• Ana Sayfa
  • Haber Zamanı
  • Selçuk Mızraklı’dan ‘çerçeve yasa’ya eleştiri: ‘Demirtaş ve diğerlerinin elinde silah mı var?’

Selçuk Mızraklı’dan ‘çerçeve yasa’ya eleştiri: ‘Demirtaş ve diğerlerinin elinde silah mı var?’

7 yıl sonra yeniden özgürlüğüne kavuşan eski DBB Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı, Çerçeve Yasa’nın içeriğini eleştirdi. Yürürlüğe girmesi MGK şartına bağlanan yasanın ipotek altına alındığını söyledi. Mızraklı, serbest bırakılmayan Demirtaş ve diğer siyasetçiler için iktidara “ellerinde silah mı var?” diye sordu.

Selçuk Mızraklı’dan ‘çerçeve yasa’ya eleştiri: ‘Demirtaş ve diğerlerinin elinde silah mı var?’
  • Yayınlanma: 13 Eylül 2026 10:07
  • Güncellenme: 13 Eylül 2026 10:17

Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı, yaklaşık 7 yıl süren esaretin ardından yeniden özgürlüğüne kavuştu. HDP Milletvekili iken girdiği 2019 yerel seçimlerinde DBB Eşbaşkanı seçilen Mızraklı, 4 ay sonra görevinden alınıp yerine yeniden kayyım atandı.

Sonrasında ise tutuklanıp cezaevine konulan Mızraklı, hakkındaki tanık beyanı ile “silahlı örgüt üyeliği” suçlamasıyla 9 yıl 4 ay 15 gün hapse mahkum edildi.

Verilen bu cezayı tamamlayarak yeniden dışarı adım atan Mızraklı, İlke TV ekranlarında konuk olduğu ‘Diyarbakır Zamanı’ programında kendisine ve Türkiye gündemine dair merak edilen sorulara yanıt verdi.

Seçilmiş bir belediye eşbaşkanı olarak tutuklandıktan 7 yıl sonra bugün yeniden dışarıdasınız. Bu uzun zaman dilimi sizden neler götürdü, neler kattı? Cezaevine giren ve çıkan Selçuk Mızraklı arasında farklar var mı?

Bir metafor kullanacak olursam, fırının kapağını açıp içine ekmekleri sıraladıktan sonra bir saat tutarsınız iyi pişmesi için. Un ve su olarak fırına giren hamur, ekmek olarak çıktığında biraz böyle bir suyunu kaybeder. Çünkü o ateşin içinde pişti. Biraz esmerleştiğini, kızardığını ve sertleştiğini görürsünüz. Buradaki sertleşme de tabii metaforik. Bizdeki Kürtçe deyimle “tuj” olmak değil. Yani aksine düşüncelerinizi adeta o fırının, o ateşin içinde bir kere daha test etmişsinizdir. O testle beraber tıpkı çeliğe su verilmesi gibi daha da netleşmiş olarak çıkarsınız. Çünkü dışarıda birçok etkileşim içinde olursunuz ama içeride biraz daha kendi başınıza kalma, biraz daha sarih düşünebilme imkânınız oluyor. Cezaevi böylece adeta bir kütüphane sessizliği ve olgunluğu içinde düşünme, düşleyebilme ve kurgulayabilme zeminine dönüşebiliyor. Böylelikle de saflaşmayı, durulaşmayı ve arılaşmayı biraz daha sağlayabiliyorsunuz.
Cezaevi süreci sizi çürüten ve eriten bir süreç olmamalı. Nasıl ki vücuda bir mikrop girdiği zaman vücudun bağışıklık sistemi devreye giriyorsa aynen o kapıdan içeriye girdiğiniz zaman da bu defa inançsal, düşünsel anlamındaki bütün bağışıklık sisteminiz devreye giriyor. Yani oradaki sisteme yenilmemek, teslim olmamak ve o daracık mekânın içinde kendi dünyanızı yeniden var ve zengin tutabilmek önemli.

İçeride geçirdiğiniz bunca uzun süre de günler nasıl geçti? Zamanını nasıl planlıyordunuz, neler yaptınız?

