporuna göre, KİK bölgesinde büyüme 2025’teki yüzde 4.4 seviyesinden bu yıl yüzde 2’ye gerileyecek. IMF, Ekim 2025 tahminlerinde KİK üyesi ülkelerin ekonomilerinin 2026’da yüzde 4.3 büyüyeceğini öngörmüştü.

EN BÜYÜK DARBEYİ
KATAR YEMİŞ GÖRÜNÜYOR

Raporda, KİK ülkelerinden Bahreyn ekonomisinin bu yıl yüzde 0.5, Kuveyt ekonomisinin yüzde 0.6 ve Katar ekonomisinin yüzde 8.6 daralmasının beklendiği belirtiliyor. Buna karşılık Umman ekonomisinin yüzde 3.5, Suudi Arabistan ekonomisinin yüzde 3.1 ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekonomisinin yüzde 3.1 büyüyeceği öngörülüyor.

Çatışmalardan etkilenen petrol ihracatçısı ülkeler arasında sekiz ekonomiden beşinin 2026’da daralması bekleniyor. Katar’ın altyapısında meydana gelen geniş çaplı hasarın etkisiyle, büyüme tahmini 14.7 puanlık en sert aşağı yönlü revizyonla karşı karşıya.

Petrol ithalatçısı ülkelerde de kırılganlıklar artıyor, düşük gelirli ve hassas ekonomiler ise en ağır baskıyla karşı karşıya… Bir de Türkiye gibi makro dengeleri şaşmış, yapısal sorunları had safhaya çıkmış ülkeler açısından riskler katmerleniyor.

DÜNYA ‘TARİHİN EN BÜYÜK
ENERJİ KRİZİ’YLE YÜZLEŞİRKEN

Bir başka saptamaya geçeyim. Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) Başkanı Fatih Birol, bir mülakatta Hürmüz Boğazı’ndan petrol, doğalgaz ve diğer hayatî kaynakların akışının kesilmesinden kaynaklanan ve ‘şimdiye kadar karşılaştığımız en büyük enerji krizi’ olarak nitelendirdiği durumun küresel etkilerine ilişkin ürkütücü bir tablo çiziyor. Birol’a göre, durum çok vahim ve küresel ekonomi için ciddi sonuçlar doğuracak. Savaş ne kadar uzarsa, dünya genelindeki ekonomik büyüme ve enflasyon için o kadar kötü olacak. Yani; daha yüksek benzin, daha yüksek doğalgaz, daha yüksek elektrik fiyatlarıyla karşı karşıya kalacağız. Bu her ülkede farklı farklı sonuçlar doğuracak. Söz gelimi, Türkiye gibi enerji bağımlılığı yüksek ülkelerde enerji enflasyonunu artırmasının yanı sıra, tedarikte de sorunlar yaşanabilir. Enerji enflasyonu silsileyle her kalemde fiyat artışlarını tetikler. Şimdilik Rusya ile olan doğalgaz anlaşmaları sayesinde belli ölçüde bir rahatlık söz konusu, ancak bu da gerek savaşın uzaması gerekse jeopolitik riskler sebebiyle kırılganlık gösterebilir.
Şimdilik, Batı Asya’nın enerji kaynaklarına diğer Asya ülkelerine göre daha az bağımlı olması sebebiyle, Türkiye en zorda olan ülkelerden biri değil. En büyük sıkıntıyı yaşayanlar; Japonya, Kore Cumhuriyeti, Hindistan, Çin, Pakistan ve Bangladeş… Ancak, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri de ciddi bir bedel ödüyor ve savaş uzarsa bu bedel daha da artacak. Hürmüz Boğazı yeniden açılmazsa, Avrupa’da bazı seferlerin jet yakıtı eksikliği nedeniyle iptal edimesi ihtimal dahilinde.

NAKLİYE VE ULAŞIMDAN EMTİA
FİYATLARINA RİSKLER ARTIYOR

Söz konusu enerjiyse, kriz öyle ya da böyle tüm sektörleri etkiler. Mesela denizyoluyla yapılan ticarette sadece kullanılan akaryakıtla sınırlı kalmaz olumsuz etkiler… Sigorta maliyetleri artar, çatışma bölgelerindeki gelişmeler teslimatların zamanında yapılmasını engelleyebilir. Bu olumsuzluklar, taşınan her ürünün birim maliyetini artırır ve küresel enflasyonu körükler. Bırakın ateşkesi, savaşın sona ermesi hâlinde bile etkileri daha uzun süre devam eder. Bunun yanı sıra, bu süreçte yaşanan talep daralmasının savaş bitiminden sonra telafi edilmesi gündeme geleceğinden, tarımsal ürünlerden endüstriyel metallere kadar her türlü emtiaya yönelik talep artışı sebebiyle, fiyatlarda yukarı yönlü bir hareket yaşanır ve bu da küresel enflasyonu artırır.

