Türk Tabipleri Birliği’ndeki Kürt sorunu-1
Cegerxwîn Polat 25 Haziran 2026

Türk Tabipleri Birliği’ndeki Kürt sorunu-1

“Kürt sorunu” kavramı hep tartışılagelmiştir. İlk çağrışımında “Kürdü” sorun olarak tarif etmek gibi pejoratif bir risk taşır. Bu kaygıyla olsa gerek, zamanla “Kürt meselesi” gibi kavramlar devreye girmiş ve kimlik krizinin ifade edilmesi merkeze alınmıştır. Ancak Kürdün derdinin, “sorun” gibi görülmesi sosyolojik gerçekler düşünülünce geçerliliğini hala korumaktadır.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) zemininde yürütülen hekim-lik mücadelesi serencamında ise “Kürt sorunu” kavramı daha sahici durur. Kürdü sorun olarak görenle, sorunum var diyen Kürt arasındaki gerilim hekim mücadelesi bağlamında yeniden üretilmiştir.

Bugünü anlamak için bandı biraz geriye saralım ve Kürt hekimlerin geçirdiği zorlu aşamaları konuşalım.

Osmanlı son döneminden Cumhuriyete doğru

Kürt hekimlerin mücadelesini dört dönemde toplamak mümkün. Bu dört dönemin temel motivasyonunu yüzleşme çabası oluşturur. Geçmişi, geldiği toplumun krizi, dili, ona sunulan roller ve ihtimaller kuşatması altında bir bilinç oluşturmuş, hekimlik mesleğinin vicdani ölçütleri üzerinden ürettiği kendi olma bilinci ile harekete geçmiştir.

Yıl 1889. İstanbul’da Askeri Tıbbiye’nin koridorları her zamankinden daha hareketlidir. Dört tıp öğrencisi gizlice bir araya gelir ve istibdat rejimine karşı daha sonra İttihat ve Terakki adını alacak olan İttihat-ı Osmanî’yi kurar. Dört kurucudan ikisi Kürt’tür; Malatya’nın Arapkir kasabasından Abdullah Cevdet ve Diyarbakır Ergani ilçesinden İshak Sükuti.

Tıbbiye, İmparatorluğun dört yanından gelen yoksul ve zeki çocukların parasız okuduğu yerdir. Fransız pozitivizmi, Darwinizm, milliyetçi fikirler derken hepsi aynı koridordan geçmiştir. Kürt öğrencilerin belki de kimliklerini ilk kez siyasi bir dille ifade edebildikleri tarihsel an bu koridorlarda olgunlaşmıştır.

Hekim olmak, Kürt coğrafyasında köyden kente, Doğu’dan Batı’ya hareket edebilecek nadir mesleklerden biridir. Bu durum, toplumun her katmanıyla temas edebilmek açısından hala geçerliliğini korumaktadır. Aşiret de kabul eder, şehir de. Bu mobilite yalnızca coğrafi değil, sosyal ve siyasal bir geçiş belgesi işlevi görür.

Abdullah Cevdet bu işlevi bizzat taşımıştır. Kürtçe çıkan dergilerde dönem değerlendirmesi yapan Abdullah Tıp pratiğini hiç bırakmamış ama asıl mirası İçtihat dergisi olmuştur. İçtihat, tıbbi materyalizmi Kürt kimliğiyle harmanlayan, dönemin en özgün düşünce platformlarından birisi olmuştur.

İshak Sükuti ise sessiz, örgütleyici ve fedakar bir karakterdir. Hekim kimliği ile siyasi kimlik bu iki isimle ilk kez iç içe geçmiştir.

İttihat ve Terakki’nin geçirdiği evrim “Kürt Sorunu”nun doğuşunun özeti gibidir. “Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kürtler” tartışması bu yönüyle tarihin tekerrürü olarak görülebilir. Beraber başlayan yolculuk içinde olgunlaşan çok kimlikli ve beraber yaşam arzusu, milliyetçi hezeyanlara kurban edilmiştir.

Bu kuşağın son halkası, Dr.Mehmet Şükrü Sekban olmuştur. Osmanlı son döneminde başlayan mücadelesinde Kürtlerin dil ve kimlik hakları talepleri nedeniyle sürgün edilen Sekban, 1933 yılında hastalıkları nedeniyle bulunduğu Paris’te yazdığı kitapla, bu dönemin ruhunu yansıtır biçimde trajik bir dönüş yapmıştır. Yapılamayanlara, uğranılan haksızlıklara isyanı yansıtan görüşleri ile Kürt hekim kimliğini direniş hikayelerinin gölgesinden çıkarmış; baskı, yalnızlık ve tükenişin de parçası halinde getirmiştir.

Cumhuriyet’in ilanıyla beraber ikinci dönem başlar. Kürt hekim artık iki şeyle aynı anda yüzleşmek zorunda kalır. İnkâr eden devletle ve bu İnkârı içselleştirme baskısıyla. Kimlik talebinin isyanlarla ifade edildiği bu dönemde çok sayıda hekim tutum almıştır. Ganizade Doktor Cevdet bey, Nuri Dersimi (Baytar Nuri) gibi karakterler kurulan cemiyetlerde önemli roller üstlenmiştir. Özgün bir hekim örgütlenmesi olmasa bile hekimler, halk hareketlerinin içinde olmuştur. Kanlı bastırılan isyanlar bu dönemin sonunu getirmiştir.

