• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Suriyeli hak savunucusu Taha El Gazi: ‘BM salonlarındaki sözler yaşama değmedikçe hissedilmez’

Suriyeli hak savunucusu Taha El Gazi: ‘BM salonlarındaki sözler yaşama değmedikçe hissedilmez’

Suriyeli hak savunucusu Taha Gazi İlke TV’nin sorularını yanıtladı. Gazi “Suriyeliler uluslararası toplantı salonlarında yapılan hiçbir açıklamanın etkisini, bu açıklamalar kendi şehrine veya köyüne ulaşan somut bir projeye dönüşmediği sürece hissedemez” diye konuştu.

Suriyeli hak savunucusu Taha El Gazi: ‘BM salonlarındaki sözler yaşama değmedikçe hissedilmez’
  • Yayınlanma: 28 Eylül 2026 23:58
  • Güncellenme: 28 Eylül 2026 17:57

İç savaşın izleri, deprem, göç, kalkınma arayışları ve akaryakıt protestolarının aynasında Suriye geleceğini arıyor. Yeni anayasa, entegrasyon süreci ve demokratik seçim ihtiyacı da önemli bir gündem. Hak odaklı çalışmalarını bir süredir Suriye’de devam ettiren insan hakları savunucu Taha El Gazi sorularımızı yanıtladı.

BM zirvesinin Suriye üzerindeki yansımalarına da değinen El Gazi, “Elektriğe, suya veya sağlık hizmetlerine erişimi olmayan bir bölgede yaşayan Suriyeli vatandaşlar, uluslararası toplantı salonlarında yapılan hiçbir açıklamanın etkisini, bu açıklamalar kendi şehrine veya köyüne ulaşan somut bir projeye dönüşmediği sürece hissedemez” diyor.

Öncelikle geçmiş olsun. Şanlıurfa Pınarbaşı merkezli yaşanan son deprem Suriye sınır kentlerini de etkiledi. Deprem ve afetlerle ilgili hangi çalışmalara ihtiyaç var?

Suriye’nin sınır bölgelerinde hissedilen deprem bize şunu hatırlattı: Deprem riski, siyasi sınırlar tanımayan ortak ve bölgesel bir gerçeklik. Suriye’yi de etkileyen 6 Şubat depremlerinin yol açtığı ağır yıkım ve insani kayıplar hafızalarda. Son depremden Suriye’deki şehirlerin etkilenme düzeyine ilişkin kesin bir değerlendirme yapabilmek için kapsamlı teknik incelemelere ihtiyaç var. Sınır hattındaki yerleşimlerin aynı sismik sistem içerisinde bulunması, Türkiye ile Suriye arasında afet yönetimi, erken uyarı, bilgi paylaşımı ve acil müdahale alanlarında kurumsal iş birliğinin önemini ortaya koymakta. Suriye’de yeniden imar süreci, geçmişteki yapılaşma biçimlerinin basit tekrarı olmamalı. Şehir planlamasından yapı denetimine, zemin etütlerinden yapı malzemelerinin kalitesine, altyapı sistemlerinden hastane ve okulların güvenliğine kadar bütüncül bir dayanıklılık anlayışı gerek. 6 Şubat’ın acı tecrübesinden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri de şudur: Afet olduktan sonra müdahale etmek kadar, afet gerçekleşmeden önce hayat kurtaracak sistemleri kurmak da devletin temel görevidir.

ABD’de gerçekleşen BM zirvesinin Suriye’ye yansımaları ne oldu? İç savaştan çıkmış ülke, çoğunlukla yoksul olan toplum, iç ve dış göç insanları BM’den ne bekledi, ne buldu?

