Claire Keegan’ın Böyle Küçük Şeyler (Small Things Like These) kitabından uyarlanan Tim Mielants imzalı aynı adlı film, İrlanda tarihinin karanlık bir dönemini gözler önüne seriyor. Özellikle 1960’larda, dinsel dogmatizmin derin izlerini taşıyan bir toplumda, Katolik manastırlarına çoğu çocuk yaşta kapatılan kadınların hikâyelerine uzanıyoruz. Film, bu kadınların görünmeyen emeğini, bastırılmış kimliklerini ve yıllarca sessizliğe mahkûm edilen hayatlarını merkezine alırken, izleyiciye hem kişisel hem de toplumsal bir yüzleşmenin kapısını aralıyor.
Mielants, minimal ama çarpıcı sinematografisiyle izleyiciyi karakterlerin içine sıkıştığı dar koridorlara, soğuk hücrelere, siyah-gri tonlara ve sürekli bir gözetim hissine davet ediyor. Hikâye ilerledikçe, kurumların din gibi kutsal bir kalkan ardına sığınıp bireylerin hayatlarını nasıl şekillendirdiğine, hatta kimi zaman nasıl yok ettiğine tanıklık ediyoruz. Filmin en güçlü yanı, bunu güçlü bir tonda, bağırmadan, küçük, neredeyse kulaklarımıza fısıldanan ayrıntılarla başarması. Bir bakış, sessizce kapanan bir kapı ya da uzun süren bir duraklama; hepsi, geçmişe gömülmüş acıların hâlâ canlı olduğunu hatırlatan işaretler olarak serilir önümüze.
Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, lavabodaki suyun içinde kömür karasından fırçayla arındırılmaya çalışılan ellerin o sarsıcı yakın çekimiydi. Ve bu sahnenin her defasında aynı hüzünle tekrar etmesi. Başkarakterin ellerini yıkarken aslında geçmişin ve tanık olduğu adaletsizliğin izlerini silmeye çalışması, filmin en sembolik anlarından biri bence. Babamın madenci olmasından ve o karalığa aşinalığımın gölgesinden midir bilmem, içimde hem tanıdık hem de hüzünlü bir his uyandı.
Gürültü patırtının olmadığı filmde tek aksiyon, durağanlıkta oluşan merak duygusundan kaynaklanıyor. Görsel ve duygusal patlama, filmin içine çeken sunumuyla birleşiyor, bu nedenle izleyici ister istemez filmin dışında kalamıyor. Çünkü yönetmen, çocukluk döneminin melankolisini ve derin hüznü çağrıştıran ağır, neredeyse kutsal bir sessizlik yaratmayı başarmış.
Belçikalı yönetmen Mielants’ın görsel sunumu, izleyiciyi duygusal bir yıkıma sürüklemektense incelikle kurulmuş bir empatiye davet ediyor. Bu yönüyle Böyle Küçük Şeyler, sadece tarihte kalmış bir trajediyi anlatmakla kalmıyor; toplumsal hafızanın önemine, kurumların birey üzerindeki etkisine ve bazen en büyük dönüşümlerin en küçük anlarda başladığına dikkat çekiyor. Bu samimi atmosferde, her sahnede kendini gösteren ciddiyet, Cillian Murphy’nin etkileyici performansıyla daha da güçleniyor. Ortamın ve dönemin ağır, baskıcı doğası filmde sessizliğin birer tonu olup karşımıza çıkıyor ve bu sessizlik çok şey anlatıyor. Her durumda duygular konuşuyor.
Manastırın karanlık yüzünü keşfetmemiz Bill Furlong’un manastıra yaptığı kömür teslimatları sayesinde olur. Bu teslimatların birinde kömürlükte kilitli genç bir kızla karşılaşması, geçmişini sorgulamasına, çok yönlü sonuçları olabilecek dürüst bir karar vermesine yol açar. Hikâyenin merak duygusu da burada başlar. Donup kalmış ve dehşete kapılmış bir halde kızın oraya nasıl hapsettiğini merak eder. Biz de o duygunun içinde sadece hüküm süren insanlık dışılığa değil, aynı zamanda hiçbir direnişe veya müdahaleye tahammül etmeyen bir kilisenin iç içe geçmiş politikalarına odaklanırız.