Tabii benim cezaevi dönemim iki fasıl halinde oldu. 2 yıl 4 ay boyunca Kayseri Bünyan Cezaevi’nde kaldım. Aynı koğuşta kaldıklarım çoğunlukla genç arkadaşlardı. Onlar zaten benden önce kendi koğuş disiplinleri çerçevesinde günlük yaşamlarını düzenlemişlerdi. Ben de zaten kişilik olarak günü gelişigüzel yaşayan birisi değildim. Hep belli bir rutini olan, araya yaratıcı birtakım aktiviteler de kattığım bir tarzım vardı. Cezaevine girdiğim zaman bunu kaybetmemem gerekiyordu. Yine de arkadaşlar da sağ olsunlar ilk günlerde o ortama adaptasyon sağlamam için ellerinden gelen kolaylığı gösterdiler. Orada ana kucağı sıcaklığında bir samimiyetle karşılaştım. Aramızda saygı ve sevgiyle birbirimizi beslediğimiz bir ilişki tarzı vardı.

Sonrasında Edirne’ye geçtim, sevgili Selahattin Demirtaş’la beraber kalmaya başladık. İlk baştan bana tam bir misafir muamelesi yaptı. Çünkü kendisi kıdemliydi, bana göre. Gösterdiği misafirlikten artık sıkılınca kaldığımız hücrenin düzeni konusunda el ele verdik.
Dışarıdayken herkesin eleştirdiği kadar korkunç derecede hızlı yürüyen birisiydim. Ama Demirtaş’la voltada yürümeye başladığımızda, demek ki hızlının da hızlısı varmış dedim içimden. Yine kendisinin özel çabayla temin etmiş olduğu kitaplar vardı. Malum bizim kuşak genelde kitap kurdudur. Öyle olunca da bol bol okuma, okuduktan sonra da süzme vakti geliyor. Yine notlar almak için defterler tükettik. Oldukça da verimli ve biriktirici oldu.

Kimi günlük anekdotları paylaştınız ama uzun yıllar öncesine dayanan bir tanışıklık olsa da, Selahattin Demirtaş’la cezaevinde birlikte kalmak şüphesiz farklı bir deneyim olmuştur. Nasıl bir ilişkiniz vardı içeride?

Çok eskiden beridir tanıdığım Demirtaş’la iyi arkadaştık. Fakat cezaevinde 5 yıl boyunca günün 24 saati birisiyle beraber kalmak çok başka bir hissiyattır. Yani her anınıza ilişkin birçok fotoğrafı beraber barındırır zihninizde. Demirtaş’la karşılıklı olarak birbirimizi polenleyeceğiz, diyordum. O polenleri tükettikçe güzel, kaliteli ve bize ait bir bal çıksın diye tarif ederdim.

Demirtaş’ın kendisi oldukça zengin bir kişilik. Düşünce tarzı itibariyle hiçbir tarafa antenlerini kapatmayan biri. Ben de bazen espriyle kendisine takılırdım, adeta radar üssü gibisin derdim. Yani etrafı bütün hatlarıyla gözlüyor, gözledikten sonra radarın uyarı verdiği bölgelere ilişkin özel notlar çıkartıp sonra da ona ilişkin gözlemlerini rapor haline getiriyorsun diye takılıyordum.

Aramızdaki ilişki arkadaşlık, kardeşlik, yoldaşlık, baba-oğul ya da hoca-öğrenci ilişkisi miydi, tarif etmek gerekirse de ‘hepsinden biraz’ derim. O hepsinden birazın iyi yoğrulmuş ve form kazanmış bir biçimi. O yüzden de dört duvar arasında, demir kapı arkasında yaşanan o 5 yıl, benim için zengin yaşanan yıllara dönüşmüş oldu.

Tutuklanmanız, tıpkı diğer siyasetçilerde olduğu gibi bir dönemin politikalarından biriydi. Bugün ise yaklaşık iki yıldır süren yeni bir süreç var. Bu sürecin ilk adımı olarak, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Meclis’te DEM Partililerin elini sıktığını gördüğünüzde ilk tepkiniz ne oldu?

Halk arasında bir laf var; ‘Karanlığın zifiri anı, aydınlığa en yakın olduğu zamandır’ diye. Türkiye son 11 yılda çok şey kaybetti. Siyaset çok şey kaybetti, beraberinde toplumsal aşınma, erozyon anlamında çok şey kaybedildi, ekonomik olarak çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Bölgesel duruma baktığınızda yine oldukça büyük krizler var.