Her şey bir teşhisle başlar

Ünlü 49’lar davası ile üçüncü dönem denebilecek süreç başlar. Musa Anter’in yazdığı Qimil şiirine dönük açılan davada desteklerini açıklayan 49 kişiden sekizi doktor ya da Tıp öğrencisidir. Bunlardan birisi olan Sait Kırmızıtoprak (Dr.Şivan), Kürtlerin içinde bulunduğu durumu bir sömürge ilişkisi olarak tanımlar. Kemalizm ve Türk Sol geleneğini aynı anda sorgulayan klinik bir tespitte bulunur. Tıpkı Fanon gibi hekim kimliği ile teorisyen kimliği burada iç içe geçer. Hem teşhis koymuş hem de reçete yazmıştır.

Bu dönemin içinde iki isim daha ön plana çıkar ve birbirini tamamlar. Dördüncü dönemin bağları da bu isimlerle kurulmuş olur; 49’lar davasında yargılanan Naci Kutlay ve Tarık Ziya Ekinci.

Hem hekimlik hem de Kürt tarihçiliği ile uğraşan Kutlay ve aktivist yönü daha ön planda olan Ekinci, TİP’de siyaset yaparak Türkiye sol hareketi içinde kendilerini ifade etmiştir. Siyasi düzlemde ortak mücadele bağlamı 1970’lerden sonra yeniden özgün örgütlenmelere evrilmiş olsa da birbirinin mirasçısı gelenekler yaratmıştır. İstibdat rejimine karşı birlikte direniş ruhu yeniden canlanmış ancak Cumhuriyet’in “kurucu değerlerinin” ortaya çıkardığı sınırlarla parçalanmıştır. İnkar ve asimilasyonla baş etme yöntemi sol-sosyalist fikirlerle güçlenmiş, kimlik meselesi her iki halkın devrimci unsurları için de önemli hale gelmiştir. Tıbbiye’nin ikinci sınıfından terk olan Mahir Çayan, bu koridorların yarattığı siyasi iklimi farklı bir kimlikle taşımıştı. Türk ve Kürt sosyalistlerinin buluştuğu zemin, Kemalizm’in vaatleri ile gerçekliği arasındaki derin uçurum gibi ortak bir teşhisten besleniyordu. İkisi de aynı fay hattı üzerinde duruyordu.

Diyarbakır-Mardin-Siirt Tabip Odası başkanlığı, TTB Yüksek Onur Kurulu üyeliği yapan Tarık Ziya Ekinci yaşadığı kimlik sorunu ile başlayan siyasal hayatını TİP Diyarbakır milletvekilliği ile devam ettirmiştir. Kürt sorununu meclis kürsüsüne taşıyan ilk isim olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül’de hapsedilen Ekinci, tüm siyasal birikimini radikal demokrasi talebiyle devam ettirmiştir. Sahici bir yüzleşme çabası için sürdürdüğü mücadelesinde hekimlik mesleğini “demokrasi mücadelesindeki çabalarına destek olacak bir etkinlik” olarak tercih ettiğini söylemiştir. Ekinci için hekimlik, toplumla bağ kurmak için siyasal bir pozisyon olmuştur.

Kürt coğrafyasından batıya, büyük şehirlere giden, tıp okuyan, sol siyasetle buluşan, bedel ödeyen, sürgüne giden ve dönen hekimler 1980’e doğru TTB ile daha fazla tanışır. 12 Eylül sonrası yaşanan kıyımla beraber mücadele yöntemleri artık çeşitlenmiştir. Tarık Ziya Ekinci’nin aktivist kimliğiyle yarattığı doğrular sol-sosyalist hekimlerin muhtevasına maya çalmıştır. Mesleki aktivitelerle sınırlı olan Tabip Odaları, hekim-siyaset-toplum buluşmasının ana mekanlarına dönüşmüştür. Özellikle Kürt coğrafyasında asker hekimlerin çeşitli dönemler yönetiminde oldukları durumdan buraya evrilmesi bir sıçrama olarak görülebilir.

Sağlığın bir eşitsizlik göstergesi olarak siyasal bir dille ifade edilmesi Kürt hekim mücadelesinin dördüncü ve hala içinde bulunduğumuz dönemin rengini oluşturur. Mahmut Ortakaya gibi hala bu mücadelenin içinde olanlar bu kuşak bağının önemli isimleridir. Son dönem Kürt siyasi hareketinin geliştiği bu dönemde Mehmet Emin Ayhan ve Zeki Tanrıkulu gibi faili meçhul hekim cinayetleri ile toplum bağı zayıflatılmaya çalışılsa da tam tersi bir hareket ortaya çıkarmıştır.

TTB dördüncü dönemin hem sığınağı hem de kürsüsü olmuştur.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.