Silahsız felsefe yerleşik bir felsefe okulunun ya da tarihsel olarak belirlenmiş bir akımın adı değildir. Bu nedenle onu hazır bir doktrin olarak değildir, yazdıklarımı farklı filozoflarda ve düşünce geleneklerinde bulunan bazı damarları bir araya getirerek felsefi bir kavrama dönüştürme denemesi olarak ele alınması gerekir. Bu kavramın çıkış noktası basit görünür: Felsefe, hakikati kabul ettirmek için zor kullanmaz. Fakat önerme, – silahsız felsefe- üzerinde durulduğunda çok daha kapsamlı bir soruya dönüşür: İnsanları zorlamadan bir düşünce nasıl güç kazanabilir?
Benim bu konuda ki çıkış noktam, gençken severek okuduğumuz ve hala arada dönüp baktığım Isaac Deutscher’in Troçki biyografisinde yer alan (II’inci Cilt) Silahsız Sosyalist Troçki kısmıdır. İkinci kaynağım, ilerde açacağım Anabasis’in On Binlerin Dönüşü’ndeki, dönüş hikayesindeki çok fazla bilinmeyen kadınlar taburudur…
Silahsız sözcüğünü yalnızca fiziksel silahın yokluğu olarak anlamamak gerekir. Silah burada daha geniş anlamıyla zorun, tahakkümün, korkunun, dogmanın, devlet gücünün, hiyerarşinin ve düşünceyi susturan her türlü aracın simgesidir. Bu nedenle silahsız felsefe, güçsüz felsefe ya da güçsüzün, gücünü yitirmişin felsefesi değildir. Tam tersine, gücünü zorlamadan üretmeye çalışan felsefedir.
Silahsız felsefeyi altı ilke üzerinden kurabildim: Soru sorma ve akıl, özgür düşünce, diyalog, teoriyle pratiğin birliği, tahakküm ve hiyerarşi karşıtlığı, düşüncenin silahsız direniş gücü.
Felsefenin İlk Çağ’daki ortaya çıkışı, bu kavramı düşünmek için iyi bir başlangıç noktasıdır. Yunan düşüncesinde doğayı ve insanı açıklamanın yolu giderek mitolojik otoriteden logos’a, yani akla ve gerekçelendirmeye doğru kayar. Filozofun elindeki güç artık tanrısal otorite ya da fiziksel zor değildir; sorduğu soru ve verdiği gerekçedir.
Bu dönüşüm Sokrates’te belirginleşir. Sokrates karşısındakini zorla ikna etmez; soru sorar. “Adalet nedir?”, “Bilgi nedir?”, “İyi nedir?” “Varlık nedir?” gibi sorularla kişinin kendi düşüncesini sınamasını sağlar. Onun felsefi pratiğinin temelinde, kesin cevap vermekten önce düşüncenin kendisini sorgulamak vardır.
Bu nedenle silahsız felsefenin ilk ilkesi soru sorma özgürlüğüdür.
Bir düşüncenin silahsız olması, onun “doğru olduğuna inan” dememesi; “neden doğru olduğunu birlikte düşünelim” demesidir. Burada felsefenin gücü, karşısındakini susturmakta değil, onu konuşturmakta ortaya çıkar.
Sokrates’in ölümü ise bu silahsızlığın paradoksunu gösterir. Silahsız düşünce, silahlı iktidar karşısında fiziksel olarak savunmasız olabilir. Sokrates’in ölümünden sonra düşüncesinin yaşamaya devam etmesi, başka bir güç biçimini gösterir: Fiziksel olarak susturulan düşünce, düşünsel olarak susturulamayabilir.
Dolayısıyla felsefenin ilk “silahı”, aslında silah değildir: “Neden?” sorusudur.
