• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Şebnem Korur Fincancı: ‘Barışın güvencesi hukukun üstünlüğü ve demokrasi’

Şebnem Korur Fincancı: ‘Barışın güvencesi hukukun üstünlüğü ve demokrasi’

Adli Tıp Uzmanı ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı, hasta tutukluların durumu, Adli Tıp Kurumu’nun raporları ve sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Fincancı, kalıcı bir barış için yalnızca silahların susmasının yetmeyeceğini, geçmişle yüzleşmenin, Terörle Mücadele Kanunu’nun değiştirilmesinin ve farklı kesimlerin birbirinin acısını tanımasının şart olduğunu belirtti.

Şebnem Korur Fincancı: ‘Barışın güvencesi hukukun üstünlüğü ve demokrasi’
Şebnem Korur Fincancı: ‘Barışın güvencesi hukukun üstünlüğü ve demokrasi’
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 17 Temmuz 2026 11:12
  • Güncellenme: 17 Temmuz 2026 11:38

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre cezaevlerinde bin 412 hasta tutuklu bulunuyor. Bunlardan 335’i ağır hasta, 230’u tek başına yaşamını sürdüremeyecek durumda, 105’i ise sürekli tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor.

Hasta tutukluların tahliyesi tartışmaları sürerken, Adli Tıp Uzmanı ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı, Mezopotamya Ajansı’na yaptığı değerlendirmelerde hem hasta tutukluların yaşadığı hak ihlallerine hem de Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair sürece ilişkin görüşlerini paylaştı.

‘Barış yalnızca silahların susması değildir’

Fincancı, hasta tutukluların yaşadığı sorunların yargı sistemindeki genel sorunlardan bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirterek, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin işletilmediğini söyledi. Fincancı, barışın yalnızca silahların bırakılması anlamına gelmediğini vurguladı.

Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) bazı kişiler hakkında “cezaevinde kalamaz” yönünde rapor vermesine rağmen infaz uygulamaları nedeniyle tahliyelerin gerçekleşmediğini ifade eden Fincancı, şunları söyledi:

“Demokrasinin bileşenlerinden birisi de hukukun üstünlüğü ilkesi. Ama hukukun üstünlüğü ilkesiyle işleyen bir Türkiye görmüyoruz. Bununla birlikte yargı da araçsallaştırılınca ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz. ATK, hasta mahpusların hapishanede kalamayacağına ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Ama ne yazık ki infaz rejimi bu insanların tahliyesine olanak vermiyor. Kimi zaman mahpuslar, ‘Rehabilitasyon Cezaevi’ adını verdiğimiz yerlere gönderiliyor. Ama Rehabilitasyon Cezaevleri, hasta mahpuslar için bulundukları hapishanelerden çok daha kötü koşullara neden oluyor. En azından kaldıkları hapishanede birlikte kaldıkları insanlar destek sunuyorlar, bakımını üstleniyorlar. Dayanışma içinde birlikte yapılan hasta bakımı çok daha sağlıklı yürüyebiliyor. Ayrıca sosyal ilişkilerini sürdürebilmeleri olanaklı oluyor. Ama rehabilitasyon hapishanelerinde böyle bir olanak yok. Orada bakımla ilgili çok ciddi aksaklıklar olduğunu biliyoruz.”

‘Topluma yönelik bir gözdağı’

Fincancı, hasta tutukluların cezaevinde tutulmasının yalnızca mahpusları değil, toplumu da etkileyen bir mesaj taşıdığını belirtti:

“Devletin hapishanelerde kalan kişileri insan olarak görmemesi söz konusu. En küçük bir eleştiri veya söz kurma halinde tutuklama kararlarının devreye girmesi topluma yönelik bir gözdağı oluşturuyor. Devlet, insan haklarına dair herhangi bir kapsayıcı yaklaşımın içinde bile değil. Bunu yeni yapılan hapishane inşaatlarında da görebiliyoruz. Bilindiği üzere kuyu tipi hapishaneler çok tartışılıyor ve gündeme geliyor.”

“Kuyu tipi” cezaevlerine ilişkin tartışmalara da değinen Fincancı, bu uygulamaların insan hakları açısından ciddi riskler barındırdığını söyledi.

‘ATK’nin bağımsızlığı tartışmalı hale geldi’

Adli Tıp Kurumu’nun yapısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Fincancı, kurumun bağımsızlığı konusunda ciddi sorunlar bulunduğunu ifade etti.

