• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Sırrı Süreyya’nın ayrımı: Barış başka, çözüm başka mı?
Sırrı Süreyya’nın ayrımı: Barış başka, çözüm başka mı?
Konuk Yazar 30 Haziran 2026

Sırrı Süreyya’nın ayrımı: Barış başka, çözüm başka mı?

Hansel ile Gretel, ormanın derinliklerine terk edileceklerini anlayınca eve dönebilmek için yola ekmek kırıntıları bırakırlar. Bunu bir ziyafet daveti sanan kuşlar ise kırıntıları mideye indirirler. Sonuçta geride ne ekmek kırıntısı kalır ne de bir dönüş yolu.

Sırrı Süreyya Önder’in de dahil olduğu heyet Ocak 2025’te Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı ziyaret etmişti. “Süreç” kazanı yeni yeni kaynamaya başlamaktaydı.
Ziyaret çıkışında Sırrı Süreyya bir açıklama yapmıştı. Önce açıklamayı hatırlayalım:

“Kamuoyunda sıklıkla çözümle barış kavramları birbirine karıştırılıyor. Bu doğru değil. Barış bir sarılmayla bile oluşturulacak bir şeydir. Çözüm demokratik bir mücadele ve uzun soluklu bir iştir. Sorun alanlarıyla ilgili olarak bunun uzunluğu derinliği değişir. Şu an için kurmaya çalıştığımız barıştır.” [1]

Yaklaşık 1,5 yıl önceden bahsediyoruz. Bu açıklama, “bencelerle” sakatlanmış birçok aktüel tartışmaya sağlam bir “bağlam” sunuyor.
Kuşlar ekmek kırıntılarını silip süpürmeden önce, Sırrı Süreyya’nın kırıntılarla çizdiği istikametin güncel bir okumasını yapmak gerekiyor.
Sırrı Süreyya barış ve çözüm kavramlarının birbirine karıştırılmasından yakınıyor. Ve her zamanki gibi haklı…

Roma’yı işgal edemeyen Galyalı Brennus

Barış basit anlamıyla savaşın ortadan kalkmasıdır. Bunun bilinen iki yolu vardır.

Bir yolu taraflardan birinin savaşı kaybetmesi, diğerinin muzaffer olmasıdır. Bu durumda kazanan “barışın koşullarını” belirler, kaybeden ise buna razı olur.

MÖ 390’da Galyalı Brennus’un Roma’ya verdiği ders tam da buydu. Romalılar altının eksik tartıldığını söyleyince, Brennus kılıcını terazinin kefesine bıraktı ve “Vae victis!” diye haykırdı: “Yenilenlerin vay haline!” [2] Kazanan masadaki her şeyi alır.

Neyse ki karşımızdaki tabloda ne galip bir Brennus var ne de yenilmiş bir Roma.

Kaybetmeyenler Kulübü

Gelelim savaşı ortadan kaldırabilen diğer yola, müzakereye. Bu durumda karakteristik olan savaşan tarafların birbirlerine üstünlük kuramamasıdır. Savaşı galibiyetle taçlandıramayan taraflar, savaş hâlini ortadan kaldırma noktasında mutabık kalır ve barış tesis edilmiş olur.

Abdullah Öcalan, kendi cephesinden tarafların üstünlük kuramama halini “Varlığı zorla sona erdirilmemiş parti” ifadesiyle ortaya koymuştu 27/02/2025 tarihli çağrısında [3]. Devlet ve hükümet ise fiili müzakere pratiğiyle aynı tavrı tasdik etmektedir.

Sırrı Süreyya açıklamasında tabloyu özetleyen “barışın kaybedeni olmaz” [4] ifadesini kullanmış ve sürece ruhunu üflemiştir. Bu tespiti akılda tutarak devam edelim.

Patinajın ötesi

Barışın röntgenini çektiğimize göre çözüm hikayesine geçebiliriz.

Bugün için savaş müzakereye dayalı ve kaybedeni olmayan bir barışla sonuçlanabilir. Çözüm ise barışın sonucunda değil, nedeninde gizlidir.

Bu savaşın nedeni neydi? Ezilen Kürt ulusu ile Türk devleti arasındaki çelişkiydi. Çözüm bu ezen-ezilen ilişkisinin ortadan kalkması meselesidir.

Savaş, bu noktada çözüme, yani stratejiye hizmet ettiği oranda mücadele yelpazesindeki bir taktik olarak okunabilir. Bu savaşın iki tarafı için de geçerlidir.

Öcalan “PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açtığını” belirtirken, gelinen noktada dört koldan yürütülen mücadelenin tarihsel bir eşiğe ulaştığını ve artık silahlı mücadelenin çözüme hizmet edemeyeceğini ortaya koymuştu [5]. Muhtemelen meseleye bu denli cesur bir yerden giriş yapabilecek tek kişi de kendisiydi zaten.

