Bazı yerler vardır haritalarda bir vadi olarak görünür ama halkın hafızasında bir mezarlıktır. Bazı yerler vardır üzerinden yol geçer, binalar yükselir, insanlar yürür. Fakat bazı topraklar yalnızca taşın ve toprağın değil, unutulmak istenen hayatların da yükünü taşır. Newala Qesaba da böyle bir yer.
Siirt’in kıyısında sıradan bir dere yatağı değildir orası. Kürtler için de Ermeniler için de acının, kaybın ve inkârın mekânlarından biridir. Yıllar boyunca gözaltında kaybedilenlerin, faili meçhul cinayetlerin kurbanı olan insanların bu bölgede topluca gömüldüğüne ilişkin çok sayıda tanıklık, insan hakları raporu ve aile anlatısı vardır. Daha eskiye gidildiğinde ise bölge, Ermenilere yönelik katliamların izlerini taşıyan coğrafyalardan biri olarak anılır.
Bazen bir ülkenin tarihi kitaplarda değil, toprağın altında saklıdır. İşte tam da bu nedenle Newala Qesaba yalnızca bir arazi değildir, bir hafıza mekânıdır.
Yıllar önce Newala Qesaba’yı gezerken toprağın üzerinde rüzgârın ve zamanın yıprattığı giysi parçalarını fark etmiştim. Eğilip onlardan birini elime aldım. Küçük bir kumaş parçasıydı belki ama ağırlığı yılların inkârından daha fazlaydı. Çünkü o an elimde tuttuğum şeyin yalnızca eski bir kumaş parçası olmadığını bütün ağırlığıyla hissettim. Bir zamanlar bir insanın tenine değmişti o kumaş. Belki bir annenin yıkayıp ütülediği bir gömleğin parçasıydı. Belki bir babanın işe giderken giydiği ceketin astarıydı. Belki de bir gencin, bir çocuğun, bir kardeşin üzerinden hiç çıkarmadığı son elbiseydi. Kim bilir…
İşte hafıza bazen böyle karşınıza çıkar. Bir mezar taşıyla değil, toprağın unutamadığı küçük bir kumaş parçasıyla… O kumaşın sahibinin adını bilmiyorsunuzdur, hikâyesini de bilmiyorsunuzdur ama orada bir hayatın yarım bırakıldığını, bir ailenin bekleyişinin hiç bitmediğini ve toprağın hala o sessiz tanıklığı taşıdığını hissedersiniz. O gün Newala Qesaba’nın neden yalnızca bir vadi olmadığını, neden korunması gereken bir hafıza mekânı olduğunu bütün ağırlığıyla anladım.
Dünyanın birçok ülkesi geçmişindeki en ağır suçlarla yüzleşebilmek için önce o mekânları korudu.
Bugün Polonya’daki Auschwitz-Birkenau Anıtı ve Müzesi eski Nazi toplama ve imha kampının bulunduğu alanda işlenen insanlık suçlarının unutulmaması için korunuyor. Almanya’daki Dachau Toplama Kampı Anma Alanı ile Sachsenhausen Anıtı ve Müzesi Nazi döneminin suçlarını ve kurbanların yaşadıklarını gelecek kuşaklara aktaran en önemli hafıza mekânları arasında yer alıyor. Berlin’deki Katledilen Avrupa Yahudileri Anıtı ise Almanya’nın ulusal Holokost anıtı niteliğini taşıyor. Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan Shoah Anıtı, arşivleri, tanıklıkları ve kurbanların isimlerini koruyan önemli bir anma, araştırma ve eğitim merkezi olarak faaliyet gösteriyor. Çünkü bu toplumlar biliyor ki, geçmişi yok saymak acıları ortadan kaldırmaz aksine aynı acıların yeniden yaşanması riskini büyütür. Bu yüzden acının yaşandığı yerleri betonla değil, hafızayla korumayı tercih ettiler.
Kimse Auschwitz’in bulunduğu yere rezidans yapmayı düşünmüyor. Kimse toplama kampının üzerine kamu binası inşa etmeyi aklından bile geçirmiyor. Çünkü orada yükselen şey beton değil, vicdandır.
Türkiye’de ise tam tersi bir refleksle karşılaşıyoruz. Geçmişi hatırlatan mekânlar çoğu zaman korunacak alanlar olarak değil, dönüştürülecek ve unutturulacak yerler olarak görülüyor.
Newala Qesaba bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Mahkeme, bölgenin imara açılmasına ilişkin kararı iptal etti ancak tartışma bitmedi. Bu kez devlet hastanesi, emniyet ek hizmet binası ve çeşitli kamu kurumlarının bölgeye taşınması gündemde. Kamu binaları bölgeye taşındıkça kent doğal olarak o yöne doğru büyüyecek ardından yeni yollar ve yeni yapılaşmalar gelecektir.
Bir süre sonra şehir o tarafa doğru büyüyecek. Sonra biri çıkıp “burada eskiden ne vardı?” diye soracak. Belki de kimse cevap veremeyecek çünkü inkâr bazen tek bir cümleyle yapılmaz. Bazen bir buldozerle yapılır, bazen bir imar planıyla, bazen de betonun sessizliğiyle.
Toplu mezarlar yalnızca adli bir mesele değildir. Onlar aynı zamanda toplumların vicdanıdır. Yakınını kaybeden bir anne için orası bir koordinat değildir; bir ömürdür. Bir kardeş için yalnızca toprak değildir; yıllardır cevabını aradığı sorudur. Bir halk için ise geçmişle gelecek arasındaki köprüdür. Bu nedenle hafıza mekânlarını korumak yalnızca ölüleri değil, yaşayanları da korumaktır.
Bugün Newala Qesaba’nın ihtiyacı yeni binalar ya da yeni yollar değildir. Oranın en büyük ihtiyacı hakikattir. Çünkü hakikat ortaya çıkmadan adalet kurulamaz; adalet kurulmadan da ortak bir hafıza inşa edilemez.
Dünyanın birçok ülkesi bunu yıllar önce öğrendi. Acının yaşandığı yerleri yok ederek değil, koruyarak iyileştiler. Müzeler yaptılar, anıtlar yaptılar, çocuklarını oralara götürüp “bir daha asla” dediler. Çünkü geçmişi unutturmak barışı kurmaz tam tersine yeni acıların zeminini hazırlar.
Newala Qesaba’nın geleceği birkaç parselin, birkaç binanın ya da bir imar planının konusu değildir. Mesele bu ülkenin kendi hafızasıyla nasıl ilişki kuracağıdır.
Bir toplum ölülerinin yattığı toprağa nasıl davrandığıyla da ölçülür. Eğer o toprak yalnızca rantın, betonun ve plan notlarının konusu olursa kaybedilen sadece bir vadi olmaz. Bir ülke kendi hafızasının üzerine beton dökmüş olur.