Komşularınızdan tutun da merkezinize kadar büyük sorunlar yaşanıyorsa, orada bir yerlerde çözüm çabalarının, bunları aşma çabalarının da olması gerekir. 2019’un Aralık ayıydı sanırım. İkinci duruşmada şöyle bir metafor üzerinden durumu tarif etmeye başlamıştım. Türkiye’nin içinde bulunduğu krizler sarmalından, bu sorunlar labirentinden çıkışın kapısında “Pax Kurd” yazıyor, yani Kürt barışı yazıyor. Çözüm 100 yıllık yanlışlardan vazgeçilip içerideki ve dışarıdaki komşu Kürtlerle barıştan geçiyordu.
Fakat aynı hatalar defalarca yapılarak bu konuda çok fazla mesafe alınamadı. Yine de benzer dünya örneklerinde görüldüğü gibi bir yerlerde bu konuda bir çaba olmalı, en zor zamanlarda bile bir yerlerde devam ediyor olmalı derdik.

Böyle olunca bu konuda ilk işaret fişeği diyebileceğimiz şey ne olabilir üzerine kafa yormak durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla işte Sayın Cumhurbaşkanı’nın Malazgirt’te yaptığı konuşma ve öncesindeki kimi açıklamalarıyla birlikte kendisini gösteren işaretler, 1 Ekim’de o ilk elin uzatılmasına kadar geldi. Ama şöyle bir yanı var bu işin. Bir iyi niyet adımı atıldığı zaman, barış için iğne ucu kadar bir aydınlık gördüğünüz zaman, onu iki elle yakalamak, sıkıca kavramak ve bırakmamak gerekiyordu. Nitekim 1 Ekim’le başlayan süreç de bunu gösterdi zaten. Burada şunu düşünmek gerekiyor; iki elle kavranmaya hazır iken geciken, o uzatılan eldir. Herkesin önce bunun altına kırmızı kalemle işaret çekmesi gerekiyor. Uzatan el, oldukça kıymetli bir eldi. Niye? Çünkü daha önce bu tür süreçler söz konusu olduğu zaman cepheden karşı duran MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli, simgesel olarak özel bir kişiliktir.

Yine 27 Şubat çağrıyla beraber esasında tarihsel açıdan bakıldığı zaman bir virgül atılmadı, bir duruma nokta konuldu. Ama ana mesele olarak Kürt sorunu bağlamında ele aldığınızda ise, zaman oraya da noktalı virgül konuldu. Şimdi o noktalı virgülden sonrasını yazmak önemli. Tam da bu yüzden hem politikacıların hem de bu konuya kafa yormuş, gönül koymuş olan herkesin de bir anlamda borcu durumunda.

Bu yeni döneme biraz daha projektör tutalım. Çoğu kişi gibi siz de dışarı çıkar çıkmaz “süreç samimiyet kadar, yasa gerektirir” dediniz. Fakat Meclis’ten geçmiş bir Çerçeve Yasa var. Bu yasayı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce gerçekten yeni bir dönemin hukuki başlangıcı mı?

Şimdi özellikle 2015 sonrasını tarif ederken hukukun öngörülebilir olmadığı, çoğu kez devre dışı kaldığı, birçok farklı hukukun oluştuğunu söylüyoruz. Bir tarafın dayattıklarına hukuk denilmez, hukuk dışılık denilir. Hukuk ise rıza ve onay ister, zamanın ruhuyla örtüşmesi gerekir. Ancak o zaman hukuk olmaya başlar.

Bugün ise, yeni bir hukukun tesisine ihtiyaç var. Bu hukuk kapsayıcı ve kucaklayıcı olmak zorunda, bununla beraber ön açıcı olmak zorunda. Şimdi biz ülkedeki hayat pahalılığı, gelir dağılımı adaletsizliğini, memurların, çalışanların, asgari ücretlilerin, emeklilerin, çiftçinin sorununu konuşuyor olsaydık, bu açlık ve sefalet bitmeli derdim. Bununla birlikte bütçenin şöyle kullanılması, kamu kaynaklarının şuraya transferi gerekir, belki bir süre için borçlanma gerekir gibi bir sürü şey söyleyebilirdim.

Peki ya hukuk için? Hukuk için kimseden borç almaya gerek var mı? Bir yerden kaynak bulmaya gerek var mı? Kaynak transferi gerekir mi? Sadece yüreğiniz gerekiyor. Özgürlükleri, demokrasiyi, insanların hak ettiği o insanca yaşamı hukuk dairesinde tesis etmek için tam da bu gerekiyor.