Diğer bir açıklamasında “süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekmekten” bahseden Öcalan oldukça açık ve basit bir şey anlatıyor [6]. Benim okumama göre diyor ki:

1)Biz savaşı bitirmek ve barışı tesis etmek için müzakere yürütüyoruz.

2)Silahlı mücadele tarihsel misyonunu yerine getirdi ve artık mücadeleye katkı sağlamaktan ziyade mücadelenin patinaj çekmesine yol açıyor.

3)Barış, çözüm için mücadeleyi demokratik siyasal zemine taşıyacak anahtar rolü üstlenecektir.

Dolayısıyla Sırrı Süreyya’nın barış ile çözüm arasında çizdiği sınırın, Öcalan’ın müzakere ile mücadele arasında çizdiği sınırla birebir örtüştüğünü söyleyebiliriz.

Barış çözümü otomatik olarak sağlamayacağı gibi, müzakere de mücadelenin yerini almayacaktır.

On dakika daha varken neden vurdun?

Yazının buraya kadarki kısmı, sürecin öncü ve artçı aktörlerinin meseleleri niyet okumalara yer bırakmayacak netlikte ortaya koyduklarını göstermektedir, kanımca.

Gelgelelim, gizli saklı olmayan bu netliği sağdan ve soldan enfekte etmeye çalışan iki tür statükoculuk politika sahnesinde kol gezmektedir.

Statükocu yaklaşımlardan kendisini karşıtlık üzerinden tarif edenlerin bir kesimi “silahlı mücadelenin sonlandırılması” tezine cepheden muhalefet etmektedir; “Lenin’den Sırrı Süreyya’ya: Aynı ithamın İzinde” [7] yazımda bu tartışmaları ele almaya çalışmıştım.

Diğer kesim ise gelişmeleri zıt bir kutuptan eleştirmektedir. Temel tezleri devlet kanadının müzakere neticesinde barış yapma niyetinin olmadığı, bunun bir oyalama hamlesi olduğu şeklinde özetlenebilir. En çok dillendirdikleri delil ise “başarısızlıkla sonuçlanan” ilk süreçtir.

Kuşkusuz bu niyet okumanın politik bir tahmin olarak kıymeti vardır. Ancak bu kesim tahminlerine dayanan politik bir önerme sunmamaktadır.

Ayrıca ilk süreci bizzat yaşamış olan politik özneye “bilmedikleri bir şey” söylemediklerinin farkında değiller. Ya da daha kötüsü, bunun farkındalar ve muhakeme gücünün sadece kendilerinde olduğunu sanıyorlar, diyeyim, olabilecek en kibar haliyle.

Nihayetlenmemiş ve cereyan etmekte olan süreci, panik bir şekilde yadsımaları aklıma Zizek’ten okuduğum bir pasajı getirdi.

Nazi işgali altındaki Polonya’da iki Gestapo devriye gezer. Sokağa çıkma yasağına daha on dakika varken biri yoldan geçen adamı vurur. Diğeri sorar:

— Neden vurdun? Yasağın başlamasına daha on dakika vardı.

— Onu tanıyorum. Evi çok uzakta; zaten zamanında yetişemezdi.

Barış, on dakika daha beklemeye değecek kadar büyük bir kazanımdır. Konforlu alanlarından eleştirmekle yetinenler için değilse bile, beklemenin alternatifinin bedellerle yüklü bir savaş olduğunu bilenler için.

Sınıfsal semptom olarak çözüm fobisi

Ortaya konan netliği sağdan enfekte etmeye çalışan statükocu kesime gelirsek…

Yer yer sürecin jandarmalığına soyunan bu kesimin temel problemi, müzakereyi kutsarken mücadeleyi paranteze almasıdır. Müzakere ile mücadele arasındaki diyalektik bağı koparıyorlar. Müzakereyi, mücadelenin yerine ikame ediyorlar.

Bu anlayışın pratik sonucu ise basittir: AKP-MHP ile ters düşebilecek her talep ertelenir. Her eleştiri zamansız ilan edilir. Her itiraz “sürece zarar veriyor” diye susturulmaya çalışılır.

Kendini barış sürecini desteklemekle sınırlayan bu toplam, meselenin çözüm boyutunu yok sayıyor.

Peki neden? Burada çok açık bir sınıfsal tavır mevcut.

Kürt hareketi içine ve çevresine yuvalanmış olan bu kesim, ulusal mücadelenin orta-üst sınıflarının temsilcisidir. Dolayısıyla, “barış” isterler çünkü sınıfsal çıkarları ile Türk devletinin ulusal-şoven politikaları arasında çelişki mevcuttur. Barış bu çelişkiyi ortadan kaldıracaktır.

“Çözüm” istemezler çünkü özgürlükçü-demokratik bir toplumsal dönüşüm sadece Türk egemenlerinin değil, bizzat kendi sınıfsal çıkarlarının da tehlikeye girmesine yol açacaktır.
Çözüm fobisi bu kesimlerin sınıfsal bir semptomu olarak okunmalıdır.

