• Ana Sayfa
  • Gündem
  • Sebahat Tuncel: ‘Öcalan’ın statüsü tanınmalı, demokratik adımlar atılmalı’

Sebahat Tuncel: ‘Öcalan’ın statüsü tanınmalı, demokratik adımlar atılmalı’

Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen 20. Uluslararası Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler Konferansı’nda konuşan Özgür Kadın Hareketi aktivisti Sebahat Tuncel, geçmiş çözüm süreçlerinin yaklaşık iki yıl içinde sona erdiğini hatırlatarak 2025’te başlayan yeni süreçte zaman kaybedilmemesini istedi.

Sebahat Tuncel: ‘Öcalan’ın statüsü tanınmalı, demokratik adımlar atılmalı’
Sebahat Tuncel: ‘Öcalan’ın statüsü tanınmalı, demokratik adımlar atılmalı’
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 15 Ekim 2026 17:24

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda gerçekleştirilen 20. Uluslararası Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler Konferansı’nda, Türkiye’deki barış süreci ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmalar öne çıktı.

Konferansın “Geleceği Şekillendiren Kadınlar: Demokratik Değişim, Kürt Birliği ve Ortadoğu’da Barış” başlıklı oturumunda konuşan Özgür Kadın Hareketi aktivisti ve eski HDP Milletvekili Sebahat Tuncel, barışın geleceği, Kürtlerin siyasi hakları, kadınların örgütlü mücadelesi ve Avrupa Birliği’nin sorumlulukları üzerine değerlendirmelerde bulundu.

“Yirmi yıldır aynı sorunları konuşuyoruz”

Konferansın yirminci kez düzenlenmesini hem önemli bir buluşma hem de çözüm arayışlarının henüz sonuçlanmadığını gösteren bir tekrar olarak değerlendiren Tuncel, artık yeni bir döneme ihtiyaç olduğunu söyledi:

“Bugün yirminci kez buluşuyoruz. Aslında bu yirmi yıldır Avrupa’nın göbeğinde, Avrupa Parlamentosu’nda Kürt sorununu konuşuyoruz. Bu bir tekrarı da ifade ediyor.”

Tuncel, yedi buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra yeniden aynı konferansta benzer sorunları tartıştığını anlattı. Ona göre bu durum, Kürt sorununun çözümünde kalıcı bir ilerleme sağlanamadığının göstergelerinden biri:

“Daha önceden de burada konuştum. Yine Kürt meselesi, kadın meselesi konuştuk. Sonra bir ara verdim. Cezaevine girdim, yedi buçuk yıl. Sonra yeniden geldim. Yine aynı konuları konuşuyoruz.”

Tuncel, bu tekrarın aşılması için yalnızca Türkiye’nin değil, uluslararası kurumların ve siyasi aktörlerin de mevcut yaklaşımlarını değiştirmesi gerektiğini savundu.
Konuşmasında Abdullah Öcalan’ın 2025 yılında yaptığı çağrıya da değindi. Tuncel’e göre çağrının önemli yönlerinden biri, değişen siyasi koşullar karşısında silahlı mücadele yerine demokratik siyasetin esas alınması ve geçmişteki yöntemlerin tekrarından çıkılmasıydı.

Tuncel “Şimdiye kadar sorunu konuştuk. Bugünden sonra çözüm konuşabilir miyiz?” sorusuyla yeni döneme ilişkin beklentisini dile getirdi.

“2027’ye az kaldı, elimizi çabuk tutalım”

Tuncel, Türkiye’deki geçmiş diyalog ve çözüm süreçlerinden hareketle yeni barış sürecinin zaman açısından önemli bir sınavla karşı karşıya olduğunu savundu.

Tuncel 2009-2011 Oslo görüşmeleri ile 2013-2015 çözüm sürecini örnek gösterdi, her iki dönemin de yaklaşık iki yıl sürdüğünü, görüşmelerin kesintiye uğramasının ardından daha ağır çatışmalı süreçlerin yaşandığını söyledi.

Tuncel’in 2027 uyarısı, geçmişteki bu deneyimlere dayanıyor. Yeni sürecin 2025’te başlamasından hareketle, benzer bir zaman aralığının somut siyasi ve hukuki adımlar olmadan geçirilmemesi gerektiğini savundu:

“2027’ye az kaldı. O yüzden elimizi çabuk tutalım. Çünkü gerçekten ortalama iki yıl sonra gerekli adımlar atılmadığında eskiye dönmekten ziyade çok daha sert süreçlere dönme ihtimalleri oluyor.”