FITCH RATİNGS ÖNE ALINMIŞ UYARILARI
BOŞU BOŞUNA YAPMIYOR OLSA GEREK

Polyannacılık oynayanlar yerine uluslararası derece kuruluşlarının raporlarına bakmak daha akılcı olacaktır. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, takvimi beklemeden öne alınmış değerlendirmesinde, Türkiye’nin kredi notunu ‘BB-‘ olarak korurken, kredi notu görünümünü ‘pozitif’ten ‘durağan’a çevirdi. Bu önemli, zira Türkiye ekonomisi bu küresel krize çok kırılgan bir durumdayken yakalandı. Fitch’in bu değerlendirmesini, acil önlemler alma uyarısı olarak okumakta fayda var.

Fitch’in görünüm revizyonundaki değişiklik, İran savaşının başlamasından bu yana, Türkiye’nin döviz rezervlerinde yaşanan belirgin düşüşten kaynaklanıyor. Değerlendirmede, bu süreçte Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Türk Lirasını desteklemek amacıyla piyasaya 50 milyar doların üzerinde döviz sattığı hatırlatılarak, savaşın uzaması halinde dış borç ödemeleri ve enflasyon görünümünde daha fazla bozulma yaşanabileceği belirtiliyor. Türkiye’nin enerji ithalatına yüksek bağımlılığının, bu riskleri artıran temel unsurlardan biri olduğu vurgusu da var.

Kırılganlıklar da bir bir açıklanmış: Kronikleşen yüksek enflasyon, para politikasına yönelik siyasî baskılar, tekrarlayan döviz krizi riskleri, rezervlerin dış borca kıyasla sınırlı kalması ve kurumsal zayıflıkların kredi notu üzerinde baskısı…

STANDARD&POOR’S DA
KIRILGANLIKLARI SIRALADI

Bir diğer uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P Global Ratings, Türkiye’nin kredi notlarını ‘BB-/B’ olarak teyit ederken, not görünümünü ‘durağan’ olarak korudu. Açıklamada, not görünümünün ‘durağan’ olarak korunmasının, Türkiye ekonomisinin devam eden enerji fiyat şokunu, yetkililerin sıkı para politikası ve ücret belirleme politikalarını sürdürmesiyle, döviz rezervlerinde ilave erimenin önlenmesi varsayımıyla atlatacağı yönündeki değerlendirmeyi yansıttığı ifade edildi.

S&P Global Ratings’e göre, Batı Asya’daki çatışmanın yatışacağı, enerji fiyatlarının gerileyeceği ve yurtiçi politika bileşiminin ihtiyatlı kalacağı varsayımı altında, olumsuz ekonomik etkiler sınırlı kalabilir. Ancak, küresel enerji fiyatlarının daha uzun süre yüksek seyretmesinin risk oluşturacağı da vurgulanıyor.
Not artırımının ise başka bir bahara ertelendiği anlaşılıyor. Türkiye’nin döviz rezervlerinde toparlanma sağlanması, Türk Lirasına yönelik uzun vadeli güvenin yeniden tesis edilmesi ve enflasyonun tek haneli seviyelere düşürülmesinde daha fazla ilerleme kaydedilmesi halinde kredi notunun yükseltilebileceği belirtilmiş.
Enflasyonun tek haneli seviyelere inmesinden bahsediyorlar! Tabii onlar Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) rakamlarına bakıyor, bir de gerçek oranları bilseler, bu notu bile düşmezlerdi! Kaldı ki TÜİK verilerine göre bile enflasyonun tek haneye inmesinin en erken 2030 yılında mümkün olacağı öngörülüyor. Hatırlarsanız, ekonomi yönetimi de, AK Parti kurmayları da derecelendirme kuruluşlarından art arda not artırımı geleceğini müjdeliyorlardı. Her zamanki gibi tatlı rüyalarında mırıldanıyorlardı!

‘PİYASA KATILIMCILARI ANKETİ’
İYİMSERLİKTEN UZAKLAŞIYOR

Şimdi de yurtiçinden beklenti ve öngörülere geçeyim. TCMB’nin, reel ve finansal sektör temsilcileryle profesyonellerden oluşan 70 katılımcıyla gerçekleştirdiği ‘Piyasa Katılımcıları Anketi’, her zaman reel sektör ve hanehalklarının beklentileriyle kıyaslandığında çok daha iyimserdir. Ancak, artık piyasa aktörlerinin de eskisi kadar iyimser olmadığı görülüyor. Nisan ayı anketine göre, geçen ay yüzde 2.11 olan nisan ayı TÜFE artışı beklentisi, bu anket döneminde yüzde 2.93’e çıktı. Cari yıl sonu TÜFE artışı beklentisi ise yüzde 25.38’den yüzde 27.53’e yükseldi. TÜFE’de artış beklentisi 12 ay sonrası için yüzde 22.17’den 23.39, 24 ay sonrası için ise yüzde 17.30’dan 18.02 seviyesine geldi.