Suriyeliler, BM’nin son zirvesine yalnızca siyasi açıklamalar ve diplomatik mesajlarla sınırlı olmayan beklentilerle girdiler. Suriyeli vatandaşın görmek istediği şey, günlük hayatında somut karşılığı olan sonuçlardır: güvenlik ve istikrar, istihdam yaratabilecek işleyen bir ekonomi, yeniden işler hâle gelen altyapı, yerinden edilmiş kişilerin ve mültecilerin güvenli ve onurlu biçimde geri dönüşü ve insanın onurlu bir yaşam sürmesini sağlayacak temel hizmetler. Uluslararası toplumun Suriye’nin toparlanma ve yeniden imar sürecine yönelik ilgisi önemli. Ancak elektriğe, suya veya sağlık hizmetlerine erişimi olmayan bir bölgede yaşayan Suriyeli vatandaşlar, uluslararası toplantı salonlarında yapılan hiçbir açıklamanın etkisini, bu açıklamalar kendi şehrine veya köyüne ulaşan somut bir projeye dönüşmediği sürece hissedemez. Uluslararası toplumun Suriye’yi yönetmesi değil, Suriyelilerin kendi kurumlarını, ekonomilerini ve kamu hizmetlerini yeniden inşa etmelerine ve zaman içerisinde kendi kendilerine yeterli hâle gelmelerine destek olması gerekir. Bölgesel barış açısından da Suriye’nin istikrarını bölgenin genel istikrarından ayrı düşünmek mümkün değildir.

BM verilerine göre Suriye’de hâlen yaklaşık 5,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Yaklaşık 15,6 milyon kişinin insani yardıma ihtiyacı var. Son dönemde önemli sayıda mültecinin geri dönmüş olması da yeni dönemin ortaya çıkardığı imkânlardan biri. Gelinen aşamada erken toparlanma projelerinin desteklenmesi, altyapının yeniden işler hâle getirilmesi, geri dönenleri kabul eden yerel toplulukların desteklenmesi, istihdam yaratılması, mayınların ve savaş kalıntılarının temizlenmesi ve kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi gerekir. Milyonlarca Suriyelinin, onları ekonomik ve sosyal açıdan karşılayabilecek kapasite henüz oluşturulmadan geri dönmesi, geri dönüşün kendisini yeni bir ekonomik ve toplumsal baskı kaynağı hâline getirebilir. Bu nedenle geri dönüş politikası yalnızca “Kaç kişi döndü?” sorusuyla değil, “Dönen insanlar nasıl bir hayat buldu?” sorusuyla değerlendirilmelidir.

‘Barışçıl protesto temel haktır’

Akaryakıt zamları nedeniyle Suriye’de protesto gösterileri yaşandı. Halk ne istiyor, sosyoekonomik gidişat ne durumda?

Eylül 2026’da yaşanan akaryakıt fiyatlarına yönelik protestolar, ekonomik ve toplumsal baskının ifadesi olarak değerlendirilebilir. Protestolar tek bir bölgeyle veya toplumsal grupla sınırlı kalmadı. Halep, İdlib, Hama, Rakka, Deyrizor, Haseke, Dera gibi farklı vilayet ve bölgelerde protestolar oldu. Gösterilere şoförler, işçiler, ekonomik faaliyet yürüten çeşitli kesimler, ulaşım ile hizmet maliyetlerindeki artıştan doğrudan etkilenen vatandaşlar katıldı. Ben barışçıl protestoları vatandaşın temel haklarından biri olarak görüyorum. Devletin sorumluluğu ise bu protestoları yalnızca yönetmek veya kontrol etmek değil, aynı zamanda vatandaşın dile getirdiği talepleri dinlemek ve bu taleplerin altında yatan ekonomik ve sosyal nedenlere yoğunlaşmaktır. Bununla birlikte, barışçıl protesto hakkı ile yolların kapatılması veya kamu ve özel mülklere zarar verilmesi arasında bir ayrım var. Kanımca devlet vatandaşların ifade ve protesto hakkını korumalı; vatandaşlar da toplumsal barışı ve kamu yararını gözetmeli. Hükümet, akaryakıt fiyatlarındaki artışın ithalat maliyetlerindeki yükseliş ve Banyas Rafinerisi’ndeki bakım çalışmalarıyla bağlantılı olduğunu açıkladı. Ardından ısınma, tarım ve sanayi sektörlerinde kullanılmak üzere daha düşük fiyatlı dizel yakıt teminine yönelik tedbirler alındı. Bana göre burada asıl önemli mesele, her ekonomik reformun eş zamanlı olarak sosyal koruma mekanizmalarıyla desteklenmesidir. Uzun yıllar süren bir savaşın ardından hâlâ nüfusun önemli bir bölümünün yoksullukla mücadele ettiği Suriye’de, ekonomik dönüşümün maliyetinin yalnızca vatandaşın omuzlarına yüklenmesi sürdürülebilir değil.