Bu çizgi Spinoza’da siyasal bir boyut kazanır. Spinoza açısından düşünme ve ifade etme özgürlüğü, yalnızca bireysel bir hak değildir, siyasal düzenin niteliğiyle ilgili temel bir meseledir. Onun düşüncesinde insanın zihnini zor yoluyla bütünüyle yönetmek mümkün değildir. Burada silahsız felsefenin ikinci ilkesi ortaya çıkar: Hiçbir iktidar düşünceyi yalnızca zor kullanarak özgürce ortadan kaldıramaz.
Beden hapsedilebilir, kitap yasaklanabilir, insan susturulabilir; fakat düşüncenin dolaşımı bütünüyle fiziksel sınırların içine kapatılamaz. Bu nedenle silahsız felsefe, düşünceyi bir direnme biçimi olarak görür.
Ancak burada romantik bir sonuca varmamak gerekir: “Düşünceyi kimse durduramaz” demek tarihsel olarak kolaydır. İktidarın eğitim, sansür, propaganda, ekonomik bağımlılık ve kurumlar aracılığıyla düşünce üzerinde ciddi etkileri vardır. Dolayısıyla silahsız felsefe, iktidarın gücünü küçümseyen değil, zorun sınırlarını araştıran bir felsefe olmalıdır.
Silahsız felsefenin üçüncü ilkesi diyalogdur. Diyalog, yalnızca iki kişinin konuşması değildir. Daha derinde, hakikatin tek bir kişinin ya da kurumun mülkü olmadığı fikridir.
Burada Sokrates yeniden önem kazanır. Sokrates’in yöntemi, “hakikat bende, sen onu öğreneceksin” biçiminde değildir. Karşısındakinin düşüncesini açığa çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden silahsız felsefe monolojik değil, diyalojiktir: Monolog şöyle der: Ben biliyorum, sen dinle. Diyalog ise şöyle der: Söyle, dinleyelim; sonra birlikte düşünelim.
Bu nokta, iki yıl önce, “Tecrit ve Öcalan” üzerinden yazdığım “Tecride karşı, silahsız felsefe” başlıklı yazımda dile getirdiğim gibi kavramın kazandığı anlam bakımından özellikle önemlidir. Felsefeyi tecrit, özgürlük, siyaset, aşk, hakikat ve iletişim sorunlarıyla ilişkilendirirken silahsız felsefeyi tecride karşı bir düşünsel tutum olarak kurdum ve yazının sonunda, söylemek ile dinlemek arasındaki ilişkiye dikkat çektim: Burada silahsız felsefe yalnızca silah kullanmamak değildir; aynı zamanda başkasının sesini yok etmemektir.
Bu nedenle tecrit, silahsız felsefenin karşıt kavramlarından biri haline gelir. Tecrit yalnızca bedeni bir yere kapatmak değildir; insanı sözden, ilişkiden, karşılaşmadan, ortak düşünceden koparmaktır. Silahsız felsefe ise bunun karşısına iletişimi koyar. Fakat yalnızca konuşmak ve düşünmek yeterli midir?
Burada Marx’ın müdahalesi önemlidir. Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’deki yaklaşımı, felsefeyi yalnızca dünyayı açıklayan bir etkinlik olmaktan çıkarıp pratikle ilişkilendirmeye yöneltir. Dünya hakkında düşünmekle, dünyada eylemek birbirinden bütünüyle koparılamaz.
Bu, silahsız felsefe açısından kritik bir sınavdır. Çünkü felsefe yalnızca zor kullanmıyorum derse, toplumsal gerçekliğin karşısında etkisiz bir seyirciye dönüşebilir.
Oysa silahsızlıkla edilgenlik aynı şey değildir. Bu nedenle dördüncü ilke şöyle kurulabilir: Silahsız felsefe pasif değil, pratiktir; fakat pratiğini zorun tekeline teslim etmez.
Buradaki mesele, eylem mi düşünce mi ikilemini aşmaktır. Düşünce eylemsiz kaldığında soyutlaşabilir; eylem düşünceden koptuğunda körleşebilir.
