Türkiye’de siyaset, uzun yıllardır seçim eksenli dar bir çerçeveye sıkışmış durumda. Toplumsal sorunların yapısal çözümünden ziyade, kısa vadeli kazanımlar ve seçim hesapları üzerinden kurulan dil; hem siyasetin ufkunu daraltıyor hem de toplumsal ilişkilerde onarılması güç kırılmalar yaratıyor. Oysa demokratik siyasetin asli görevi, yalnızca seçim kazanmak değil; birlikte yaşama iradesini güçlendirmek, eşit yurttaşlık zeminini tahkim etmek ve farklı toplumsal kesimler arasında güveni tesis etmektir.
Ne var ki seçim ihtimali belirir belirmez, bu temel ilkeler çoğu zaman geri plana itilmekte; yerine daha keskin, dışlayıcı ve kimi zaman incitici bir siyasal dil geçmektedir. Türkiye siyasetinde neredeyse her seçim sürecinde tekrar eden bu yaklaşım, demokrasiyi sandığa indirgerken, toplumsal hassasiyetleri de kolaylıkla göz ardı edebilmektedir. Bu bağlamda Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir röportajda sarf ettiği ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürtçe anadili olan bir adayı desteklemeyecekleri yönünde yorumlanan sözleri, Kürt kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık ve yoğun tepki yarattı. Çünkü, insan, en derin yarayı, kendisine uzak olandan değil; en yakınında durandan alır. Uzak olandan beklenti yoktur ya da azdır, yakın olan ise beklentinin ötesinde kişinin kendisiyle özdeşleştirilir. Söz konusu açıklamaya yönelen tepkiyi yalnızca bir siyasi polemik olarak görmek, meselenin taşıdığı duygusal ve tarihsel yükü göz ardı etmek olur.
Bu tartışmayı salt siyasi aktörler arasındaki bir polemik olarak değerlendirmek fazlasıyla indirgemeci olacaktır. Zira söz konusu olan yalnızca bir seçim stratejisi değil; dil, kimlik, eşitlik, temsil, siyasal tutarlılık ve vefa gibi çok daha derin ve tarihsel boyutları olan bir meseledir. Henüz zamanı dahi netleşmemiş bir seçim ihtimali üzerinden, yıllardır ağır bedeller ödemiş; buna rağmen demokratik değerlere bağlılığını koruyan bir halkı inciten dil kurmak, yalnızca siyasi açıdan değil, etik bakımdan da ciddi bir sorun alanına işaret etmektedir. Tartışmanın odağında bir seçim ihtimali bulunsa dahi, meselenin kapsamı bundan ibaret değildir. Asıl mesele; bir halkın dili, kimliği ve kültürel varlığına yaklaşımın nasıl kurulduğu ve bunun siyasal ilişkilerde nasıl bir karşılık bulduğudur.
Öte yandan tartışmaların odağında olası bir seçim ittifakı ya da seçim işbirliği olduğu için şu hususları da hatırlamadan geçmek olmaz: Seçim dönemlerinde tedavüle sokulan sistemli ezberlerden biri de bugün DEM Parti ile temsil edilen Kürt siyasi hareketinin pozisyonuna ilişkin bilgi kirliliği ve maksatlı dezenformasyonlardır. Seçim süreçleri çatışmalı dönemlere denk geldiğinde, bu dezenformasyonun başlıca taşıyıcısı çoğu zaman iktidar olur. Kendi tabanını konsolide etmek ve daha geniş milliyetçi-muhafazakâr seçmen kesimlerine ulaşmak adına DEM Parti, sistematik biçimde bir nefret objesine dönüştürülür. Bu süreçte yalnızca bir parti değil, toplumsal barışın kendisi de hedef alınır. Dahası, “şeytanlaştırılan” DEM Parti ile kurulan ilişkiler üzerinden muhalefetin tamamı da hedef tahtasına yerleştirilir. Böylece siyaset, “vatan hainleri” ile “vatanseverler” arasında kurulan yapay bir karşıtlığa indirgenir. Bu kutuplaştırıcı dil, iktidarın yolsuzluktan adaletsizliğe kadar uzanan geniş bir sorun alanını görünmez kılmasının da en işlevsel araçlarından biri haline gelir.
Gerçekten yoksun bu söylemlerin bir başka versiyonu ise ne yazık ki kimi zaman muhalefet içinden üretilebilmektedir. Müzakere süreçleri söz konusu olduğunda, DEM Parti’nin muhalefet etmediği ya da iktidarla örtük bir ilişki içine girdiği yönündeki iddialar, neredeyse her seçim döneminde yeniden dolaşıma sokulur. Oysa bu iddialar defalarca çürütülmüş; DEM Parti’nin ilkesel siyasi hattı, pek çok kritik eşikte açık biçimde ortaya konmuştur. Nitekim müzakere masasının kurulu olduğu ve demokratik alanın görece genişlediği 7 Haziran seçimlerinde, AKP’nin tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesi ve HDP’nin yüzde 13 oy alarak tarihinin en yüksek seviyesine ulaşması, bu gerçeğin somut bir göstergesidir. Buna rağmen bu tablo çoğu zaman bilinçli biçimde görmezden gelinir. Çünkü amaç, hakikati teslim etmek değil; Kürt siyasi hareketini kriminalize ederek siyasal alanı daraltmaktır.