Yaz aylarında da Zenobia fabrikası grevi yaşanmıştı. Suriye’de çalışma koşulları, ücretler ve sendika girişimleri açısından durum nedir?
Yeni bir ekonomi, işçinin sistem içerisindeki en zayıf halka olarak kabul edilmesi üzerine inşa edilemez. Suriyeli işçinin adil bir ücrete, güvenli çalışma koşullarına, sosyal güvencelere, sömürüye karşı korumaya ve sendikal faaliyet ile toplu pazarlık için hukuki alanlara ihtiyacı var. Zenobia şirketinde yaşanan grev bu açıdan önemlidir. Grev, ücret artışıyla iş güvenliği ve sağlık hizmetlerine ilişkin koşulların iyileştirilmesini içeren bir anlaşmayla sona erdi. Güçlü bir sendika devletin rakibi değildir. Aynı şekilde güçlü bir devlet de sendikalardan çekinen bir devlet olmamalıdır.

‘Öncelik kurumsal kapasitenin artması’

Bu süreçte sermaye alanında bazı fuarlar gündeme geldi; NASTEX ve IMAR 2026 sanayi ve ticaret fuarları örneğin. Suriye’de yatırım ve istihdam açısından nasıl bir hareketlenme var?

NASTEX 2026 Fuarı’na 25’ten fazla ülkeden 300’ün üzerinde katılımcının, IMAR 2026 Fuarı’na ise 23 ülkeden 270’ten fazla şirketin katılması, Suriye’nin yeniden imar sürecine ve ekonomik geleceğine yönelik uluslararası ilgiyi gösteriyor. Fakat uluslararası yatırımcı yalnızca kârlı proje aramaz. Aynı zamanda istikrarlı bir devlet, açık ve öngörülebilir bir hukuk sistemi, güven duyabileceği bir yargı mekanizması, işleyen bir bankacılık sistemi, mülkiyet güvencesi, şeffaf gümrük ve idari prosedürler ve güvenli bir yatırım ortamı arar. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl mesele yalnızca yatırımcı çekmek değil, yatırımcı ile devlet arasında güven tesis etmektir. Bana göre Suriye’nin “yatırım fırsatları” anlayışından, bu fırsatları gerçek projelere dönüştürebilecek ve yatırımı koruyabilecek kurumsal kapasite anlayışına geçmesi gerekiyor.

Sınır kapılarının açılması nasıl bir öneme sahip?

Sınır kapılarının açılması yalnızca ticari bir mesele değildir; Suriye’nin bölgesel çevresiyle yeniden bütünleşmesinin de bir parçasıdır. Örneğin Suriye-Türkiye ticari ilişkilerinde önemli bir hareketlilik yaşanmakta; sınır kapılarının geliştirilmesi ve kamyonlar ile ticari malların hareketinin kolaylaştırılması yönünde resmî çalışmalar yürütülmekte. Kilis sınır kapısından 2026 yılının ilk sekiz ayında 46 binden fazla ticari kamyon ve 1,2 milyondan fazla yolcu geçişi var. Bu rakamlar mevcut ekonomik potansiyelin büyüklüğü hakkında önemli bir fikir veriyor. Ancak hedef yalnızca sınır kapılarını açmak olmamalı. Sınırların ticaret, yatırım, üretim, bilimsel iş birliği, turizm ve insani ilişkiler açısından işleyen koridorlara dönüşmesi gerekiyor. Suriye’nin coğrafi konumunun, savaş yıllarında bir yük hâline gelen özelliklerinin aksine, barış döneminde önemli bir ekonomik avantaja dönüşebileceğine inanıyorum. Bunun için Türkiye, Irak, Ürdün, Lübnan, Körfez ülkeleri ve Avrupa ile kapsamlı ekonomik ilişkiler ağı oluşturulması gerekmekte.

Geri dönenlerin yüzde 80’i işsiz

Nitelikli işgücü açığı nedeniyle yurt dışında çalışanlara ya da mültecilere ülkeye geri dönüş çağrısı yapılıyor. Mevcut ortam buna ne kadar uygun?

