Kürt meselesinin çözümü için başlatılan süreç ikinci yılını geride bırakırken, Türkiye’nin farklı kesimleri sürece ilişkin görüşlerini ve eleştirilerini kamuoyuyla paylaştı. 50 yıllık savaşın en fazla dezenformasyona uğrattığı alanlardan biri olan sanat da bu tartışmaların başlıklarından biri oldu.
“Bugün şiddeti meşrulaştıran, ‘ötekini’ karikatürize eden yapımlar sanat değil” diyen yönetmen Semir Aslanyürek, ANF’ye konuştu.
Moskova SSCB Devlet Sinema Enstitüsü’nde sinema eğitimi alan Aslanyürek, o döneme dair şunları söyledi:
“‘Sovyetler sanatınıza ne kattı?’ derken Moskova’daki SSCB Devlet Sinema Enstitüsü’nü (VGIK) kastediyorsunuz elbette. Eğer bu sorudan kasıt hazır bir dünya görüşü ya da deyim yerindeyse bir ideolojiyse, Sovyetler sanatıma bu anlamda bir şey katmadı diyebilirim. Ben neysem oyum. Ancak Moskova Sinema Okulu’nda aldığım eğitim; sanatıma metodoloji, sarsılmaz bir disiplin, sanatın özü, insan ve doğa sevgisi, felsefi derinlik, insanlar arasında ayrım yapmama erdemi, tutku ve en önemlisi, yaşadığım sürece hakikatin izini süren bir arayıcı olma bilincini katmıştır.”
‘Sanat ve politika birbirine zıttır’
Politik sinema teriminin sığlık içerdiğini, sanat ve politikanın birbirine zıt alanlar olduğunu belirten Aslanyürek, sözlerine şöyle devam etti:
“İtiraf etmeliyim ki, ‘politik sinema’ teriminin zihnimde karşılık bulduğu sığlığı burada açıkça ifade etmekten dahi çekinirim. Benim durduğum yerden bakıldığında sanat ve politika, asla uzlaşamayacak, birbirine taban tabana zıt iki ayrı faaliyettir.
Politika; insanlar arasında din, dil, ırk ve ideoloji ayrımları körükler, kitleleri bölüp birbirine düşman eder ve işine geldiği gibi yönetmek adına onları çatıştırır. Sanat ise insanları bir araya getirir, birleştirir ve özde kucaklaştırır. Politika, insan yaşamının gerçeklerini saptırır, örter, kitleleri efsunlayıp savaşa, soykırıma ve yıkıma sürükler. Sanat ise çıplak gerçeği insanın önüne koyar; her türlü savaşı ve kıyımı kararlılıkla reddeder. Nitekim kadim sanat anlayışının ve insanlık vicdanının en temel düsturu bellidir: ‘Bir insanı öldürmek, bütün insanlığı katletmektir…’
Şayet sinemadan bir sanat olarak söz ediyorsak, bir sanat dalı ‘politik’ olamaz. Nasıl ki politik edebiyat, politik resim, heykel, müzik ya da politik mimari olamazsa, ‘politik sinema’ diye bir şey de yoktur. Dikkat ederseniz, sinemanın icadına dek insanlık tarihinde hiçbir sanat dalı ‘politik’ ön ekiyle anılmamıştır. Sinemanın icadından uzun yıllar sonra ortaya atılan bu kavram, sinemanın diğer sanatlar arasında manipülasyona ve spekülasyona en açık alan olarak görülmesinden kaynaklanır.
Bir filmde politik bir meseleyi konu etmek, o filmi ‘politik’ yapmaz. Belki sert bir benzetme olacak ama pornografi bir sanat olarak kabul edilebilir mi? Bence edilemez. Fakat bir porno filmin, kitleleri uyuşturma ve nesneleştirme bakımından politikaya sanattan çok daha yakın olduğunu söyleyebilirim.
