Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki Onur Ödülü’ne layık görülen oyuncu ve Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü Öğretim Görevlisi Tilbe Saran, sanatın barış ve toplumsal yüzleşmedeki rolünü değerlendirdi. ANF’ye konuşan Tilbe Saran, sanatın doğrudan önyargıları ortadan kaldırmaktan çok, insanları başkalarının deneyimleriyle karşılaştırarak yerleşik kabulleri sorgulatabileceğini söyledi.
Sanatın özellikle tiyatro, sinema ve edebiyat aracılığıyla kişiyi alışık olmadığı hayatların içine taşıyabildiğini belirten Saran, bu alanların önyargılarla mücadelede güçlü bir imkana sahip olduğunu ifade etti. Saran, Augusto Boal’in Forum Tiyatro tekniğini de bu açıdan etkili yöntemlerden biri olarak gösterdi.

‘Seyirci kendini ötekinin perspektifinden bakarken bulabilir’
Tilbe Saran, şu değerlendirmeleri yaptı:
“Bir insan veya bir durum hakkında sahip olduğumuz ön yargı, çoğu zaman onu bir ‘kategori’ olarak görmemizden kaynaklanır. Oysa sanat, kategorinin arkasındaki bireyi görünür kılar. Örneğin ‘göçmen’, ‘mahkum’, ‘yaşlı’, ‘engelli’ gibi bir kimlik, sahnede belirli bir insanın hikayesine dönüştüğünde algı değişebilir. Çünkü empati kurarız. Ve tabii sanat, alışılmış bakış açısını bozar. ‘Doğru’ kabul ettiğimiz şeyi tersyüz edebilir. Seyirci, kendisini yüzde yüz haklı gördüğü bir konuda bir anda kendini ‘öteki’nin perspektifinden bakarken bulabilir.
Bir konuda bilgi vermek ile deneyim yaşatmak arasında önemli bir fark vardır. Bir ön yargının yanlış olduğunu anlatmak başka, seyircinin o ön yargıyla yüzleşmesini duygusal olarak yaşatmak başkadır. Duygusal deneyim değişim yaratır.
Üstelik bu ‘simülasyon’u güvenli bir alanda oluşturur. Sanat, gerçek hayatta karşılaşılması zor olan kişi ve durumlarla seyirciyi kontrollü bir ortamda karşılaştırabilir. Bu nedenle tiyatro, sinema ve edebiyat bir tür ‘toplumsal prova alanı’ gibi düşünülebilir. Böylece en azından ön yargının kendisini görünür kılar. Seyirciyi aynaya baktırır.”
‘Sanat yüzleşme için gereken zamanı kısaltabilir’
Toplumsal acılarla yüzleşebilmek için kimi zaman belirli bir mesafeye ve zamana ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Tilbe Saran, sanatın bu mesafeyi beklemeden yüzleşme imkanı yaratabileceğini belirtti.
Tilbe Saran’ın değerlendirmesi, özellikle savaş ve çatışmanın kadınlar üzerindeki sonuçlarına ilişkin bölümde daha da belirginleşti. Çatışmanın çoğunlukla cephedeki silahlı mücadele üzerinden anlatıldığını belirten Saran, kadınların gündelik yaşamda taşıdığı yüklerin bu anlatının dışında bırakıldığını söyledi.
‘Kadınların sesi, şiddetin görünmeyen sonuçlarını görünür kılabilir’
Kadınların deneyimlerinin savaşın nasıl ele alınması gerektiğine dair soruyu değiştirebileceğini ifade eden Tilbe Saran, yerinden edilme, bakım emeğinin artması, yoksulluk ve cinsel şiddet gibi sonuçların da savaşın bir parçası olduğunu vurguladı.

“Kadınların sesi, şiddetin görünmeyen sonuçlarını görünür kılabilir. Savaş ve çatışma çoğu zaman cephedeki silahlı çatışma üzerinden anlatılıyor. Oysa kadınlar; yerinden edilme, bakım emeğinin artması, yoksulluk, cinsel şiddet, ailelerin parçalanması ve gündelik hayatın sürdürülememesi, en basitinden karın doyurmak gibi sonuçlarla da karşılaşır.