Cillian Murphy’in canlandırdığı Bill Furlong’un çocukluğundan beri yara alan ruhu, kırılmanın en ağır halini yaşamıştır oysa. Bill Furlong, iyi bir aile babasıdır; çalışkandır, merhametlidir. Yoksulluk içinde ailesini koruyup kollamaya çalışan bir kömür satıcısının hayatının ayrıntılarına ineriz. Ailesini korumak uğruna hiçbir şeyi görmemeye ve duymamaya çalışan ancak iyiliksever yapısı, onu gerçeklerden uzak tutmaya yetmez. Sessiz ve ölçülü bir ızdırap içinde, geçmişin yarattığı ahlaki ikilemler onu yakalar. İzleyici onun en derin korkuları ve geçmiş anıları tetiklendiğinde, yürek parçalayıcı hikâyesiyle yıkılır. Rahibelerden ve düzenlerinden korktuğu açıkça görülür; ancak kilisedeki dehşetle yüzleştiğinde davranışlarının değiştiği fark edilir. Bu gidişattan izleyicinin filmin sonunu tahmin etmesi zor olmaz. Bu da içten içe bir rahatlama duygusu yaratır.
Uzun süredir görmezden gelinen bu istismar durumunu öğrenen ve bunu önlemek için bir şey yapıp yapamayacağı, hatta yapıp yapamayacağı konusunda vicdanı, ailesi ve çevresindekilerle boğuşan geçim derdinde bir adamın durumu ne kadar tanıdık oysa. Herkeste olmayan vicdan… Ne yazık ki günümüz insanlığının en büyük sınandığı alan. Özünde sade gibi görünür ancak iş uygulamaya gelince, “ama”larına sığındığımız eksik yanımız ortaya çıkar. Elimizden gelen en küçük şeyle bile yardım etmemiz gerektiğini, nezaketin cesaret olduğunu biliriz oysa. Dünyadaki adaletsizliklerin ağırlığı o kadar zordur ki onları görmezden gelmek tek seçenek gibi görünse bile, doğru olanı yapmak için akıntıya karşı gelmenin ne denli önemli olduğunun altını çizer film.
Beni en çok etkileyen diğer bir şey, aynı anda hem başka bir olasılığı hem de paramparça olmuş bir kaderi temsil eden, her şeyden önce ise risk almaktan kaçınmak adına görmezden geldiğimiz pek çok küçük şeyin vücut bulmuş hali olan başkarakterin ruh haliydi. O adımı atmanın, ayağa kalkmaya cesaret etmenin her şeyi değiştirebileceğini hatırlatıyordu. Ahlaki cesareti ve toplumsal suç ortaklığını ele alan filmin atmosferik ortamı, güçlü performansları ve etkileyici sinematografisini de eklersek bu incelikli yaklaşım, psikolojik bir alan olarak övgüyü hakediyor.
Başrahibe karakterini canlandıran Emily Watson, performansıyla büyük bir başarı örneği sergiliyor. Karanlık yönleri, gizemli tavırları, sakinliği ve yüz ifadeleri; filmde kelimelerle ifade edilebilecekten çok daha fazlasını aktarıyor. Karakter değerlendirmesinin ötesine geçtiğimizde film, rehabilitasyon için bu manastırlara emanet edilen ve çocukları ellerinden alınan kadınların kaderini sorgulamamıza alan açıyor. Keegan’ın kitabının atıfı da şöyle: “Bu hikâye İrlanda’nın anne-bebek bakımevleriyle Magdalen çamaşırhanelerinde acı çekmiş kadınlara ve çocuklara adanmıştır. Ve öğretmen Mary McCay’e …”
Kitabın sonunda “Metin Üzerine Bir Not” başlıklı bölümde yer alan şu bilgi, işin vehametini gözler önüne seriyor: Bu kurumlarda kaç bin bebeğin öldüğü, kaç bininin anne-bebek bakımevlerinden evlatlık alındığı bilinmiyor. Bu yılın [202 1] başlarında, Anne-Bebek Bakımevleri Araştırma Komisyonu Raporu ‘nda, bu kurumlardan soruşturmaya tabi tutulmuş on sekiz tanesinde, sadece bunlarda, dokuz bin çocuğun öldüğü tespit edildi.
Diğer bir çarpıcı alıntıyı da eklemek gerekir. Yaşananların ironisi belki de en açık biçimde bu alıntıda gizlidir. Kitabın daha başında, “1916 tarihli İrlanda Cumhuriyeti Bildirgesi’nden alınmıştır” notuyla şu ifadeleri okuruz:
“İrlanda Cumhuriyeti, her İrlandalı erkek ve kadının tabiiyeti üzerinde hak sahibidir ve bu hakkı talep eder. İrlanda Cumhuriyeti, tüm yurttaşlarına din ve vicdan özgürlüğü, eşit haklar ve eşit fırsatlar taahhüt eder; ulusun tüm çocuklarını eşit biçimde bağrına basarak, ulusun bütününün ve tüm bireylerinin mutluluk ve refahını gözetme kararlılığını beyan eder.”