Katılımcıların yıl sonu dolar/TL beklentisi 50.9685’ten 5.2285’e, 12 ay sonrası dolar/TL beklentisi de 52.6965’ten 53.6195’e yükseldi. Bir önceki anket döneminde 31.6 milyar dolar olan yıl sonu cari işlemler açığı beklentisi, bu dönemde 44.3 milyar dolara, gelecek yıl için de 32.3 milyar dolardan 39.8 milyar dolara çıktı.

Ankette gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) artış beklentisi yüzde 3.8’den 3.5’e, gelecek yıl için de yüzde 4.3’ten 4.1’e indi. Nisanda TCMB’nin politika faizine ilişkin gelecek ilk toplantı beklentisi yüzde 3.75, ikinci toplantı beklentisi yüzde 37.38 ve üçüncü toplantı beklentisi ise yüzde 36.53 oldu. 12 ay sonrası için politika faizi beklentisi ise yüzde 29.56’ya yükseldi.

ENFLASYONLA MÜCADELEYE
ARA VERİLİRSE NE OLUR?

Aslına bakarsanız tüm veriler gösteriyor ki, ekonomi yönetimi dezenflasyon sürecinde hedeflerinin çok gerisinde ve enflasyonda mücadelede kayda değer bir başarı yok. Sıkılaştırma önlemlerinin gerek çalışanlar gerekse reel sektörde yarattığı tahribat ise çok büyük. Belki de bu başarısızlığı kabul edip yeni bir yol haritası hazırlamanın zamanı gelmiştir! Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın önerisi bu açıdan dikkate değer. Savaşla şekillenen mevcut konjonktürün, enflasyonla mücadele programını yürütmeye imkân vermediğini söyleyen Aran, “Bu ekonomi programından çıkmamız ve yeni bir ekonomi programına geçmemiz dışında nefes alınacak ya da umutlanacak bir yer görünmüyor” saptamasını yapıyor. Sonrasında ise bir reel sektör temsilcisi gibi konuşuyor: “Bu program KOBİ’lere, sanayiciye, iş insanına iyi gelen bir program değil. Bu program, aslında devletin kasasını tekrar doldurmaya ve ekonomide bozulan dengeleri yerine getirmeye odaklı bir program”.

EĞER Kİ REEL SEKTÖRÜ KURTARACAKSA
YÜZDE 32’LİK ENFLASYON DERT DEĞİL AMA…

Reel sektörü kurtarmanın enflasyonla mücadeleden daha önemil olduğunu vurguluyor Aran. Önerisini şöyle özetliyor: “Savaş nedeniyle şu anda enflasyonla mücadele etmeyi hâlâ gerekli kılacak bir tablo yok. Enflasyonla mücadele konusunda içinde bulunduğumuz konjonktür böyle bir program yürütmeye imkân vermiyor. Merkez Bankası ağzıyla kuş tutsa, her toplantıda alınabilecek en sert kararları alsa da enflasyon yüzde 27. ‘Enflasyonla mücadele programını bıraktım ve ben farklı bir programa geçiyorum’ derse de enflasyonun geleceği yer yüzde 32. Yani rasyonel bir davranışa geçilmediği, bu konjonktürde bir deneye kalkışılmadığı durumda yüzde 27 ile 32 arasında bir bantta. Şimdi böyle olunca siz enflasyonla niçin mücadele edeceksiniz? Enflasyonla mücadele programıyla yüzde 27’lik enflasyona gelecekseniz, reel sektör çok ciddi yaralanacak. Enflasyonla mücadele programı bence fiilî olarak İran Savaşı’nın çıkması ve petrolün 90-100 dolar bandına gelmesiyle beraber terk edilmesi gereken bir program”.

DOĞRU VERİYE ERİŞEMEMEK
EN BÜYÜK RİSK DEĞİL Mİ?

Mantıklı olmasına mantıklı, ancak resmî rakamların doğruluğunun tartışmalı olduğunu unutmamak gerek. Yüzde 27’lik ya da yüzde 32’lik enflasyon beklentisi resmî rakamlar üzerinden bir öngörü. Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) mart ayı verilerine göre, aylık enflasyon yüzde 4.1, yıllık enflasyon ise yüzde 54.62’ydi. Risk burada; gerçek rakamlar bilinmeden böyle bir yol haritası değişiminin sonucunda ya hiperenflasyonla karşı karşıya kalırsak? Ya da reel sektör sanılandan çok daha fazla hasar görmüşse?.. Hem reel sektörü kurtaramayıp hem de yüksek enflasyonla yüzleşmek zorunda kalırsak?.. En kötüsü verilere güvenin kaybolmuş olması galiba!

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.