Dolayısıyla silahsız felsefenin sorusu şudur: Düşünce, şiddete dönüşmeden nasıl toplumsal bir güç olabilir? Bu soru beni doğrudan Troçki’ye götürdü.
Troçki’nin burada özel bir yeri vardır. Çünkü silahsız Troçki ifadesi zaten tarihsel bir kitap başlığında karşımıza çıkar: Isaac Deutscher’in Troçki biyografisinin ikinci cildi Türkçede Silahsız Sosyalist Troçki adıyla yayımlanmıştır. Kitabın tanıtımında Deutscher’in Troçki’nin devrimci mücadeledeki silahlı rolü ile daha sonra sürgünde ve siyasal iktidardan dışlanmış haldeki konumunu karşılaştırdığı görülür.
Buradaki silahsızlık, Troçki’nin hiçbir zaman silahla ilişkisi olmadığı anlamına gelmez. Tersine, Troçki’nin yaşamında silahlı devrimci mücadele ve Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi çok önemli bir yer tutar. Bu nedenle silahsız Troçki kavramı da paradoksaldır.
Troçki’nin hayatı bize şunu söyler: Bir devrimci fiziksel gücünü kaybettiğinde düşünsel gücünü de kaybeder mi? Cevap hayırdır.
Troçki sürgünde kaldığında ordusu yoktur, devlet gücü yoktur, iktidarı yoktur. Fakat yazıları, analizleri, polemikleri ve tarih yorumları devam eder. Böylece siyasal gücün kaybı, düşünsel gücün bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmez.
Buradan silahsız felsefenin beşinci boyutuna geçebiliriz: Düşüncenin fiziksel güçten bağımsız bir süreklilik yaratabilmesi.
Fakat burada Troçki’yi “silahsız felsefenin filozofu” ilan etmek elbette ki doğru değildir, elbette ki benim de böyle bir amacım yoktur. Troçki’nin düşüncesi devrim, iktidar, sınıf mücadelesi ve örgütlenme meseleleriyle iç içedir. Onun silahsızlığı daha çok tarihsel bir durumdur. Bu tarihsel durum ise bizim kavramımız açısından öğreticidir: Düşünce, silahlı gücün kaybedilmesinden sonra da mücadele edebilir.
Burada Murray Bookchin bir genişleme sağlar. Bookchin’in Özgürlüğün Ekolojisi’nde devlet ya da ekonomik sınıf değil, hiyerarşi ve tahakküm sorunu vardır. Bookchin’e göre hiyerarşi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir yapı olarak anlaşılmamalıdır; kültürel, geleneksel ve psikolojik itaat ve emir ilişkileri de hiyerarşik tahakküm üretebilirler.
Bu yaklaşım silahsız felsefe için çok değerlidir. Çünkü buradan şu sonuç çıkar: Silahsızlık yalnızca silahı bırakmak değildir.
Elinde silah olmayan bir insan da başkası üzerinde tahakküm kurabilir. Bilgiyi tekeline alabilir. “Ben daha iyi biliyorum” diyerek karşısındakini küçümseyebilir. Kendi düşüncesini mutlaklaştırabilir. Emir verebilir. Kendisini hakikatin sahibi ilan edebilir. Dolayısıyla silahsız felsefe, yalnızca fiziksel şiddete değil, düşünsel ve toplumsal tahakküme de karşı çıkmalıdır.
Buradan altıncı ilkeye ulaşıyorum: Silahsız felsefe, yalnızca silah karşıtı değil, tahakküm karşıtıdır.
