• Ana Sayfa
  • Dosya-Söyleşi
  • Türkdoğan: ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci 1993’te başlayan sürecin son aşaması’

Türkdoğan: ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci 1993’te başlayan sürecin son aşaması’

Akil İnsanlar Heyeti’nin Akdeniz grubunda görev alan avukat ve insan hakları savunucusu Öztürk Türkdoğan, 2013-2015 süreci ile bugün devam eden süreç arasındaki farkları, TBMM bünyesinde yapılan çalışmaların ne anlam ifade ettiğini ve sürecin toplumsallaşması için atılması gereken adımları anlattı. Türkdoğan, bugün devam eden süreçte siyasi partilere ve sivil toplum örgütlerine düşen sorumluluklara ise dikkat çekti.

  • Yayınlanma: 12 Ekim 2026 16:49
  • Güncellenme: 12 Ekim 2026 17:06

Türkiye 13 yıl sonra yeniden bir çözüm ve barış sürecini tartışıyor. İki süreç arasındaki farklar neler? 2013-2015 döneminde yaşananlardan hangi dersler çıkarıldı? Yeni sürecin toplumsallaşması ve kalıcı bir barışa dönüşmesi için neler yapılması gerekiyor?

İLKE TV olarak bu soruları, 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti’nde görev yapan isimlere sorduk.

Akil İnsanlar Heyeti’nin Akdeniz grubunda görev alan Avukat ve insan hakları savunucusu Öztürk Türkdoğan, 2013-2015 süreci ile bugün devam eden süreç arasındaki farkları, TBMM bünyesinde yapılan çalışmaların ne anlam ifade ettiğini ve sürecin toplumsallaşması için atılması gereken adımları anlattı.

Türkdoğan, bugün devam eden süreçte siyasi partilere ve sivil toplum örgütlerine düşen sorumluluklara ise dikkat çekti.

Öztürk Türkdoğan halen DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyor.

  • 2013-2015 çözüm sürecini de yakından takip ettiniz. Bugün yeniden bir süreç yürütülüyor. İki dönemi karşılaştırdığınızda sizce en önemli farklar nedir?

Süreçlerin birbirinin devamı olduğunu da unutmayalım. Barış ve Demokratik Toplum süreci aslında 1993’te Sayın Öcalan’ın başlattığı sürecin son aşaması. Bunu her zaman akılda tutmak gerekiyor. Dolayısıyla Kürt sorunundaki çatışma çözüm süreci aslında 33 yılını doldurmak üzere. Bunu akılda tutmak gerekiyor; çünkü birbirinin devamı.

2013-2015 döneminin kendine özgü yanları vardı. O dönem Akil İnsanlar Heyeti kurulmuştu. O dönem yine kalıcı bir çatışmasızlık ortamı oluşmuştu; fiilî ve çift taraflı. Fakat anlaşmazlık noktaları çok büyüktü.

Birinci anlaşmazlık noktası silahsızlanma konusuydu. O konuda bir uzlaşıya varılamamıştı. İkinci anlaşmazlık noktası Suriye, Rojava’nın durumu ve genel olarak Suriye politikasıydı. Orada da bir anlaşma sağlanamamıştı. Üçüncü anlaşmazlık noktası, uluslararası bir üçüncü göz olsun mu, olmasın mı konusuydu. Orada da derin görüş ayrılıkları vardı.

Dördüncü anlaşmazlık noktası ise iç siyasette bir rekabet vardı ve süreç seçim dönemine denk gelmişti. 2015’te o rekabetin getirdiği bazı olumsuzluklar söz konusuydu. Velhasıl olmadı.

Dolayısıyla şimdi ise 2025’te, 27 Şubat çağrısıyla başlayan süreçte Sayın Öcalan ne yaptı? 2015’teki anlaşmazlık noktalarını düşünerek buraları aşacak adımlar attı. Birinci adım silahsızlanma konusundaki sorundu ve ilk adımı Sayın Öcalan attı; silahsızlanma ve PKK’nin feshedilmesi yönünde çağrıda bulunarak süreci başlattı. Bu zaten 2015’te aşılamayan bir konuydu.

“Öcalan 2013- 2015’teki anlaşamazlık noktalarını aşarak bu süreci başlattı”

Bu sürecin özelliği, en önemli anlaşmazlık noktalarını aşarak Sayın Öcalan’ın süreci başlatması ve örgütün ve hareketin buna uyması. Şubat’ta yapılan çağrıya önce 1 Mart’ta ateşkes, ardından da Mayıs 2025’te PKK’nin kendini feshetmesi ve silahsızlanma kararı almasıyla karşılık verildi.