Şellale ve Eve Giden Yol filmlerine gelince… Bu filmler politikayı yücelten değil; tam aksine, politikayı eleştiren, siyasetin öz kardeşleri nasıl birbirine düşman ettiğini ve insanı nasıl ayrıştırdığını çıplaklığıyla gösteren yapımlardır.”
‘Kirli politikaya hizmet eden politika kılıflı diziler fazlasıyla yapılıyor’
Türkiye’de kirli bir politikaya hizmet eden “politik” kılıflı film ve dizilerin yapıldığını dile getiren Aslanyürek, şöyle konuştu:
“Maalesef Türkiye’de bugün, tam da kirli politikaya hizmet eden ‘politik’ kılıflı filmler ve özellikle diziler fazlasıyla yapılıyor. Şiddeti ve öldürmeyi kahramanlık gibi sunan, insanları birbirine düşürmeyi, kitleleri ayrıştırmayı ve uyutmayı meziyet sayan yapımlar ön planda tutuluyor.
Yalnızca Türkiye’de değil, bugün tüm dünyada güdülen ve doğrudan insanlığı hedef alan iğrenç, hatta faşizan politikaları eleştiren, bunlara karşı tavır alan filmler ise ya sansürlenmekte ya da gösterim şansı bulamamaktadır. Demem o ki, sinema bir sanat olmaktan ziyade, egemen güçlerin gerici politikalarını aklayan bir propaganda mekanizmasına dönüştürülmüştür.
Elbette bağımsız durmaya çalışan istisnalar var ama ne yazık ki bu istisnalar genel kaideyi değiştirmeye yetmiyor.”
‘Sanat, kitleleri ayrıştıran siyasete hizmet etti’
Türkiye’de son elli yıllık sürecin uzun bir süre ana akımda egemenlerin propagandası üzerinden ele alındığını belirten Aslanyürek, sözlerine şöyle devam etti:
“Bence dünya, olduğu gibi, sözünü ettiğiniz gibi yeni bir sürecin içerisinde… Türkiye sineması, yine nadir istisnaların haricinde, ne yazık ki bu elli yıllık trajediyi uzun süre ana akım üzerinden sadece egemen politikanın bir propaganda malzemesi olarak ele aldı. Çatışmayı ve insan unsurunu sığ şablonlara hapseden, şiddeti meşrulaştıran ve ‘ötekini’ karikatürize eden bu yapımlar, sanata değil, tam da az önce bahsettiğim, kitleleri ayrıştıran siyasete hizmet etti.
Ancak öte yandan, insanı, coğrafyanın kaderini ve savaşın yol açtığı yıkımı tüm çıplaklığıyla göstermeye çalışan bağımsız sinemacılar da oldu. Onlar savaşı kutsamak yerine, coğrafyadan bağımsız olarak acının evrenselliğine ve insanın trajedisine odaklandılar. Yine de genel toplama baktığımızda sinema, bu ağır süreci tüm derinliğiyle ve hesapsızca yüzleşerek aktarmakta çekingen kaldı; çünkü resmi söylemin ve politik iklimin sınırlarını aşmak her dönem tehlikeliydi ve ciddi bir cesaret gerektiriyordu.”
‘Sanatın tavrı insanın yaşama hakkı ve onurunu savunmaktır’
Sinemanın ve sanatın barışı savunması gerektiğini belirten Aslanyürek, sanatın bazı konularda geç kaldığını vurgulayarak şöyle konuştu:
“Sinema ve genel olarak tüm sanat dalları, amasız ve fakatsız biçimde çıplak gerçekliğin, insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün ve barışın yanında durmalıdır. Sanatın yegane tavrı, insanın yaşama hakkını ve onurunu savunmaktır.
Ancak dürüst olmak gerekirse, sinemanın ya da genel anlamda sanatın tek başına savaşları durdurmada veya barışı tesis etmede sanıldığı kadar muktedir olduğuna inanmıyorum. Nitekim ‘anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az’; hatta atom bombası patlatsanız kâr etmez. ‘İnsanın aklı ya kaçarken ya batarken başına gelir’ derler. Ne yazık ki insanlık, kendi yıkımına şahit olmadan hakikati kavramakta hep geç kalmıştır. Sinema barışın dilini kurabilir, vicdanlara ayna tutabilir; ama o aynaya bakıp yüzünü değiştirmek yine insanın kendi tercihi ve iradesidir.”