“ATK, merkezi bir sistem üzerinden yönetilen ve bağımlı kılınan kurumdur. Devlet nasıl yargıyı araçsallaştırıyorsa ATK’yi de gereksinim duyduğu ölçüde kullanıyor. Bunun yanı sıra ciddi anlamda bir siyasileşmenin olduğunu, bunun da ATK’nin raporlarına yansıdığını biliyoruz. Siyasi otoriteler, her dönemde kendisine yakın isimleri seçerek ATK’de görevlendirmeler gerçekleştiriyor. Bunun liyakate dayalı olmadığını da biliyoruz. Durum böyle olunca ATK’deki atamalarda ortaya çıkan tablo ve hazırlanan belgeler kuşkuyla yaklaşılan belgeler haline dönüşüyor. Bu durum topluma zarar vererek, toplumun güvenini sarstığı için aynı zamanda kurumun içten içe çürümesine de yol açıyor. ATK’nin dünya ölçeğinde karşılaştırılabilir laboratuvar olanakları, donanımı ve altyapısı var. Ama bu bağımlı ilişki özellikle Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluş olması ve yargıdaki araçsallaştırmanın ATK’ye de yansıyor olması doğru, niteliksel ve bilimsel raporlar yaptığında bile buna inanılmamasını ve gittikçe bilimden uzaklaşılmasını ortaya çıkarıyor.”

‘İşkencenin devamı olarak değerlendirilebilir’

ATK raporlarının uygulanmamasını değerlendiren Fincancı, bunun hem hasta mahpuslar hem de aileleri açısından ağır sonuçlar doğurduğunu söyleyerek, “Bu tabii ki işkencenin devamı olarak değerlendirilebilir. Bu sadece mahpuslar için değil, aileler için de bir işkenceye dönüşmüş durumda” dedi.

Fincancı, infaz süreçlerinde tahliyelerin geciktirilmesi, yalnızlaştırma ve pişmanlığa zorlama gibi uygulamaların da insan hakları ihlalleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

‘Demokrasi ve barış birbirinden ayrı düşünülemez’

Demokratikleşme tartışmalarına da değinen Fincancı, silahların susmasının önemli olduğunu ancak bunun tek başına yeterli olmadığını söyledi:

Bu toprakların barışa, gençlerin ölmemesine ihtiyacı var. Bu nedenle öncelikle silah bırakma kararı toplumda bir nefes alma duygusu yarattı. Ancak sonrasında hiçbir gelişmenin olmaması, yasal düzenlemelerin yapılmaması, hasta mahpuslardan hapishanelerin durumuna kadar toplumun demokratik bir ortamda kendi özgürlükleri içinde ve kendini özgürce ifade edebildiği koşullarda yaşamasına olanak vermeyecek bir noktaya ulaştı. NATO Zirvesi, toplantısının hazırlık sürecinde yaşananlar hepimizin malumu. Evler basıldı, insanlar ‘tedbir’ amaçlı gözaltına alınıp tutuklandılar. Buna, iklim değişikliğine karşı mücadele eden çevreci gruplar da dahil. Böyle bir ortamda barışın sağlanabilmesi olanağı yok. Çünkü herkes şunu söylüyor: Önce demokrasiye, barışa ihtiyacımız var. Aslında bizim hepsine aynı zamanda ihtiyacımız var. Bunlar birbirinden ayrılamaz bütünlükler. Demokratik bir ortamda barışçıl koşullarda yaşayabilmenin temel ilkeleri bellidir: İfade özgürlüğü, insanların kendi yaşamlarını özgürce seçebilecekleri koşulların ortaya konması, bu özgürce kendilerini ifade edebilecekleri koşulların ortaya konmasında farklılıklara gereken özenin ve saygının gösterilmesi… Bunların her biri hem demokrasi için hem de barış için olmazsa olmazdır. Dolayısıyla silahların susması ve insanların ölmemesi çok kıymetli. Ama bundan sonrası toplumun ellerinde. Toplumun baskıcı yasal düzenlenmelerin kaldırılması için mücadele etmesi gerekiyor. Özellikle içini boşalttıkları kamu kurumlarının yeniden nitelikli halde gelişmesine olanak verilmesi için mücadele etmesi gerekiyor. Ancak ne yapıyorlar? Heybeliada Sanatoryumundan olduğu gibi kamu kurumunu kapatıyor, çürümeye terk ediyorlar. Sonra laiklikle en ufak ilgisi olmayan bir kuruma tahsis edeceğini dile getiriyorlar. Bu topluma yönelik bir tehdit ve gözdağı. Bu nedenle toplumun kendi haklarına sahip çıkmaya ihtiyacı var.”

‘Yüzleşme olmadan kalıcı barış sağlanamaz’

Geçmişte yaşanan hak ihlalleriyle yüzleşmenin önemine işaret eden Fincancı, sorumluların hesap verebilirliğinin sağlanması gerektiğini belirterek, “Yüzleşmenin önemli adımlarından birisi sorumluların hesap vermesi. Geçiş dönemi adaletinin sağlanması, yüzleşme mekanizmalarının kurulması ve zarar görenlerin zararlarının giderilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Fincancı ayrıca tüm muhalefetin ortak demokratik talepler etrafında birlikte hareket etmesi gerektiğini ifade etti.