Tuncel’in sözleri, 2027 yılına ilişkin kesin bir öngörüden çok, geçmiş çözüm süreçlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yaşanan çatışmalara yönelik bir uyarı niteliği taşıyor.
2015 sonrasında yaşanan can kayıplarına, toplumsal ayrışmaya, ırkçılık ve ayrımcılığın derinleşmesine değinen Tuncel, çatışmaların özellikle kadınlar üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu söyledi.

Yeni dönemde geçmişteki hataların tekrarlanmaması gerektiğini savunan Tuncel, barışın yalnızca siyasi aktörler arasında yürütülen görüşmelerle sınırlı kalamayacağını ifade etti.

Avrupa Birliği’ne eleştiri: Süreci izlemek yeterli değil

Konuşmasının önemli bir bölümünü Avrupa Birliği’nin rolüne ayıran Tuncel, Kürt sorununun çözümsüzlüğünün yalnızca Türkiye’nin iç politikalarıyla açıklanamayacağını savundu.

Tuncel bölgesel gelişmelerin ve Avrupa ülkelerinin yaklaşımlarının da bu süreçte etkili olduğu görüşünü dile getirdi.

Tuncel, PKK’nin fesih ve silahsızlanma yönündeki açıklamalarına rağmen örgütün Avrupa Birliği ve ABD’nin terör örgütleri listelerindeki statüsünün devam etmesini eleştirdi. Bu statünün yeniden değerlendirilmesini istedi.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki barış sürecinin sonucunu bekleyen bir tutumla hareket etmesini yeterli bulmadığını söyleyen Tuncel, AB’nin barış görüşmelerini desteklediğini açıklamanın ötesine geçerek somut adımlar atması gerektiğine dikkat çekti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve umut hakkı tartışmaları da Tuncel’in gündemindeydi.

Öcalan’ın cezaevi koşullarına ilişkin AİHM kararlarını hatırlatan Tuncel, Türkiye’nin bu kararları uygulamadığını savundu. Avrupa Konseyi’nin ise kararların uygulanması konusunda daha etkili mekanizmalar işletmesi gerektiğini söyledi.

Tuncel’e göre barış sürecinde yalnızca taraflardan birinin değişmesini bekleyen yaklaşımlar çözüm üretmiyor. Devletlerin ve uluslararası kurumların da kendi politikalarını gözden geçirmesi gerekiyor.

Kürt kimliğinin tanınması ve eşit yurttaşlık vurgusu

Tuncel’in konuşmasında öne çıkan bir diğer konu, Kürt kimliğinin anayasal ve siyasal düzeyde tanınmasıydı.

1924 Anayasası’nın yurttaşlık anlayışını eleştiren Tuncel, Türkiye’de farklı kimliklerin eşit biçimde tanınmamasının Kürt sorununun temel nedenlerinden biri olduğunu savundu.

Kürtlerin yalnızca bireysel yurttaşlık haklarına değil, kimliklerinin ve kolektif haklarının tanınmasına da ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Tuncel “Varlığı olmayanın özgürlüğü olmaz” sözleriyle kimliğin tanınması ile özgürlük arasındaki ilişkiye dikkat çekti.

Tuncel, kadınların tarihsel olarak oy hakkı ve eşit yurttaşlık için yürüttüğü mücadeleyle Kürtlerin kimlik ve hak talepleri arasında bir benzerlik kurdu.

Kadınların önce toplumda eşit bir özne olarak tanınmak için mücadele ettiğini, ardından siyasi ve toplumsal haklarını genişlettiğini anlattı.

Tuncel’e göre Kürt sorununun çözümünde de kimliğin tanınması, hakların güvence altına alınması ve demokratik katılım olanaklarının genişletilmesi temel öneme sahip.

“Silahların susması tek başına barışı getirmiyor”

Tuncel, çatışmaların sona ermesinin barış için önemli olduğunu ancak tek başına yeterli sayılamayacağını söyledi.

Türkiye’de 1990’lı yıllardan bu yana farklı dönemlerde ateşkesler ilan edildiğini hatırlattı. Buna rağmen demokratik ve hukuki adımların eksikliği nedeniyle çatışmaların yeniden başladığını savundu.