Değişmeyen bir başka gerçek ise şudur: Müzakere dönemleri, haklı ve meşru taleplerin görünürlük kazandığı zeminler yaratır; çatışma dönemleri ise çoğu zaman şiddetten beslenen çevrelerin alanını genişletir. Silahların konuştuğu yerde hakikatin sesi bastırılır ve bu durum, siyasal gerçekliğin de ters yüz edilmesine yol açar.
İşte tam da bu noktada, Türkiye İşçi Partisi’nin tarihsel rolü ve sorumluluğu daha da belirginleşmektedir. TİP, bu topraklarda Kürt meselesinin demokratik ve siyasal çözümünü legal zeminde savunan ilk partilerden biri olmuş; bu tutumu nedeniyle ağır bedeller ödemiştir. Bu tarihsel arka plan düşünüldüğünde, Erkan Baş’ın sözleri yalnızca güncel bir tartışma değil, aynı zamanda bu mirasla kurulan ilişkinin de sorgulanmasına neden olmaktadır. Oysa Erkan Baş’ın kendisi dahi yakın geçmişte Kürt siyasal hareketiyle dayanışma konusunda doğru tarafta durmuştu. Bu tutum onu Kürt halkı nezdinde güvenebileceği bir dost haline getirmiştir. Bundan ötürü bugün sarf edilen sözler sıradan bir politik figürünkinden çok daha derin bir kırılma yaratmıştır. Çünkü bu kez yaralayan, hasmın attığı taş değil; dostun fırlattığı gül olmuştur.
Bu tür kırılmalar bazen bir sözden çok daha fazlasını taşır; yılların biriktirdiği güveni de sorgulatır. Yine de her yaranın kendisi kadar onu onarma biçimi de belirleyicidir. Kimi zaman bir yarayı sarmak, bin yarayı açmaktan daha zordur.
Söz konusu açıklama, yalnızca duygusal bir incinmeye yol açmakla kalmamış, aynı zamanda siyasi tutarlılık açısından da ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Elbette siyasetçiler de hata yapabilir. Önemli olan, bu hatalar karşısında nasıl bir tutum alındığıdır. Hatanın açık yüreklilikle kabul edilmesi ve yaralanan kesimlerle sahici bir onarım sürecine girilmesi, siyasal olgunluğun bir göstergesidir. Bu bağlamda geri adım atılması önemli olmakla birlikte, özrün koşullu bir dil ile ifade edilmesi, tepkileri yatıştırmak yerine büyüten bir etki yaratmıştır. Unutulmamalıdır ki Kürt toplumu, yüksek siyasal bilinç ve örgütlülük düzeyine sahip bir toplumsal kesimdir. Bu nedenle kullanılan dilin inceliklerini, niyet ile ortaya çıkan sonuç arasındaki farkı çok iyi görür. Koşula bağlı bir özür yerine, doğrudan ve samimi bir yüzleşme, çok daha onarıcı bir etki yaratabilirdi. Bununla birlikte, ortaya çıkan kırgınlıkların, siyasal ilişkileri geri dönülmez biçimde zedeleyecek bir noktaya taşımaması da oldukça önemlidir. Siyaset yalnızca duygularla değil; akıl, sağduyu ve sorumluluk bilinciyle yürütülmesi gereken bir alandır. Özellikle etki alanı geniş olan aktörlerin kriz anlarında yapıcı ve birleştirici bir dil kurması, genel muhalefet zemini açısından hayati bir rol oynar.
Zira bu tartışmanın derinleşmesi; ne DEM Parti’ye, ne TİP’e ne de daha geniş anlamda toplumsal muhalefete bir fayda sağlar. Aksine, muhalefetin parçalanmış görüntüsü, uzun süredir bu tabloyu üretmeye çalışan iktidar açısından son derece işlevsel bir zemine dönüşür. Ekonomiden hukuka kadar birçok alanda birikmiş sorunların konuşulması gerekirken, gündemin bu tür krizlerle meşgul edilmesi, siyasal önceliklerin yer değiştirmesine yol açar.
Henüz seçim sürecine girilmemişken ortaya çıkan bu dağınıklık, ilerleyen dönemde yaşanabilecek daha büyük sorunların da habercisi niteliğindedir. Dahası, bu tablo yalnızca seçim dengelerini değil, aynı zamanda demokratik ve ortak mücadele zeminini de zayıflatma ihtimali taşımaktadır. Toplumsal muhalefetin kendi içinde güç kaybetmesi, iktidar üzerinde oluşabilecek baskıyı azaltır ve demokratik ortak zeminlerim çoğalması ihtimalini zayıflatabilir.
Siyasal alanda belirleyici olanın geçici ittifaklar değil, kalıcı ilkeler olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Seçim odaklı kısa vadeli hesaplar, halkların onurunu, eşitlik talebini ve karşılıklı saygıyı gölgelememelidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey; kırgınlıkları derinleştirmek değil, açık ve sahici bir yüzleşme ile güven zeminini yeniden kurmaktır. Siyasi aktörlerin yönünü anlık kazanımlara veya kısa vadeli siyasi hesaplara değil, ortak demokratik geleceğe çevirmesi; yalnızca kendi siyasal varlıkları için değil, bu ülkenin birlikte yaşama umudu için de belirleyici olacaktır. Şimdi yapılması gereken, tartışmayı büyütmek değil; onu onaran bir iradeye dönüştürmek ve ülkenin gerçek sorunlarına yönelmektir.