Siyasal iradenin insanların gelecekte bu ülkede kendilerini eşit, özgür hissetmelerini sağlaması gerekiyor. Bunun için para gerekmiyor, kaynak bulmak gerekmiyor, seferberlik gerekmiyor. Bu bir karar meselesidir. Böyle bir kararı da siyaset kurumu, demokratik müzakere üzerinden toplumun bu acil ve öncelikli talebi olarak değerlendirecek ve bu böyle bir hukukun tesisi.

Hukuk, tek başına yasa değildir. Onun ötesinde maddi ve manevi unsurları olan, hayatın bütün alanlarına sızmış, oralardan beslenen bir yaşamın tanzimi meselesidir. Ve orada nasıl yaşadığınızın, her türden ediminizin nasıl bir şekilde sonuçlanabileceğini öngörebilme imkânıdır.

Şimdi bu çerçeve yasa, yeni bir hukuka giden yolun adeta girizgâhı durumundadır. Bu girizgâhın içeriği tatminkar mıdır? Hayır.
Eğer kardeşlik hukukuysa, kardeş kardeşe bu ekmeğin hepsi benim, sana ekmek yok mu der? Yoksa ekmeği ortadan bölüp paylaşır mı?

Kardeşlik böyle bir şey. Şimdi böyle bakıldığı zaman Çerçeve Yasa daha çok ‘silahsızlandırma yasası’ olarak ön plana çıkıyor. Maddelere bakıyorsunuz bir kısmı yoruma açık. Yine de taraflar bunun üzerinde uzlaştılar ve 467 oyla kabul edildi. Ser sera, ser çawa (Baş göz üstüne) Ama bazı şeyler var ki, yani senin tarzın, lafzın buysa diyorsun! Ya arkadaş, sen cezaevlerinden salıvermelere ilişkin hükmü, niye kalkarsın da Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararına bağlarsın. O MGK kararından sonra da bir 6 aylık zaman dilimi koyarsın. Şimdi yasama bir karar vermiş, bunu yürütmenin önüne koymuş. Yürütme ise, kendini daha önceden vesayet kurumu olarak tarif edilmiş olan MGK’nin kararına bağlamış. Yasama böyle bir şey çıkardı ama tek başına bu zihniyetle çıkmadı. Muhtemelen aradaki istişareler neticesinde bu şekilde çıktı. Şayet silahsızlandırmayı merkeze koyuyorsan, bunun için teyit ve tespit formülünden bahsediyorsan, cezaevlerinde kimse silah taşımıyor bildiğim kadarıyla! Öyle ki koğuşa verdikleri bıçağın bile ucunu keserler. Yine yurt dışına gitmek zorunda kalanların dönüşü? Onlar da mı silahlı? Hayır. Merkeze silahsızlandırmayı koyduysanız, o silahsız olanların girişine bir ara yol açmanız gerekirdi.

Ortada bir süreç varsa, bunu yapmak niye bu kadar zor?

Siyasal iradenin bu meseleyi ele alış tarzından bahsettik. İktidarın bu meseleyi ele alırken çözüm adımlarını ne şekilde atacağı, hangi pencereleri açık tutup hangilerini hâlâ sıkı sıkıya kapalı tutmaya devam edeceği, bize birtakım işaretler sunar. Kaygı ve temkinliliğin gölgesinde yasal bir süreç başlatmak başka bir şeydir, özgüvenle başlatmak bambaşka bir şeydir. Çünkü o özgüven çok önemlidir; böyle bir sürece girdiyseniz bütün taraflarda bir özgüven olmak zorundadır. O özgüvenle ve kardeşlik hukuku çerçevesinde, bu yaranın daha fazla derinleşmesine fırsat vermeden bir an önce gereken adımlar atılabilirdi, ancak atılmadı. Bu adımlar atılmadıysa, ortada ‘bütünlükle ele alış’ senaryosu var demektir. Güya silahlısı da silahsızı da hepsi aynı havuzun, aynı akvaryumun içindeki farklı biçimlerdir. Böyle bir düşünüş, doğası itibariyle hakikate aykırıdır. Neden mi? Çünkü bizlerin cezaevinde olmasının yegâne nedeni, düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde dile getirdiğimiz sözlerimizdir. Sırf bu söylediklerimiz yüzünden, birtakım zorlama anlayışlarla ve özellikle siyasal Kürt muhalefetini düşmanlaştırma politikası üzerinden bize bu cezalar kesildi.