Kadınların deneyimi, ‘Savaş ne zaman biter?’ sorusunu ‘Savaşın toplumsal ve insani sonuçları ne zaman sona erer?’ sorusuna genişletebilir. O zaman ‘güvenlik’ kavramı yeniden tanımlayabilir. Militarist yaklaşım güvenliği sınır, devlet, ordu ve silahlara indirgerken kadınların sesi, ‘Bir insan evinde, bedeninde, mahallesinde ve çevresinde güvende değilse gerçekten güvende midir?’ diye sorar. Bu da ‘ulusal güvenlik’ten ‘insan güvenliği’ne doğru bakışta bir perspektif değişimi önerisidir. Ayrıca ‘gücü’ yeniden tarif edebilir.
Eril dünyada güç, çoğu zaman üstün gelmek, kontrol etmek ve karşı tarafı yenmek anlamına gelirken kadın dilinde güç; ‘birlikte yapabilme’, müzakere edebilme, dayanışma kurabilme ve dönüştürebilme kapasitesine dönüşür.
Yani ‘Kim kazanacak?’ yerine ‘Nasıl birlikte yaşayacağız?’ sorusunu öne çıkarabilir.”
‘Silahların susması henüz barış değil’
Tilbe Saran, kadınların çatışma deneyimlerinden hareketle barışın yalnızca silahların susmasıyla tanımlanamayacağını söyledi. Barışın kurulabilmesi için adalet, eşitlik, onarım, hafıza ve birlikte yaşama iradesinin de gerekli olduğunu belirten Saran, sanatın ise tarafları birbirinin hikayesiyle karşılaştırarak bu sürece katkı sunabileceğini ifade etti.
“Silahların susması henüz barış değildir. Barış; adalet, eşitlik, onarım, hafıza ve birlikte yaşama kapasitesi gerektirir. Kadınların çatışma sonrası yaşam deneyimleri, barışın gündelik hayatta kurulması gereken bir süreç olduğunu görünür kılabilir.
Dil değişir: ‘Öteki’ ile ilişki kurma biçimini değiştirebilir. Karşı tarafı sıklıkla düşman, tehdit veya düşürülmesi gereken bir figür haline getirmişken feminist bir bakış, karşı tarafın insanlığını yeniden görünür kılmaya çalışabilir. Bu, çatışmayı inkâr etmek değil; çatışmanın taraflarını insanlıktan çıkarmadan çözüm yollarını birlikte örmek demektir.”
Tiyatronun bu karşılaşmayı kurmak için özel bir alan sunduğunu belirten Tilbe Saran, soyut biçimde öteki olarak tarif edilen kişilerin sahnede bir beden ve hikayeye dönüşmesinin algıyı değiştirebileceğini söyledi.
“Burada tiyatronun, sinemanın çok özel bir imkanı var. Tiyatro, ‘öteki’ni soyut bir kavram olmaktan çıkarıp bir beden, bir ses, bir hikaye haline getirebilir. Bir savaş hakkında konuşmak başka şeydir, savaşta oğlunu kaybetmiş bir kadının karşısında oturmak başka. Bir mülteciyi ‘göçmen’ olarak tanımlamak başka, onun hikayesini dinlemek başka. ‘Düşman’ demek başka, düşmanın annesini, kızını, kardeşini sahnede görmek başka. Ezcümle tiyatro, barış dilini yalnızca sözcükler üzerinden değil, karşılaşma üzerinden kurabilir.”
‘Böylesi bir toplum mühendisliğini tek bir araçla yönetmek mümkün değil’
Tilbe Saran’a göre bu karşılaşma yalnızca savaş ve çatışma bağlamında değil, toplumdaki farklı güç ilişkilerinde de dönüştürücü olabilir. Birbirini dinlemeye zorlanan insanların deneyiminin, uzlaşının mümkün olduğuna dair bir toplumsal hafıza yaratabileceğini belirten Saran, tiyatronun seyirciyi yalnızca barışı izleyen değil, barışın kurulmasına tanıklık eden bir konuma taşıyabileceğini ifade etti.