“Silahların susması tek başına barışı getirmiyor. Zaten silahların sustuğu dönemler oldu. 90’lı yıllardan bugüne defalarca ateşkes ilan edildi. Ama gerekli adımlar atılmadığı için maalesef tekrardan silahlar konuştu.”

Tuncel’e göre barışın kalıcı hale gelmesi, demokratikleşme ve eşit hakların güvence altına alınmasıyla mümkün.

Bu çerçevede demokratik entegrasyon tartışmasına da değindi. Entegrasyonun hangi siyasi ve toplumsal yapıya gerçekleşeceğinin önemli olduğunu söyledi.

Kadınların özgür olduğu, farklı halkların, kültürlerin ve inançların kendilerini eşit hissettiği demokratik bir cumhuriyetin gerekliliğini savundu.

Kimliğin ve kültürün reddedildiği bir siyasi yapının yeni gerilimler yaratacağına dikkat çeken Tuncel, barışın yalnızca çatışmasızlık değil, birlikte yaşamanın demokratik koşullarını kurmak anlamına geldiğini ifade etti.

Kadınların örgütlü mücadelesi ve kalıcı barış

Konuşmasının merkezindeki konulardan biri de kadınların barış sürecindeki rolüydü.

Tuncel, kadınların yalnızca barış talebinde bulunan bir toplumsal kesim olarak görülmemesi gerektiğini savundu. Kadınların yeni dönemin siyasi ve toplumsal yapısının kuruluşunda doğrudan söz ve karar sahibi olmasını istedi.

Geçmiş yıllarda kadın örgütlenmelerinin çeşitli yasaklama ve kapatma kararlarıyla karşılaştığını, buna rağmen yeni örgütlenmeler oluşturduklarını anlattı:

“Örgütlü olmayan toplumun özgürlüğü olmaz” sözleriyle demokratik katılım açısından toplumsal örgütlenmenin önemini vurguladı.

Tuncel’e göre asıl mesele yalnızca barışın sağlanması değil, kazanımların kalıcı hale getirilmesi.

Kadınların özgürlüğünün güvence altında olmadığı, farklı toplumsal kesimlerin eşit biçimde temsil edilmediği bir sistemin sürdürülebilir barış yaratamayacağını savundu.

“Kürtlerin birliği dönemsel değil, kalıcı olmalı”

Kürtler arasındaki siyasi birlik tartışmalarına da değinen Tuncel, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin ortak sorunlar karşısında daha güçlü bir dayanışma geliştirmesi gerektiğini söyledi.

Kürtlerin farklı devletlerin sınırları içinde yaşamasının tarihsel ve toplumsal sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sınırların yalnızca coğrafi değil, kültürel, ekonomik ve siyasi ayrışmaları da derinleştirdiğini dile getirdi.

Tuncel’e göre Kürt toplumları arasında güçlü bir dayanışma duygusu bulunuyor. Ancak bu duygu, siyasi alanda kalıcı bir ortaklığa yeterince dönüşmüş değil.
Dönemsel görüşmelerin, ortak açıklamaların ve diplomatik temasların ötesine geçilmesini isteyen Tuncel, farklı ülkelerdeki Kürtlerin demokratik hak talepleri etrafında ortak siyaset geliştirmesi gerektiğini söyledi.

Ana dilinde eğitim hakkını örnek göstererek bu konunun yalnızca Türkiye veya Suriye’deki Kürtleri ilgilendirmediğini, farklı ülkelerdeki hak taleplerinin birlikte ele alınabileceğini savundu.

Tuncel kadınların bu ortaklığın kurulmasında öncü rol üstlenebileceğini dile getirdi:

“Kadınları yok sayan bir birliktelikte ben olmam. Doğayı talan eden bir birliktelikte ben olmam.”

Tuncel, Kürtler arasında kurulacak birliğin demokratik, ekolojik ve kadın özgürlüğünü esas alan ilkeler üzerine inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Farklı halklar ve inançlar üzerinde üstünlük kurmayı hedefleyen bir yaklaşımı kabul etmediklerini de ekledi.

Kürt sorununun çözümü ve Ortadoğu’da barış

Tuncel, Türkiye’deki barış sürecinin bölgesel sonuçları olabileceğine dikkat çekti.

Kürtlerin Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki siyasi ve toplumsal varlığı nedeniyle Kürt sorununun çözümünün yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayacağını söyledi.