Şimdi burada da bazı kapıların açılmaması, meseleyi iddia edildiği gibi bütüncül ele almaktan ziyade, kulvarları birbirine ipotekleme anlayışıdır. Süreç üç kulvar olarak gözüküyor ama bu kulvarlar birbirine ipotekleniyor. Bu durum, ‘Bakın, buradaki adım atılmadığı ya da zayıf atıldığı sürece, diğerleri için de kapılar açılmayacak. Ona göre dikkatli olun ve kararınızı verin’ uyarısıdır. Oysa bunlara hiç gerek yok. Çünkü eğer bu iş hakikaten özgüvenle, kardeşlik hukuku çerçevesinde ve bu ülkede bundan sonraki yüzyılları birlikte yaşama gayesiyle yürütülüyorsa, bu tür kaygılar barındırmamalıdır.

Buna rağmen, ilgili yasanın çıkması önemlidir; fakat işlerlik kazanması da bir o kadar ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü yasa adeta kendini ipotek altına aldı. Kendisi bir kanun olmasına rağmen, yürürlüğe girmesi için ilk önce MGK’da onaylanması, oradan Cumhurbaşkanlığı’na gitmesi ve Cumhurbaşkanı’nın onayıyla Resmî Gazete’de yayımlanması gerekiyor. Hatırlarsınız, Cumhurbaşkanı’nın çıkan yasayı Resmî Gazete’de yayımlaması 8 gün sürmüştü; burası da oldukça manidardı. Normalde dikkat etmişseniz birçok yasa aynı gece ya da ertesi gün onaylanır. Dolayısıyla, fren balatasının sıkışıklık yaptığı durumlarda arabanın hız almasında sıkıntı yaşaması gibi, bu sürecin de farklı engelleme formlarıyla karşılaştığını görebiliyoruz. Buradaki o darlık ve çıkış yapamama hâli, toplumda yasaya olan desteği ve güveni giderek zayıflatıyor.

Bir de böyle hassas durumlarda, bu tür tutumlar provokasyon risklerini artırır. Toplumda bu yasadan sonra tam umudun yeşerdiği bir iklim oluşmuşken sergilenen bu tavırlar, sürece itirazı olan kesimlerin gücünü pekiştirir. Bu duyarlılıkla hareket edilmeli ve süreç hiç öyle MGK kararına falan bağlanmadan yürütülmeliydi. Ancak bu mevcut formuyla bile, hatırladığım kadarıyla Ekim ayında ilk MGK toplantısı var. Gecikmeksizin bu yasaya işlerlik kazandırılmalıdır ki, Türkiye toplumu bundan sonraki adımları daha sağlıklı bir zeminde tartışabilsin.

Sürecin hukuki ayaklarından birinin doğrudan cezaevlerini ilgilendirdiğini biliyoruz. Fakat Demirtaş’ın, tahliyenizi duyurduğu yazısına sinen rahatsızlık da, bu dile getirdiklerinizden mi kaynaklanıyordu?

Ben, bana dair olan her şeyi daima söyleyeceğim. Demirtaş ise, seslenmesi gerektiği zaman çok farklı araçlarla, bazen kısa bir sosyal medya mesajıyla, o yazıda olduğu gibi hem metaforik hem de hiciv dolu zengin bir tarzla söyleyeceklerini söyleyecektir. Ancak şunu rahatlıkla belirtebilirim. Demirtaş’ın dışında, toplumun birçok kesiminde yasanın bu şekilde ele alınması ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Düşünün, bu ülkenin en kritik meselesini konuşuyorsunuz. Türkiye’nin ikinci yüzyılına damga vuracak bir ana meselenin, çözüme giden yoldaki bir kilometre taşını tartışıyoruz. Ama o kilometre taşının fosforunu eksik bırakıyoruz; bu olmaz. Gerek içeriğe, gerekse uygulama esaslarına ilişkin bu vurguyu yapmak gerekiyor. Yasamanın verdiği kararın önüne başka başka halkalar ekleyerek süreci yavaşlattığınız zaman, bu halkaların herhangi birinde sorun çıkabilir.