‘Süreci sürüncemde bırakmak isteyen güçler var’
Kürt meselesinin çözümü için yürütülen sürece ilişkin görüşlerini de aktaran Aslanyürek, bu dönemi sürüncemede bırakmak isteyen güçlerin olduğuna işaret ederek şunlara dikkat çekti:
“Asıl çetrefilli mesele tam da bu ‘yeni süreç’ tanımında yatıyor. Ne yazık ki kendi iç irademizin ve toplumsal arayışımızın ötesinde, bu işi sürekli sürüncemede bırakmak isteyen çok daha güçlü küresel iradeler var. Türkiye’de kalıcı bir barışın ve huzurun tesis edilmesi bu odakların hiçbirinin işine gelmez. Kitleleri kışkırtmak adına çakacakları tek bir kıvılcım dahi bizi yeniden tutuşturmaya yetebilir.
Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO eksenine girmemiz, ülkemizi her zaman bu küresel satranç tahtasında açık bir hedef haline getirmiştir. Şimdiye kadar Türkiye’de hangi siyasi irade NATO’ya amansız bir ‘hayır’ diyebildi ki? Hal böyleyken, önümüzdeki engelleri, baskıyı ve sansürü gerçekten kimin koyduğunu çok daha geniş bir çerçeveden sorgulamak zorundayız.
Tam da bu noktada aklıma Lenin’e atfedilen o meşhur diyalog geliyor. Lenin’e sormuşlar:
— Düşmanınız sizden çok güçlüyse onu yenebilir misiniz?
— Elbette, demiş. Aklımı kullanarak…
— Peki ya, düşmanınız hem sizden çok güçlü hem de çok zekiyse yine de onu yenebilir misiniz?
— Yine yenerim, diye yanıtlamış. Onu dost edinerek…
Kürtçe veya Türkçe fark etmeksizin, sanatın üzerindeki engellerin kalkması, toplumun birbirini amansız bir ‘düşman’ olarak değil, ortak bir acının ve kaderin paydaşı olarak görmesini sağlayabilir. Gerçek barış ve özgürlük, ancak birbirini yok etmek yerine anlamayı seçen bağımsız bir akılla mümkündür.”
‘Barış en çok da sıvasız ve kerpiç evlerin hakkıdır’
Barışın en çok sıvasız ve kerpiç evler arasında olmasının bir hak olduğunu belirten Semir Aslanyürek, son olarak şunları söyledi:
“Bu, acı bir gerçekliğin, yalın bir sınıfsal fotoğrafın ifadesidir. İster ‘sıvasız ev’ deyin, ister ‘kerpiç ev…’ Adı ve haritası ne olursa olsun, tarihin her döneminde savaşların ve çatışmaların bedelini maalesef hep yoksul halk çocukları, yetimler ve gözü yaşlı analar ödemiştir. Siyasetçiler ve muktedirler süslü nutuklar atıp haritalar çizerken, o ocaklara ateş düşer; geriye sadece o yoksul evlerin sessiz feryadı kalır.
Bu açıdan bakarsak, evet, barış en çok da sözü edilen o sıvasız ve kerpiç evlerin hakkıdır. Çünkü acının dili, gözyaşının rengi veya yakılan ağıtların hüznü coğrafyaya göre değişmez. Gerçek bir kucaklaşma ve barış, ancak muktedirlerin siyasi ikballeri uğruna harcanan bu yoksul evlerin insanları birbirinin acısını anladığı ve o acıda ortaklaşabildiği zaman mümkün olacaktır.
Sanatın yapması gereken de tam olarak budur: O evlerin üzerindeki siyasi sloganları kazıyıp içerideki insan trajedisini ve evrensel sızıyı dünyada tüm insanların gözü önünde sergilemektir.”