Kadınlardan LGBTİ+’lara, emekçilerden gençlere, Alevilerden diğer ezilen toplumsal kesimlere kadar uzanan bütün eşitlik ve özgürlük mücadelelerine, en hafif tabirle, alerjileri vardır.
Fakat bunu doğrudan ifade etmek siyasal olarak maliyetlidir. Çünkü karşılarında eşitlik ve özgürlük mücadelesini kurucu bir damar olarak taşıyan bir Kürt hareketi realitesi vardır. Bu yüzden mücadeleye açıktan cephe almak yerine, onu sürekli erteleyen, sınırlandıran ve ikincilleştiren daha sinsi bir dil kurarlar.

Türkiye sosyalist hareketiyle kurulan tarihsel ittifaka da cepheden saldırmazlar. Daha güvenli siperler seçerler. “Bunların ne kadar oyu var ki? Aşiretlerle ittifak kursak daha çok oy alırız.” derler, örneğin. Böylece sosyalizme dönük sınıfsal kinlerini seçim matematiği kılığına sokarlar.

Müzakereyi desteklemek, mücadeleyi büyütmek

Sırrı Süreyya’nın başarıyla ortaya koyduğu ayrım bugün de yol göstericidir. Sosyalistlerin görevi, barış için yürütülen müzakereyi de çözüm için yürütülen mücadeleyi de aynı kararlılıkla sahiplenmektir.

Sosyalistler, müzakere ile mücadeleyi birbirinin alternatifi gibi sunan her yaklaşıma karşı uyanık olmalıdır. Çünkü biri olmadan diğeri eksik kalır. Müzakere barışın zeminini kurar; mücadele ise çözümün toplumsal ve siyasal içeriğini belirler.

Müzakere ile mücadeleyi, barış ile çözümü birbirine karıştırmak yalnızca kavramsal bir bulanıklık yaratmıyor; ezilenlerin birleşik mücadelesini de sabote ediyor.

Son yerine: Ya hep beraber ya el freni

Barış süreci bağlamında müzakerenin asli muhatabı AKP-MHP iktidarıdır.

Çözüm süreci bağlamında mücadele edilmesi gereken esas güç de AKP-MHP iktidarıdır.

Bu ikisi de doğrudur. Ve fakat şu ikisi de doğrudur:

AKP-MHP iktidarı müzakerenin güncel muhatabıdır ama ne tek muhatabıdır ne de ilelebet güncel muhatabı olacağının garantisi vardır.

AKP-MHP iktidarı, aktüel durumda mücadele edilmesi gereken esas güçtür, ama mücadele edilmesi gereken tek güç değildir.

Devam edelim…

Barış süreci bağlamında, AKP-MHP iktidarı ile müzakere mekanizmasının taşıyıcı unsurlarından olan Sırrı Süreyya, bir sosyalist olarak gereğini yapmıştır.

Çözüm süreci bağlamında AKP-MHP iktidarına karşı mücadeleyi örgütleyen ve bunu vaaz eden sosyalist hareket de gereğini yapmaktadır. Bu sosyalist hareket parantezinin içine Tuncer Bakırhan da Erkan Baş da dahildir.

Son olarak…

Barış süreci bağlamında müzakereyi “ihanet”, “kandırmaca”, “teslimiyet” olarak yaftalayıp, inkâr etmek ve bunun yerine AKP-MHP ile mücadeleyi ikame etmeye çalışmak…

Barış için müzakereyi “kutsarken”, çözüm bağlamında AKP-MHP iktidarı ile mücadeleye “karşı çıkmak” …

Her iki tutum da aynı statükoculuğun farklı gözüken ama aynı sonuca hizmet eden türevleridirler. Farklı yönlerden uzanıp aynı el frenine asılmaktadırlar.

Kürt özgürlük hareketi ve Türkiye sosyalist hareketi, bu ayrım çizgilerini kışkırtan kesimlere karşı tetikte olmalıdır.Çünkü hem sosyalizmin hem de barışın ve demokratik toplumun yolu Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin mücadele birliğinden geçmektedir.


[1] https://t24.com.tr/politika/dem-parti-heyeti-ile-selahattin-demirtas-in-gorusmesi-basladi,1209380
[2] https://en.wikipedia.org/wiki/Vae_victis
[3] https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/
[4] https://t24.com.tr/politika/dem-parti-heyeti-ile-selahattin-demirtas-in-gorusmesi-basladi,1209380
[5] https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/
[6] https://www.demparti.org.tr/tr/omer-ocalan-imrali-da-sayin-abdullah-ocalan-ile-gorustu/20641/
[7] https://ilketv.com.tr/leninden-sirri-sureyyaya-ayni-ithamin-izinde/

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.