Dolayısıyla bu çok tarihsel bir gelişmeydi. Biz 11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’ye gittik ve gerçekten tarihte eşine az rastlanır bir silah bırakma törenine katıldık. PKK artık silahları kullanmayacağını orada gösterdi ki gittiğimizde artık zaten PKK de yoktu. Silahlarını bırakan grup kendisine Barış ve Demokratik Toplum Grubu ismini vermişti.

İkinci konu ise Sayın Öcalan’ın Suriye’deki gelişmeleri de göz önüne alarak demokratik entegrasyonla ilgili önerilerini sıklıkla dile getirmesi oldu. Yapılan mutabakatların hayata geçmesi noktasında çok net olarak iradesini ortaya koydu. Sayın Öcalan’ın katkılarıyla da Suriye’deki kriz noktaları aşıldı. Suriye’de demokratik entegrasyon ilerliyor. Şu anda orada da sorun aşılmış durumda.

Devam eden sürecin bir diğer özelliği de artık doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Sayın Öcalan’ın baş aktörlüğünü ve muhataplığını kabul ederek bu süreci yürütüyor olması. Tarafların artık uluslararası üçüncü bir göze ihtiyacı yok. Doğrudan doğruya görüşüyorlar ve doğrudan doğruya muhataplıklar kurarak süreci ilerletiyorlar.

Tabii ki konjonktürel olarak Ortadoğu’nun içinde bulunduğu durumun ve jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle Türkiye’de bu süreç bir devlet politikası hâline geldi. Türkiye’nin dostları da bu süreci destekliyorlar.

Bir başka noktaya gelirsek, biz DEM Parti olarak özellikle son 10 yılda yaşanan gelişmeleri değerlendirdik ve bu süreçte iç politikada sürekli yapıcı bir dil kullanarak, sürekli barış sürecinin gelişmesine katkı sunacak politikalar izleyerek, Sayın Öcalan’ın çağrısına sonuna kadar sahip çıkarak, iç politik gerilimlerin yaşanmaması noktasında elimizden geleni yapmaya devam ediyoruz ve parti olarak bu konuda kararlıyız.

“ AK Parti’nin sahaya inmesi ve süreci anlatması lazım”

  • 2013’te toplumla doğrudan temas kuran Akil İnsanlar Heyeti gibi bir yapı oluşturulmuştu ve siz de içinde yer almıştınız. Bugünkü süreç ise daha çok siyasi aktörler ve liderler arasındaki görüşmeler üzerinden ilerliyor. Sizce bu yöntem sürecin toplumsallaşması açısından yeterli mi?

2013’te barışın toplumsallaşmasında Akil İnsanlar Heyeti’nin 81 il ve en az 150 ilçede yürüttüğü çalışmalar… Hemen hemen o il ve ilçelerdeki bütün sivil toplum örgütlerinin tamamını sürecin içerisine katmıştık ve bir üç aylık çalışma gerçekleşmişti.

Tabii, öylesine yüksek katılımlı bir barış çalışması yaptıktan sonra 2015’te süreç akamete uğrayınca ve 24 Temmuz 2015’te silahlı çatışmalar yeniden başlayınca, kesintisiz ve çok sert bir çatışma dönemi yaşandı. Dokuz yılı aşkın bir çatışma dönemi yaşandı. Neredeyse 10 yıla yaklaşan bir dönem.

Bu, toplumda çok ciddi bir güven bunalımına sebep oldu. Şimdi bu dönemi aşmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir komisyon kuruldu. Bir parti dışında grubu bulunan bütün partiler ve temsil edilen tüm partiler o komisyona katıldı. O komisyon Türkiye’nin çok önemli sivil toplum örgütlerini ve akademisyenlerini davet etti. Emek ve meslek örgütlerini dinledi ve özellikle Türkiye tarihinde ilk defa, bir konsensüsle bir rapor açıkladı, Şubat 2026’da.

Ve şu anda o raporun 6. ve 7. bölümlerine uygun gelişmeler yaşandı. 6. bölümüne uygun olarak bir çerçeve yasa çıktı. Çerçeve yasanın uygulama hükümlerinin devreye girmesiyle birlikte demokratikleşmeyle ilgili adımların da hızlıca atılacağını varsayıyoruz. Çünkü Meclis komisyon raporunda iktidar partilerinin de imzaları var.