Bookchin’in özgürlük düşüncesi de bu nedenle önemlidir: Özgürlüğün yalnızca devletin ya da belirli bir ekonomik sınıfın ortadan kalkmasıyla açıklanamayacağını; hiyerarşik ilişkilerin ve tahakküm biçimlerinin de sorgulanması gerektiğini savunur. Böylece kavramı daha açık kurabiliriz. İlk ilke: Soru sorma… Hiçbir hakikat sorgulanamaz değildir. Felsefe, otoritenin karşısına “Neden?” sorusunu çıkarır. İkinci ilke: Özgür düşünce… İnsan zihni zorla yönetilemez; düşüncenin özgürlüğü felsefenin varlık koşullarından biridir. Üçüncü ilke: Diyalog… Hakikat bir kişinin, partinin, devletin veya filozofun mülkü değildir. Silahsız felsefe söylemek kadar dinlemeyi de gerektirir. Dördüncü ilke: Teori ve pratik birliği… Silahsızlık edilgenlik değildir. Düşünce toplumsal pratiğe dokunmalı; fakat pratiğin gücü zorun tekeline indirgenmemelidir. Beşinci ilke: Düşünsel direnç… Fiziksel güç kaybedilebilir; düşüncenin etkisi başka insanlarda, metinlerde, hafızada ve tartışmada devam edebilir. Altıncı ilke: Tahakküm karşıtlığı… Silahsızlık yalnızca fiziksel silahı reddetmek değil, emir-komuta, dogma, tecrit ve hiyerarşik zihniyet gibi daha geniş tahakküm biçimlerini de sorgulamaktır.
Bütün bu çizgileri bir araya getirdiğimde silahsız felsefeyi şöyle tanımlayabilirim: Silahsız felsefe, hakikati zor yoluyla kabul ettirmek yerine soru, özgür düşünce, diyalog, pratik, eleştiri ve karşılıklı tanınma yoluyla toplumsal bir güç haline getirmeye çalışan felsefedir.
Bu kavramın gücü, en azından benim için, silah kullanmamaktan daha geniş bir anlam taşımasındadır. Silahsız felsefe, zorun yerine iknayı; korkunun yerine düşünmeyi; tecridin yerine diyalogu; tahakkümün yerine özgürlüğü; dogmanın yerine sorgulamayı koymaya çalışır.
Bu nedenle Sokrates’ten başlayıp Spinoza, Marx, Troçki ve Bookchin üzerinden ilerleyen çizgi, doğrudan ve kesintisiz bir silahsız felsefe tarihi değildir. Böyle bir tarihsel süreklilik iddiası fazla güçlü olur. Daha doğru ifade şudur: Bu düşünürlerin her biri, kavramın başka bir boyutunu düşünmemize yardım eder.
Sokrates bana soruyu, Spinoza özgür düşünceyi, Marx pratiği, Troçki silahsız kalmış düşüncenin direnme kapasitesini, Bookchin ise tahakküm ve hiyerarşinin fiziksel silahtan çok daha geniş olduğunu gösterir.
Benim söylediğim, silahsız felsefe kavramının bu parçalarını, özellikle tecrit, özgürlük, siyaset, iletişim ve hakikat meseleleri etrafında yeniden bir araya getirmektir. Bu yüzden, benim, silahsız felsefeyi dile getirmem, kavramlaştırmam, yalnızca savaş karşıtı olmamla ilgili değildir, insanın başka bir insanla ilişki kurma biçimi olarak da bunu düşünmemizi düşünmemdir.
Son noktada kavram şu paradoks vardır: Silahsız felsefe hiç de güçsüz değildir. Onun gücü, karşısındakini zorlayamamasında değil, zorlamadan etkileyebilmesindedir. Silah, itaati; dogma inanı; tahakküm boyun eğmeyi; silahsız felsefe ise, düşünmeyi söyler.
Bir de notum vardır, bir paradoks: Silah üreten ülkelerin silahlarıyla, bugün, benim kazanabilecek bir savaşım yoktur.
Zor olansa ikinci sorudur: “Benim düşünceme neden inanıyorsun?” Silahsız felsefenin gerçek başlangıç noktası burasıdır: Kendi hakikatini bile sorgulayabilecek kadar silahsız olmak.
Sürecek, II’inci yazı, Öcalan ve Silahsız Felsefe