Yeniden imar yalnızca çimento ve demirden ibaret değildir. Suriye’nin önümüzdeki dönemde sahip olduğu en önemli kaynaklardan biri insan kaynağıdır. Türkiye, Lübnan, Ürdün, Avrupa ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere farklı ülkelerde yaşayan milyonlarca Suriyeli bulunuyor. Bunların arasında doktorlar, mühendisler, öğretmenler, teknisyenler, iş insanları ve nitelikli işçiler bulunmakta. Ancak bu insanların geri dönüşü yalnızca duygusal bir çağrı üzerinden ele alınamaz. Eğer bir doktorun, mühendisin veya öğretmenin Suriye’ye dönmesini istiyorsak, ona mesleki çalışma ortamı, makul bir gelir, hukuki güvence ve mesleki gelişim imkânı sunmamız gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Suriye’ye geri dönenler üzerine yaptığı bir araştırmaya göre, araştırmaya katılanların yüzde 80’inden fazlası araştırmanın yapıldığı dönemde işsizdi. Bu durum, geçmişte mesleki deneyime sahip kişilerin ülkeye dönmesinin, ekonomik hayata otomatik olarak ve kendiliğinden entegre olacağı anlamına gelmediğini gösteriyor. Bu nedenle Suriye içinde ve dışında bulunan nitelikli insan kaynağından yararlanabilecek ulusal bir sistemin kurulması, bu sistemin yeniden imar, eğitim, sağlık, sanayi ve kamu yönetimi projeleriyle ilişkilendirilmesi gerekiyor.

Suriye’de hala çadır bölgelerinde yaşayan iç göçmenler bulunuyor. Bir de dışardaki mültecilerin dönüşü gündemde. Bu bakımdan verili durum nedir?

Yerinden edilmiş kişiler meselesini yalnızca insani bir mesele olarak değil, aynı zamanda ulusal, hukuki ve kalkınmayla ilgili bir mesele olarak görüyorum. Bir insanın evine dönmesi, yalnızca onu bir kamptan alıp köyüne veya şehrine götürmek anlamına gelmez. Gerçek anlamda geri dönüş; kişinin yaşanabilir bir eve, çocukları için bir okula, sağlık merkezine, su ve elektriğe, çalışma imkânına ve haklarını güvence altına alan hukuki belgelere sahip olması anlamına gelir. BM ve BMMYK Suriye’de milyonlarca kişinin ülke içinde yerinden edilmiş durumda bulunduğuna dikkat çekiyor. Burada Suriye devleti ile uluslararası toplumun ortak bir sorumluluğu bulunmakta. Biz gönüllü, güvenli, onurlu ve sürdürülebilir bir geri dönüş istiyoruz; yalnızca geri dönenlerin sayısını artırmayı ve yeni istatistikler oluşturmayı değil. Aynı zamanda aşamalı olarak kamp yönetimi anlayışından, yerinden edilmenin nedenlerini ortadan kaldırmaya ve yerel toplulukları yeniden inşa etmeye dayalı bir yaklaşıma geçmemiz gerektiğine inanıyorum.
Öte yandan dışişleri, içişleri, sosyal işler ve çalışma, yükseköğretim, ekonomi ve ilgili diğer kurumlar arasında koordinasyon sağlayacak kapsamlı bir ulusal diaspora, geri dönüş ve göç politikasına ihtiyaç var. Benim tercih ettiğim yaklaşım, öncelikle açık ve kurumsal bir sistem oluşturulmasıdır. Suriye dışında yaşayan bir Suriyelinin bugün ülkesine dönmemiş olsa dahi vatanıyla olan bağını nasıl koruyacağımız sorusu da bu çerçevenin önemli bir parçasıdır. Eğer tek bir kurum veya uzmanlaşmış ulusal bir yapı bu dosyaları etkin biçimde koordine edebilecekse, asıl mesele budur.

‘Suriye tek bir toplum değil’

Suriye’de Kürt güçlerinin siyasi entegrasyonu için neler söylersiniz? Suriye’nin yeniden inşasında Kürt, Alevi, Hristiyan ve diğer haklar bakımından nasıl bir geçiş süreci olabilir?

Bu meseleye temel bir ilke üzerinden yaklaşıyorum: Suriye tek bir devlettir ancak devletin ve ülkenin birliği, toplumsal çeşitliliğin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Suriyeli Kürtler Suriye toplumunun asli unsurlarından biridir. Aynı şekilde Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Asuriler, Çerkesler ve diğer toplumsal unsurlar da Suriye toplumunun asli parçalarıdır.

