Bu ülkede kadın olmak, bazen bir eksilme haberini beklemek gibi.
Bazen gece yarısı çalan telefonun sesine irkilmek.
Bazen “yaşamak istiyoruz” demenin bile politik olduğu bir yerde nefes almaya çalışmak.
2026’da Türkiye’de kadın olmak hâlâ mücadele demek.
Ve bu mücadele yalnızca erkek şiddetine karşı değil; eşitsizliği yeniden üreten bir sisteme karşı.
Bir Alevi kadın olarak bu mücadeleyi iki katmanlı yaşıyorum.
Hem kadın olduğum için eşitlik istiyorum.
Hem Alevi olduğum için eşit yurttaşlık.
Alevilikte “can” kavramı vardır. Ama yalnızca insan için değil. Yerdeki karıncadan gökteki turnaya kadar her canlı için eşitlik demek bu. Bu öğretide hiyerarşi reddedilir. Cem meydanında kadın ve erkek cemal cemale gelir. Eşitliğin, bir olma hâlinin en güzel sembollerindendir bu hâl. O nedenle de tarih boyu hedef alınmış, değiştirilmeye çalışılmıştır. Maalesef çoğu ölçüde tahribata uğradığı noktalar da var ama o başka bir yazının konusu olarak kalsın şimdilik.
Fakat semboller tek başına yetmez.
Hayatın içinde eşit değilsek, öğretinin gücü eksik kalır.
Alevi kurumlarında kadın temsiliyeti hâlâ sınırlı. Yönetimlerde erkek çoğunluğu sürüyor. Kadınlar emeği taşıyor, yolu yürütüyor, dayanışmayı büyütüyor; ama karar mekanizmalarında aynı ağırlıkta değiller. Eğer “yol kadındır” diyorsak, bu söz cem meydanından yönetim kurullarına kadar hayat bulmalı. İç eleştiri inancı zayıflatmaz; inancı hayata yaklaştırır. Bu anlayışla özümüzü dara çekmeye her zaman rıza göstermeliyiz. Kadınların yılları, yolları, sınırları aşan mücadelesi kazanımları beraberinde getiriyor ve bu durum, umudun diri olmasının en temel dayanak noktası; onun hakkını tabii ki teslim etmek gerekir.
Devlet politikaları ise eşitsizliği başka bir düzlemde büyütüyor.
Bugün inanç alanını düzenleyen Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünni İslam merkezli yapısıyla kamusal alanı belirliyor. Yıllardır verilen fetvalar ve yapılan açıklamalar, kadının yaşamına sınır çizen, rol tarif eden bir dili ve anlayışı besledi. Oysa devletin görevi kadına nasıl yaşayacağını söylemek değildir. Devletin görevi kadını korumaktır. Onun yaşam hakkını, beden bütünlüğünü, özgürlüğünü, eşitliğini güvence altına almaktır.
Alevilik ise hâlâ eşit yurttaşlık temelinde tanınmıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Aleviliği bir inanç olarak değil, kültürel bir unsur olarak ele alan bir çerçeve yeniden yapılandırıldı.
Cemevlerinin hukuki statüsünün tanınmaması yalnızca sembolik bir mesele değil; eşit yurttaşlığın açık bir ihlali. Tanınmamak, görünmez kılınmanın kurumsallaşması demek. Ve görünmez kılınan her kimlikte ilk kırılan kadınlardır.
Çünkü inkâr siyaseti ile patriyarka aynı mantıkla çalışır: Tanımlayan merkezde kalır, tanımlanan ise edilgenleştirilir. Alevilik “kültürel unsur” olarak tanımlanırken öznesi elinden alınır; kadın “aile” içinde tanımlanırken kamusal özne olmaktan çıkarılır.
Tanımlanmak, ama özne olamamak… Patriyarka ile inkârın kesiştiği yer tam da burasıdır.
Kadınlar için bunun anlamı açık:
İnanç alanında eşit tanınmamak, kamusal alanda tam görünür olamamak demektir. Cemevleri yalnızca ibadet mekânı değildir; yaşam alanıdır, dayanışma alanıdır. Hukuki eşitsizlik, kadınların kamusal sözünü de daraltır. Öte yandan bu kurumlar aracılığıyla tanınmayan ama tanımlanan Alevilik inancı, bilinçli bir politika olarak özünden koparılıyor. Özden kopan inançla kadının inançtaki, toplumdaki, hayattaki, ailedeki yeri de yeniden tanımlanıyor.
Eğitim alanında zorunlu din dersleri sürüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen bir dönüşüm gerçekleşmedi. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile dinî referansların güçlendirilmesi, laik ve bilimsel eğitimin zeminini neredeyse yok etmeye varıyor. Bu daralma en çok kız çocuklarını etkiliyor. Eğitimden kopuş, ekonomik bağımlılık, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi, şiddet döngüsü… Zincir böyle başlıyor.