AK Parti, kuruluş yıllarında uzun süre askeri vesayetten bahsetti ve MGK’yı bu vesayetin en önemli kurumu olarak yorumladı. Sonrasında kurulun sivil içeriğini artırmaya dönük adımlar attılar; fakat buna rağmen şimdi yine aynı yol izleniyor. Dolayısıyla buradaki sivil yapının da ötesinde, resmî anlayıştan sivil düşünüşe geçmek gerekiyor. Toplumsal onayı öncelemeliyiz; asıl arayışımız burada olmalı. “MGK’nın onayını nasıl alırız?” diye düşüneceğimize, “Toplumun onay katsayısını nasıl artırabiliriz?” sorusu asıl kaygımız olmalıdır.

Kürt siyasetinin bu süreçteki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut sürece dair toplumda oluşan bazı kabullenemeyişleri ya da beklentileri yönetme biçimi konusunda ne söylersiniz?

Ülkedeki iklimi, işleyişi ve geleceği ilgilendiren, geçmişi ve hafızası olan böyle bir süreci tek bir dönemle ya da birkaç başlıkla değerlendirebilmek mümkün değildir. Ancak genel bir hat olarak bakıldığında, şu anda özellikle İmralı’da Sayın Öcalan’ın lokomotifliğinde yürütülen bir diyalog süreci var. Bu müzakerenin ne kadar olgunlaştığı henüz bir soru işareti olsa da, bu diyalog neticesinde ortaya çıkan ve birbirini takip eden gelişmeler yaşandı. Peki, toplumsal duygu durumu nedir, siyasetin buna hazırlık düzeyi nedir derseniz; geniş anlamda bir tatmin olduğunu düşünmüyorum. Toplumda, en azından benim gözlemlediğim kadarıyla, tam bir tatmin duygusu yok.

Bu son 10-11 yılın ardından yaşanan bir durumdur; toprak suya açtır ve az bir yağmurla bu hasret geçmez. Süreç daha inandırıcı, güveni pekiştirici adımlarla bezenecek olursa, toplumdaki güven katsayısının artacağını düşünüyorum.

Bununla beraber, toplumun dinamik kesimlerinin de “Bu sürece nasıl katkı yapabilirim, ne katabilirim?” arayışına girmesi gerekir. Bu süreci besleyecek, önümüzü açacak ve sivilleşmeyi sağlayacak adımlara daha fazla ağırlık vermek zorundayız. İşi sadece Meclis’e, Beştepe’ye ya da İmralı’ya bıraktığınız zaman süreç kapalı ve mahrem yürütülüyor demektir. Bu da zamanla tüm tarafların kamuoyundaki kuşkularını artırabilecek bir duruma dönüşür. Bazı şeylerin başlangıçta mahrem yürütülmesi doğaldır, ancak sonradan şeffaflaşması gerekir. Bu şeffaflaşmanın henüz gelişmemiş olması önemli bir eksikliktir.

Ayrıca siyaset kurumu, sadece Meclis içindeki değil, Meclis dışındaki tüm kesimleri kapsayacak şekilde daha yapıcı ve üretken olmalıdır. Şu anda ağırlıklı olarak Cumhur İttifakı’nın iki partisi ile DEM Parti’nin rol aldığı bir süreç var. Peki, diğer partilerin bu sorunun çözümüne ilişkin yaklaşımlarını veya gündeme getirdikleri başlıkları biliyor muyuz? Burada ciddi bir eksiklik var.
Muhalefette olanlar, “Biz olsaydık şu yöntemle; Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, Sünnilerin, seküler ya da muhafazakâr ayırt etmeksizin tüm kesimlerin kendisini iyi hissedeceği, ülkenin geleceğinde kendi resmini görebileceği şöyle bir atmosfer oluştururduk” diyebilmeliydi. Bu da büyük bir eksiklik olarak duruyor.

Yedi yıllık tutukluluğun ardından tahliye oldunuz. Dışarı çıktıktan sonra Türkiye’de veya Diyarbakır’da gözünüze çarpan, sizin açınızdan farklılık arz eden bir nokta oldu mu?

Cezaevindeyken Türkiye’ye dair ne gözlemlediysem, dışarı çıktığım andan itibaren İstanbul trafiği dahil hepsini bizzat gördüm. İstanbul’dan Amed’e geldim. Kentte sadece birkaç ana koridordan geçme şansım oldu. İnsanlarla buluşmalarımız esnasında küçük fısıldaşmalarımız oldu; bunu gizem anlamında söylemiyorum, henüz daha gür ve yüksek sesle konuşabileceğimiz, uzun soluklu değerlendirmeler yapabileceğimiz imkânlar ve zeminler oluşmadı. Ancak demin de ifade ettiğim gibi, sorunların ve açmazların daha da derinleştiğini hissediyorum.