Bu doğrultuda atılan adımlardan biri, Kürtçenin 2026-2027 eğitim-öğretim yılından itibaren, Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan karar ve talimatlar çerçevesinde, haftada üç ders saati olmak üzere seçmeli ders olarak resmî eğitim sistemine dâhil edilmesidir. Ancak bana göre mesele yalnızca Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesinden ibaret değildir. İhtiyacımız olan şey, vatandaşların kendi dilinden, kültüründen veya toplumsal özelliklerinden vazgeçmesinin beklenmediği; aynı zamanda kendisini eşit ve tam bir Suriyeli olarak hissedebilmesidir. Bir eğitimci olarak müfredatlarına Suriye’yi olduğu gibi yansıtması gerektiğine inanıyorum: Suriye tek tip bir toplum değil, çeşitliliğe sahip bir ülkedir. Çözüm ne farklılıkları ortadan kaldırmakta ne de bu farklılıkları birbirinden kopuk adalara dönüştürmektedir.

‘Geçiş süreci süresiz bir sürece dönüşmemeli’

Yeni Anayasa ihtiyacı ve demokratik genel seçimler açısından durum nedir?

Bana göre bu konu geçiş döneminin en hassas meselelerinden birisi. Bütün Suriyelileri temsil eden, vatandaşlık, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ilkelerini esas alan yeni bir Anayasaya ihtiyacı var. Seçimler insanların sadece sandığa gittiği bir günden ibaret olmamalı. Gerçek anlamda demokratik ve güvenilir bir seçim için açık bir seçim yasası, güvenilir bir nüfus ve seçmen kayıt sistemi, ülke içinde ve dışında yaşayan Suriyelilerin katılım imkânı, siyasi rekabete izin veren bir ortam ve seçim sürecini koruyabilecek kurumsal mekanizmalar gerekiyor. Mevcut geçiş dönemi “Halk Meclisi”nin görev süresi 30 ay olarak belirledi. Yeni bir anayasa taslağı hazırlamak üzere bir komisyon oluşturuldu. Geçiş dönemi ucu açık ve süresiz bir döneme dönüşmemeli. Ancak aynı zamanda anayasal ve seçim süreçlerinin gerekli temel koşulları oluşmadan aceleye getirilmemesi de gerekir.

Meşruiyet yalnızca sandığa mümkün olduğunca hızlı gitmekle ölçülmez. Asıl mesele, Suriye vatandaşlarının özgürce oy kullanabilmesi, oyunun diğer vatandaşların oylarıyla eşit değerde olması ve siyasi sürecin sonucunda ortaya çıkacak kurumların bütün Suriyelilere ait olduğuna güvenebilmesidir. Sonuç olarak Suriye’nin yalnızca yeni bir seçime veya yeni bir anayasaya değil, aynı zamanda vatandaş ile devlet arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayacak yeni bir ulusal sözleşmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu sözleşme, vatandaşın ilk kez devletin kendisine ait olduğunu; siyasi, etnik, dinî veya kültürel farklılıklarının vatandaşlık statüsünü azaltmadığını hissetmesini sağlamalıdır.

Suriye’nin önündeki temel mesele, savaşın yıktığı binaları yeniden yapmakla sınırlı değildir. Ben Suriye’nin geleceğini, farklılıkların ortadan kaldırıldığı bir toplumsal modelde değil; farklılıkların eşit vatandaşlık temelinde bir arada yaşayabildiği güçlü bir devlet düzeninde görüyorum. Arap, Kürt, Türkmen, Süryani, Asuri, Çerkes ve diğer bütün toplumsal unsurların kendi kimliklerini korurken aynı siyasal ve hukuki çatının eşit vatandaşları olabilmesi, yeni Suriye’nin temel dayanaklarından biri olmalıdır. Devletin gücü, toplumun farklılıklarını bastırmasından değil, bu farklılıkları adalet ve hukuk içerisinde bir arada tutabilme kapasitesinden kaynaklanmalıdır. Eğer bunu başarabilirsek, savaşın yıktığı ülkeyi yalnızca yeniden inşa etmiş olmayacağız; aynı zamanda Suriyelilerin kendilerini eşit, güvende ve bu ülkenin gerçek sahibi olarak hissedebilecekleri yeni bir devlet anlayışının temellerini atmış olacağız.