Anadil meselesine gelince…
Kürtçe, Zazaca (Kırmancki), Arapça konuşan Alevi kadınlar dili taşıyan hafızadır. Anadilde eğitim hakkının tanınmaması yalnızca pedagojik bir eksiklik değil; kültürel aktarımın zayıflatılmasıdır. Kadın, dilini kamusal alanda konuşamazsa kendini kamusal alanda tam ifade edemez. Kadın dili taşıyamazsa hafıza zayıflar. Hafıza zayıflarsa kimlik savunmasız kalır. Dil susturulduğunda kadın da susturulur.
“Aile Yılı” söylemi ise kadını yeniden aile içine tanımlar. Geleneksel olanın, “normal” denenin dışında kalan cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleriniyse tamamen yok sayar. Oysa devletin görevi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen sınırlar çizmek değil; öncelikle yaşam hakkını ve temel insan haklarını korumaktır. Kadın istihdam oranındaki düşüklük, bakım yükünün büyük ölçüde kadınların omuzlarında olması, sosyal hayatta var olamama, toplumsal cinsiyet rollerinin dayatılması, şiddetin her türlüsünün yeniden yeniden üretilmesine olanak sağlıyor…
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı bu ülkenin kadınlarına verilmiş ağır bir mesajdı. 6284 sayılı kanunun uygulanmasındaki eksiklikler, cezasızlık algısı, erkek şiddetini cesaretlendiren bir ortam yaratıyor. Bir günde 5 kadının öldürüldüğü haberini paylaşmak zorunda kaldığımız ülkemizde şiddet münferit değil; sistematik bir sorundur.
Bir de hafıza var.
Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a tarihler boyu uzanan katliamlar silsilesi… Bu yazıyı yazarken Sivas’ta katledilen 33 can’dan biri olan 22 yaşındaki halk ozanı Hasret Gültekin’in ardından yıllarca adalet arayan hayat arkadaşı Yeter Gültekin’in hakka yürüdüğünü öğrendim. Babasını hiç göremeyen oğlu Roni’yi büyütürken adalet mücadelesinden hiç vazgeçmeyerek, zulme boyun eğmeyerek bir sembol hâline geldi Yeter abla… Yeter Gültekin’in direnci yalnızca bir eşin yasını değil; bir toplumun vicdanını temsil etti, bir toplumun hafızasını diri tuttu.
O, Hasret’ine kavuştu; mücadelesi ve göz nuru Roni bize emanet kaldı… Devr-i daim olsun…
Kadınlar yas tuttu.
Ama susmadı.
Hakikat dedi.
Adalet dedi.
Bir yandan da bölgesel savaşlar. Suriye’de Alevilere, Kürtlere, Dürzilere yönelik katliama varan saldırılar, çatışmalı bölgelerde kadınların yaşadığı türlü türlü şiddet… Tarih boyunca savaş ganimeti olarak görülen kadınların yaşadığı acıları daha da katmerli hâle getiriyor. Militarizm güçlendikçe kadınların hayatı daha kırılgan hâle geliyor. Kadınların sesine yine en önce, en güçlü sesi kadınlar veriyor. Tecrübeyle sınanan bazı gerçekler var ki keşke hiç olmasa ama burada da yaşayarak gördük: Kadın kadının yurdu olmaya devam ediyor, hem de tüm sınırlara rağmen. Yolları ve sınırları inancı, direnci, cesaretiyle aşarak…
Ve en zor zamanlarda bile geri çekilmeyerek…
Kadınların yükselen sesi bize şunu gösterdi: Haklar mücadeleyle kazanılır. Dayanışmayla korunur.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla yan yana durmak.
Alevi, Sünni, Hristiyan, Kürt, Türk, Ermeni, Çerkez, Süryani…
İşçi, memur, ev kadını, akademisyen, yerli, göçmen…
Kimliklerimizi silmeden ama birbirimizi yalnız bırakmadan.
Kadın özgürlüğü için.
Şiddetsiz bir yaşam için.
Eşit yurttaşlık için.
İnanç özgürlüğü için.
Laiklik için.
Barış ve demokrasi için…
8 Mart’ı bu yüzden bir kutlama değil, bir söz yenileme günü olarak karşılıyoruz.
İnancımızı eşitlikten, hafızamızı adaletten, mücadelemizi dayanışmadan ayırmadan…
Cem meydanından kamusal hayata, evden sokağa, geçmişten yarına uzanan o yolu birlikte yürümeye devam ederek.
Çünkü biz biliyoruz:
Yol uzun olabilir, ama kadın yürürse yol olur.
Dilek Odabaş’ın bu yazısı Jineps Gazetesi’nde yayımlanmıştır.




