Meclis süreç komisyonu çalışmalarını tamamladı ve dün nihai raporunu oy çokluğu ile kabul etti.
Eleştirilere maruz kaldı, şerhler düşüldü ve bunların hepsini de sonuna kadar hak etti bu rapor.
Ama iyi ki kabul edildi ve yola devam edilecek.
Eleştirenler haksız değil.
Çünkü dertler bir değil, bin bir derdi var bu memleketin.
Demokrasi, adalet, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, her türlü ayrımcılığın sona ermesi, kadınların erkek şiddetine karşı mücadelesi, zeytin ağaçlarının, kurdun kuşun hakkı, emeklilerin ve tüm emekçilerin nsanca yaşayacak ücret talebi.
Say say bitmez.
Ama bir derdi var ki yüzyılın yükünü taşıyor ve diğer her bir derdinin üzerinde karabasan gibi dolanıyor.
Kürtlüğün hukuk dışı bir alanda tutulması, yalnızca Kürtleri etkilemedi çünkü. Aksine, bu “istisna alanı” zamanla ülkenin geneline yayıldı.
Bir yerde askıya alınan hukuk, başka bir yerde de askıya alınabildi. Kürtler için kurulan olağanüstü düzen, batıda da normalleşti.
Bugün kayyım uygulamalarının, uzun süreli haksız tutuklamaların, keyfi yargı pratiklerinin bütün muhaliflere uygulanıyor olması, Kürtlerin hukuk dışında bırakılması ile doğrudan alakalıdır.
Buradan devam edersem;
Raporun giriş bölümündeki ifadenin, bu sürecin en can alıcı meselesi ve olmazsa olmazı olduğunu düşünüyorum.
Sürecin en belirleyici aşamasının “PKK’nin silah bırakması olduğu” vurgulanıyor raporda.
Çünkü çatışma çözümünün ilk aşaması silah bırakmaktır.
Adı bir türlü konamayan ya da herkesin kendi meşrebince ad verdiği bu süreç nedir derseniz?
Benim cevabım şu olur:
Şiddeti/çatışmayı sona erdirmek ve bu cumhuriyetin Kürtleri eşitlik hukuku ile yasallığına kabul etmesi sürecidir bu.
Barış bir mimari yapı ise mimarlardan biri de Abdullah Öcalan’dır.
Çatışma çözümü ve barış süreçlerinin tabiatı gereği böyledir.
Başka türlü olmaz ki…
Hiçbir yerde başka türlü olmamış ki.
Bu aşamanın yalnızca silahın sona erdiğinin ilanı değil, aynı zamanda yeni bir hukuki ve siyasi çerçevenin başlangıcı olacağı da ifade ediliyor raporda.
Bu da hiç yabana atılır bir şey değil.
Bugün gelinen noktayı görmek için uzun analizlere, karmaşık teorilere gerek yok bence.
Gerçekler en çıplak haliyle siyasetin her zaman önündedir çünkü.
Abdullah Öcalan’ın İmralı heyeti ile yaptığı son görüşmenin notları da komisyonun nihai raporunu kabul ettiği gün yani dün kamuoyuyla paylaşıldı.
Meclis komisyonu raporuyla birlikte yorumladığımızda, bu açıklamanın referans noktası şu bana göre:
“Çünkü biz siyaset yapacağız. Silah ve şiddet terk edilmiştir. Müthiş bir demokratik siyaset yürüteceğiz. Toplumumuzun ekmek ve su kadar buna ihtiyacı var. Her şey güvenliğe boğulmamalıdır. Güvenlik siyaseti, siyaset de güvenliği esas almalı. Biz siyasi bir topluluk olacağız: Demokratik siyaset topluluğu.”
“Silah ve şiddet terk edilmiştir”diyenlerin hukukunu belirlemeden ve yasasını çıkarmadan çatışmayı çözemezsiniz, demokratik siyasete geçemezsiniz.
Son dönemde hem Suriye sahasında yaşanan gelişmeler hem de Münih’te Kürt aktörlerin uluslararası temasları bize şunu apaçık gösterdi.
Bir dönem inkar siyasetiyle, bir dönem güvenlikçi politikalarla daraltılmak istenen Kürt varlığı ve siyaseti, bugün bölgesel denklemin kurucu unsurlarından biri haline gelmiş durumda.
Artık Kürtleri dışlayan bir düzen tasavvuru, bölge sahasında da uluslararası zeminde de mümkün görünmüyor.
Bu değişim aynı zamanda yüz yıllık inkar ve zora dayalı bastırma siyasetine direnen Kürtlerin mücadelesinin de sonucu.
Kürt varlığının ve siyasetinin en son Suriye ve Münih konferansı ile geldiği yer ve etkisi, kimsenin inkar edemeyeceği kadar önem ve imkanlar kazandı.
Kürtsüz bir siyaset ve düzen ne bölgede ne dünyada mümkün artık.
Bu nedenle Öcalan’ın ve siyasetinin, hakkında yürütülen son tartışmalardaki tahripkar dile rağmen, güçlü bir pozisyona sahip olduğunu düşünüyorum.
Resmi söylemin hala ısrarla “terör” vurgusuna yaslanmasını biraz da bu yeni durumu dengeleme arayışıyla ilgili görüyorum.
Komisyon raporu sanki bunu dengelemek ve sürecin diğer mimarı olan iktidarın gücünü de vurgulamak için “terör” lafzından vazgeçmiyor.
Sadece cumhur ittifakının kendi tabanı için değil bu “terör” kelamındaki ısrar.
İktidar kendi ağırlığını hatırlatacak sembolik dili terk etmek istemiyor.
Yalnızca iç politikaya dönük bir mesaj değil, aynı zamanda değişen denkleme karşı psikolojik bir tutunma biçimi de.
“Terör demezsek barış ve demokrasi diyenler güçlenir” kaygısı bu.
Ama Türkiye “Kürt meselesini görmezden gelebilir miyiz?” dediği günleri çoktan geride bıraktı.
Önünde duran soru şu artık:
“Bu yeni gerçeklikle nasıl bir siyaset kurulacak?”
Çünkü eskinin inkar diliyle yeni yüzyılın siyasetini kurmak mümkün değil.
Bölge değişti, aktörler değişti, ilişkiler değişti.
Siyaset, eninde sonunda görünür olanla konuşmak zorunda kalır.
Görünür olanlar,
“Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve nasıl barış içinde bir arada yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz” diyor.
Hiç tereddütsüz silahı ve şiddeti terk ettiklerini ve siyasi bir topluluk olduklarını ilan edenlerin bu çağrısı nasıl karşılık bulacak?
“Yeni bir hukuki ve siyasi çerçevenin başlangıcındayız” diyen bir meclis raporu da var artık Türkiye siyasetinin elinde.
Riskler de var umut da var.
Tanıl Bora’nın Birikim dergisindeki Umut hakkı başlıklı yazısından bir paragrafla bitireyim:
“… çoklu krizler çağında, kıyamet beklentileri afakı sarmışken, başka türlü bir şey isteyebilmek, alternatif tasarlayabilmek; dünyanın, hayatın değişebileceğini düşünebilmektir – başka türlü bir şey isteyebilmenin, alternatif tasarlayabilmenin, dünyanın-hayatın değişebileceğini düşünmenin kapısının kapatılmamasıdır. Umudun meşruiyetidir.”