Bu durum sadece merkezi kararlardan kaynaklanmıyor; Amed başta olmak üzere yerelden merkeze doğru, sorun çözme ehliyetinde ve pratiğinde hafif bir eksiklik var gibi geliyor bana. Yolda yürürken etrafınızdaki kaldırımlara, temizliğe, insanların yürüyüşüne, trafik düzenine bakarsınız. Arabanız yolda giderken sürekli çukurlara giriyorsa, “Bu çukurların çok hızlı bir şekilde onarılması lazım,” dersiniz. Kentte çukurlar çok fazlaydı demiyorum ama insanda nasıl bir intiba bıraktığını vurgulamak için bu örneği veriyorum. Henüz her şeyi çok iyi gördüğümü söyleyemem, ortada böyle bir tablo var.

Ancak Türkiye’nin yaşam, özgürlük ve hukuk endekslerinde hangi skalanın neresine geldiğini bir akademisyen gibi ezberden sayabilirim; hepsi hafızamda.

3-4 aylık DBB eşbaşkanıyken görevden alınıp tutuklandınız. 3-4 aylık bir sürenin ardından projelerinizi yerine getiremeden hapse girdiniz, fakat bugün dışarıdasınız. Önümüzdeki döneme dair planınız ve programınız nedir?

İnsanlar bazen birtakım kararlar verirler ama hayat bazen sizi önüne katar götürür. Benim de bir kararım var elbette. Anamdan hekim doğmadım ama hekimliğin içinde var oldum; tercihim cerrahlık oldu ve onunla bütünleştim. Bu, yaşamımdaki en büyük uğraştı. “Hekimlikten emekli olunmaz” derler; ben de hekimlikten emekli olabilir miyim? Hayır, hekimlik yapmaya devam edeceğim. Peki, siyasetten emekli olunabilir mi? Siyasetten de emekli olunmuyor. Bir yanıyla çok severek yaptığım mesleğimi devam ettirmeye çalışacağım; diğer yanıyla da bu ülkeye, bu coğrafyaya gönül vermiş bir insan ve siyasetçi olarak elimden gelen katkıyı sunmaya devam edeceğim.
Şunu da çok net ifade etmek isterim. Bizlerin iyilik hâli, ancak toplumsal bir iyilik hâliyle beraber olduğunda değerlidir. Kişisel konforunuz, bireysel veya ailevi geleceğinize dair planlarınız hiçbir zaman ilk sırada yer almadı. Daha önce milletvekilliğini bırakıp belediye başkanlığına geçişimden bahsetmiştim; bütün bunları yüksek bir enerjiyle yürütmeye çalışırken daima bir yerlerden bir şeyleri eksiltmiş oluyorsunuz. Demek ki önümüzdeki dönemde bu hassas dengeyi çok iyi gözetmek gerekiyor. Bir yerlerde bir şeyler eksilmeden, kimsenin hakkından çalmadan; iyi bir babaysam, eşsem, arkadaşsam veya yoldaşsam, tüm bu rollerin hassas dengesini doğru kurarak ilerlemek gibi bir sorumluluğum olacak.

Son olarak, tüm bu yaşadıklarınız ve yaşananlardan sonra Türkiye kamuoyuna bugün nasıl seslenirsiniz?

Bence hayatın en temel iki unsuru var: Umut ve sevgi. Umut olmadığında hayatı göğüslemek, hayata katlanmak mümkün olmuyor. Sevgi olmadığında ise hayatı güzelleştiremiyorsunuz. Bu yüzden umudu büyütelim; umudu büyütecek bir eylem ve düşünüş içinde olalım. Sevgiyi büyütelim, çünkü sevgi insanı insan yapan en temel erdemdir.
Son zamanlarda bu iki duygunun da azaldığını görüyorum. Biz sevgiyi ve sevilmeyi büyüterek dayanışmayı ve empatiyi yeniden kurabiliriz. Eğer sevebilirsek içimizdeki kini ve nefreti azaltır, bizi eksilten o zehirli duygulardan uzaklaşabiliriz. Bu sürecin anahtarının umut ve sevgi olduğuna inanıyor, herkesi umuda ve sevgiye davet ediyorum.