“Birbirini düşman olarak görmeye koşullandırılmış iki insanı aynı sahnede, birbirlerinin hikayesini dinlemek zorunda bırakırsak ne olur? Her türlü çatışmada karşısındakini ‘duymak’ kendinin de ‘duyulduğunu’ bilmek çok önemli. Ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, işçi-patron, devlet-birey…Dolayısıyla birbirini dinleyen ‘düşmanlar’ı izlemek, birlikte çözüm üretme çabalarına tanıklık etmek, anlaşmazlıkların uzlaşmaya dönebileceği ve bunun da karşılıklı olabileceğinin içselleşmesini sağlar.
Ve belki daha da önemlisi: Barışı anlatan bir tiyatro yapmak yerine, seyircinin barış yapmak zorunda kalacağı bir tiyatro mümkün mü? Böylesi bir toplum mühendisliğini tek bir araçla yönetmek ve başarmak mümkün değil.”
‘Güven tazelenmeden sanatçılar geri dönemez’
Sanatın barışın toplumsallaşmasına katkısının yanı sıra, sanatçı ve akademisyenlerin bu süreçte nasıl bir rol üstlenebileceği de Tilbe Saran’ın değerlendirmelerinde önemli bir yer tuttu.
Tilbe Saran, bu katkının gerçekleşebilmesi için öncelikle iktidarın yarattığı güven kaybını gidermesi gerektiğini söyledi. Hukuk devleti ve demokratik ilkelerin güçlendirilmesi, tutuklu kişilerin serbest bırakılması ve toplumun adalet duygusunu zedeleyen kararların gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti.
“Her şeyden önce erkin samimiyetine inanabilmeleri için güven tazelenmesine ihtiyaç var. Yıpratılmış ‘hukuk devleti’ne, gerçek demokratik ilkelere geri dönüldüğünün kanıtlanması gerekiyor. Haksız yere rehin tutulan kişilerin derhal özgür bırakılmaları, toplumun adalet duygusunu yerle bir etmiş kararların ivedilikle gözden geçirilmesi ve ancak bu tutumun kalıcı olacağının teminatı ile bölünmüş toplum yeniden yan yana gelip geleceğe umutla bakılabilir. Sanatçılar ve akademisyenler ancak o zaman geri çektirildikleri alanlara dönebilirler.”
Süreç konusunda kaygı taşıyanların temkinli yaklaşımının anlaşılır olduğunu söyleyen Tilbe Saran, güvenin yeniden kurulmasının sorumluluğunun bu kaygıyı taşıyanlara ait olmadığını vurguladı.
“Erk bizi defalarca yanılttı, defalarca hayal kırıklığı yarattı. Temkinli olmak çok doğal. Güveni tesis edecek olan endişeli olanlar değil, bu endişeye sebep olanlardır”
‘En görünmez olanların birbirini duymasını isterdim’
Tilbe Saran, geçmişte birbirine hiç dokunamamış iki insanı aynı sahnede buluşturma imkanı olsa kimi karşı karşıya getireceği sorusuna ise toplumda en az duyulan seslere işaret ederek yanıt verdi:
“En görünmez olanları, sesini hiç duymadıklarımızı, en kırılgan olanların birbirini duymalarını isterdim.”
‘Kürt sanatçıların özgürce üretmesi önemli’
Barış sürecinin ilerlemesi halinde Kürt sanatçıların özgürce üretim yapabilmesinin de önemli olduğunu belirten Tilbe Saran, kültürel farklılıkların toplumsal yaşamın yanı sıra sanatın gelişimi açısından da temel bir zenginlik olduğunu söyledi.
Tek tipleşmenin kültürel üretimi zayıflatacağını ifade eden Saran, farklı kültürlerle karşılaşmanın yeni üretimlerin önünü açacağını belirtti.
“Nasıl ki tek tip gıda ile beslenmek ölümü getirirse kültürler de farklı kaynaklarla karşılaşmadıklarında zayıflar, tek tipleşir ve cansızlaşır. Farklı olanla karşılaşmak, tüm cepheleri yeni üretimlere teşvik edecektir. Mesela 1453’te İstanbul’dan kaçan sanatçıların Batı Rönesansı’nda çok etkili oldukları bilinir.”
Oyuncu Tilbe Saran, değerlendirmesini “Umudumuzu diri tutmalıyız” mesajıyla tamamladı.