Şimdi böylesi bir ortamda barışın toplumsallaşması için siyasi partilerin, yani o Meclis komisyon raporuna evet oyu veren siyasi partilerin, hele hele çerçeve yasaya evet oyu veren siyasi partilerin, bunu gidip tabanlarına anlatması gerekiyor. Bakın, biz bunu yapıyoruz, kesintisiz olarak.

AK Parti’nin özellikle sahaya inmesi lazım. Çok yoğun bir şekilde bunu anlatması lazım. MHP de bunu yaptı. MHP de kendi il ve ilçe örgütlerinde toplantılar düzenledi. Diğer partilerin de aynı şekilde bu çalışmayı yapması lazım.

Sivil toplum örgütleri bakımından durum şöyle: Bir güven sorunu var. İktidara bir güven sorunu var. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmıyor. Çeşitli AYM kararları uygulanmıyor.

İfade özgürlüğü ile ilgili sorunlar devam ediyor. Ve sivil toplum örgütleri bu konuda kendilerini güvensiz hissediyorlar. Türk Tabipleri Birliği’ne açılan davalar, İstanbul Barosu’na açılan davalar, aydınlara, yazarlara, gazetecilere açılan davalar, CHP’li ve şimdi yeni partili belediye başkanlarına, belediye meclis üyelerine açılan davalar, tutuklu yargılamalar toplumda bir güven sorununun sürmesine sebep oluyor.

Bu noktaların aşılabilmesi bakımından bütün partilerin bu çalışmayı yapması lazım.

Barış için çalışan sivil toplum örgütlerinin çabalarını takdirle karşılıyoruz. İnsan Hakları Derneği’nin çalışmalarını, Barış Vakfı’nın çalışmalarını, çatışma çözümü çalışan DPI’ın, Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün çalışmalarını, yine özellikle Mazlum-Der’in çalışmalarını izliyoruz. Fakat bunlar yeterli mi? Değil.

Sendikaların da, meslek örgütlerinin de, konfederasyonların da, iş insanlarının oluşturduğu odaların ve borsaların da bu sürece dahil olması, bunu tabanlarında anlatması… Ama en önce de komisyon raporuna ve yasaya evet oyu veren partilerin artık sahaya inmesi gerekiyor.

“Sürecin toplumsallaşmasında TBMM rol alabilir, bunun önünde engel yok”

  • Bugün yeniden Akil İnsanlar Heyeti benzeri bir oluşuma ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer ihtiyaç varsa, 2013’teki model aynen mi uygulanmalı, yoksa bugünün koşullarına uygun farklı bir toplumsal iletişim mekanizması mı kurulmalı?

Çerçeve yasada Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir izleme komisyonu kurulması öngörülüyor. Aslında burada hükümetten ziyade Türkiye Büyük Millet Meclisi bu rolü oynayabilir.
Yani Sayın Kurtulmuş’un başkanlığında, Meclis açılınca oluşacak komisyon pekâlâ barışın toplumsallaşması konusunda siyasi partilerle yürüteceği çalışmaya sivil toplum örgütlerini, emek ve meslek örgütlerini, farklı toplumsal kesimleri dahil edip bu çalışmaları yapabilir.

Çünkü orada bir sınır yok. Yani bu tamamen Meclis’in takdirinde. Hükümet de şunu yapabilir. Biliyorsunuz, bir takip ve koordinasyon kurulu oluşturuldu. O kurulun bünyesinde dört alt komisyon oluşturuldu. Bu komisyonlardan bazıları pekâlâ sivil toplum örgütleriyle ortak çalışmalar yapıp barışın toplumsallaşması noktasında adım atabilirler.

Bu konuda şu anda hükümeti ve Meclis’i sınırlayacak bir durum yok. Tam tersine, yasada dayanak oluştu. Yani şu anda bir yasal dayanak var. O yasal dayanağa bağlı olarak, onun gereği olarak pekâlâ bu çalışmalar yapılabilir.

Çıkan çerçeve yasa yeterli değil. Bir başlangıç yasası ama bu salt bir hukuki metin değil. Bu aynı zamanda bir siyasi metin. Yani bir siyasi süreci aynı zamanda yürütüyor. Dolayısıyla herkes meseleye böyle bakmalı.

Taraflar birbiriyle konuştuğu sürece, mekanizmalar çalıştığı sürece, her zaman pozitif yaklaşmak ve bu süreci başarmak noktasında herkes elinden gelen çabayı göstermeli.