Ortadoğu’daki çatışmaların sona ermesi, demokratik hakların genişletilmesi ve farklı topluluklar arasında eşit ilişkilerin kurulması açısından Türkiye’deki sürecin önemli olduğuna dikkat çekti.

Tuncel’e göre demokratik entegrasyon tartışması da yalnızca Türkiye için değil, Suriye, Irak ve İran’daki siyasi gelişmeler açısından ele alınmalı.

Diyarbakır Havalimanı’nda barış diyaloğu

Barışın toplumsal boyutuna ilişkin kişisel bir deneyimini de paylaşan Tuncel, Diyarbakır Havalimanı’nda bir güvenlik görevlisiyle yaşadığı diyaloğu anlattı.

Görevlinin kendisine “Şimdi biz barıştık mı?” diye sorduğunu aktardı.

Tuncel’in anlatımına göre görevli, geçmişte yaşadığı çatışmaların izlerini gösterdi. Tuncel ise “Barışmaya çalışıyoruz” yanıtını verdi ve bu acıların yeniden yaşanmaması için mücadele ettiklerini söyledi.

Görevlinin ayrılırken kullandığı sözler, Tuncel’in konuşmasında toplumsal barışın önemini anlatan örneklerden biri oldu:

“Tamam olsun, yeter ki barış olsun.”

Tuncel, geçmişte farklı siyasi görüşlere sahip kişilerle yaşadığı tartışmalardan da örnek verdi. Toplumda herkesin kendi düşüncesini tekrar ettiğini, karşısındakini dinlemekte zorlandığını söyledi:

“Biz birbirimizin sesini duymadığımız sürece barışamayız.”

Tuncel’e göre çatışmaların sona ermesi, yalnızca siyasi müzakerelerin önünü açmıyor; toplumun farklı kesimlerinin birbirini dinlemesi ve yaşanan acılarla yüzleşmesi için de fırsat yaratıyor.

“Silahların susması birbirimizi duymak için önemli” sözleriyle bu görüşünü özetledi.

“Su bile çürür bekleyince”

Tuncel, barış sürecinin uzamasının ve somut adımların gecikmesinin toplumsal beklentileri zayıflatabileceği görüşünü dile getirdi.

Geçmiş deneyimlerin yeni süreç açısından önemli dersler içerdiğini savunan Tuncel, barışın kalıcı hale getirilmesi için siyasi iradenin zamanında ortaya konulması gerektiğini söyledi:

“Su bile çürür bekleyince.”

Tuncel bu sözlerle sürecin belirsizlik içinde bırakılmaması gerektiği uyarısını yineledi.

“Öcalan’ın statüsü yalnızca kişisel bir mesele değil”

Konuşmasının son bölümünü Abdullah Öcalan’ın barış sürecindeki konumuna ayıran Tuncel, müzakerelerin sağlıklı yürütülebilmesi için tarafların özgür koşullarda bulunması gerektiğini savundu.

Tuncel, Öcalan’ın İmralı’daki koşullarını eleştirdi. Görüşmelerin Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlı yürütülmesini ve ailesiyle avukatlarıyla görüşmelerine ilişkin kısıtlamaları sürecin önündeki sorunlar arasında değerlendirdi.

Tuncel’e göre Öcalan’ın hukuki durumu yalnızca bireysel haklarıyla sınırlı bir tartışma değil. Müzakere sürecindeki konumunun tanınması, Kürtlerin siyasi muhataplığıyla da bağlantılı:

“Sayın Öcalan’ın statüsünün tanınması, Kürtlerin siyasi statüsünün tanınması, muhataplarının tanınması anlamına gelir.”

Öcalan’ın Kürtler adına müzakere yürüttüğünü dile getiren Tuncel, iktidarın bu konudaki yaklaşımını eleştirdi. Öcalan’ın müzakere koşullarına ilişkin hukuki ve siyasi düzenlemeler yapılmasını istedi.

Tuncel Öcalan’ın özgürlüğüne ilişkin talebini de yineleyen Tuncel, bu konunun barış sürecinin geleceği açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Konuşmasını bütün tarafların yeni dönemin başarıya ulaşması için sorumluluk üstlenmesi çağrısıyla tamamlayan Tuncel, Kürtlerin haklarının tanınması, demokratikleşme ve kadınların eşit ve özgür koşullarda yaşayabileceği bir toplumsal düzenin kurulmasını temel talepler arasında sıraladı.