‘Kadınların katılımı barış ihtimalini artırıyor’

Barış süreçlerinde kadınların daha fazla yer alması gerektiğini belirten Fincancı, Birleşmiş Milletler çalışmalarına atıf yaparak kadınların müzakere süreçlerine katılımının barış ihtimalini artırdığını vurguladı: “BM çalışmalarına göre barış görüşmelerinde kadınların oranı yüzde 10 arttığında barış olasılığı yüzde 35 artıyor.”

Kadın örgütleri ile insan hakları örgütlerinin sürece daha etkin katılım sağlamasının önemine değinen Fincancı, LGBTİ+’ları hedef alan düzenlemelerin ise toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebileceğini ifade etti.

‘Terörle Mücadele Kanunu’nun mutlaka değişmesi gerekiyor’

Demokratikleşme için yasal düzenlemelerin önemine değinen Fincancı, şunları kaydetti:

“AKP’nin bu tutumunu 23 yıldır tanıyoruz. Gündeme bir takım düzenlemeler getiriyor, toplumdaki tepkilere bakıyor ve o tepkiler başa çıkabileceği tepkilerse devam ediyor. Başa çıkamayacağını düşünüyorsa geri çekiliyor. Bir süre bekleyip yeniden gündeme getiriyor. O arada gündemi gerçekten toplumun infial duyacağı bir takım başka durumlarla meşgul ediyor. Bazen aradan sıyırıp kabul edilemez düzenlemeleri geçirebiliyor. Bu dönemlerde Meclis’teki çoğunluğu ve Meclisi neredeyse işlevsiz hale getirilmiş olması, muhalefetin işlemez olmasını da bir araç olarak kullanıyor. Tabi ki yasal düzenlemeler çok önemli ve bu yasal düzenlemeler zor yasal düzenlemeler değil. Örneğin ‘Terörle Mücadele Kanunu’nun mutlaka değişmesi gerekiyor. Yasal düzenlemelere dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi (AK) her bir bileşeni olduğumuz yapı bunu zaten yıllardır dile getiriyor ama hiçbir değişiklik yok. Tam tersine güvenlikçi bir perspektifle düzenlemeler yapılıyor. Siyasi bir otoriteden bunları geri alacak bir tutum sergilemelerini beklemiyoruz. Siyasi otorite adı üzerinde otoriter bir sistem. Tam tersine burada toplumun direnmesi, sözünü kurması ve ne istediğini bilerek davranması gerekiyor. Yapılan yasal düzenlemelerin insan yararına olmadığı her koşulda, karşı çıkmakta hepimizin sorumluluğu olmalı.”

‘Birbirimizin acısını görmek zorundayız’

Barış sürecinin toplumsallaşmasının önemine vurgu yapan Fincancı, farklı kesimlerin birbirlerinin yaşadığı acıları tanımasının kalıcı barış açısından kritik olduğunu belirtti. Fincancı, şunları söyledi:

“Acıyı azaltan en önemli adımlardan birisi o acının başkaları tarafından, farklı olanlar tarafından görüldüğünü, hissedildiğini ve tanındığını bilmektir. O yüzden birbirimizin acısını tanımak ve görmek zorundayız.

Bir barış sürecinin doğru biçimde ilerleyebilmesi, bütün tarafların ne istediklerini birbirlerine ifade edebilmeleri ve birbirlerinin acısını görüp tanıyabilmeleriyle mümkün. Çünkü acıyı azaltan en önemli adımlardan birisi o acının başkaları tarafından, farklı olanlar tarafından görüldüğünü, hissedildiğini ve tanındığını bilmektir. O yüzden birbirimizin acısını tanımak ve görmek zorundayız. Biz toplumsallaşma derken, sadece Kürt tarafındaki toplumsallaşmadan söz etmiyoruz. Tabii acıyı çok ağır yaşamış olanlar muhakkak ki Kürt tarafıdır ama bu tarafta da acı yaşayanlar var. Bu yüzden süreçteki toplumsallaşmayı Türkiye’deki diğer halklar tarafından da sağlamak zorundayız. Burada demokratik kitle örgütlerine ve emek örgütlerine iş düşüyor. O yüzden bu toplumsallaşmada onların da mutlaka rolü olduğunu unutmayalım. Gençlerin yaşaması için elimizden geleni yapmak zorundayız. İnsan hakları mücadelesi içinde olanlar olarak böyle bir sorumluluğumuz var. Onun için barışa, demokrasiye ve özgürlüklere ihtiyacımız var. Birlikte mücadele edelim.”