Yakın zamanda sosyal medya platformlarından birinde onlarca kez dinledim Wey Malîno stranını. Öyle bir takıntım var, bir şarkının değişik kişilerce seslendirildiği kayıtları izlemeyi severim. Bazen bir düğünde, bazen bir konserde veya bir arkadaş sohbetinde, bir şarkıyı yeniden yaratır birileri.
Leyla İşxan’ın sesinden ve ikonik klibinden biliyoruz bu stranı. Wey Malîno bir ağıt aslında. Aşk acısıyla harmanlanmış, bir arazi anlaşmazlığından dolayı nişanlısının ailesi tarafından yedi kardeşi öldürülen birinin yaktığı ağıt. Kayıp, öfke, çaresizlik ve sevdanın sarkacında söylenmiş. Turgut Uyar’ın dizesiyle “bütün mümkünlerin kıyısında” iken, imkansızın denizine gark olmanın talihsiz ve tarifsiz acısını anlatıyor bize.
Wey Malîno, aynı zamanda Kürtlerin yüzyılları aşan toplumsal hafızasından bugüne kalan tortuları da hatırlatır. Bir arazi anlaşmazlığını adaletle çözecek kurumlardan ve mekanizmalardan yoksun bırakılmış bir dünyanın hikâyesidir bu. Öfkesini çoğu zaman kendine yönelten, yaralarını kendi içinde derinleştiren, en çok da kendisiyle barışmakta zorlanan bir toplumsal çaresizliğin çığlığıdır. Bu yüzden stran, yalnızca bir aşkın ya da bir ailenin yasını değil, bir coğrafyanın kaderle, şiddetle ve kayıpla kurduğu uzun ilişkinin de sesini taşır.
Kürtler evlerinin avlusundan meydanlara çıkmadan, kendi klanında ağır ağır tükenmenin ağıtlarını yakıp durdular nice zaman. Kendine bilenmiş, kendine düşman. Katline ve katiline umarsız, bazen de hayran.
Tarihin bir yerinde hançerin ucunu kendi yüreğine doğrultup, parmakları hançerin sapında kilitlenmiş bir halkın kaderine müdahale edenler de var elbette. Üstelik çıplak elleriyle tutup o hançerin keskin tarafını, kanattığı yürekten ve kilitlenmiş ellerden çekip çıkarmak için, kendi ellerini parçalayanların hikâyeleri de var. Şarkısına, halayına, hikâyesine vâkıf olduğunuzda bu halkın, o hançerin kanattığı yerleri de görürsünüz, o hançeri çıkarırken parçalanan ellerden sızan kanı da.
Bir de kederin gölgesi var elbet o çığlıkta. Bir sevdanın üzerine düşmüş ölümün o ağır gölgesi. Aşkın o iki kişilik evrenine yüklerinizden arınıp giremiyorsunuz. Coğrafyanızı, tarihinizi, hafızanızı ve çoğu zaman kederinizi sırtlanıp, bir başka yüreğin kıyısına yanaşıyorsunuz;
“bütün mümkünlerin kıyısına”. Bazen elinizde kala kala bir çığlık kalıyor işte, sizden sonra da asırlarca söylenesi.
Yüz yıllık yaraları sağaltmaya çalışırken belki de bu yaraların gündelik hayatımıza dokunduğu yerlerden başlamalıyız. Ticari ilişkisinden, arazi anlaşmazlığına, beşeri ilişkisinden aşk acısına kadar, insanın insana veya insanın doğaya dokunduğu her yerde var olan iz düşümlerini de dikkate alarak. Çünkü yüreğimize bastırdığımız hançerin yarası, sandığımızdan çok daha derin ve yaygın duruyor göğsümüzde.
Dün bu yazıyı yazmaya çalışırken İranlı yazar ve sinemacı Persepolis’in yaratıcısı Marjane Satrapi’nin ölüm haberi düştü önüme. Ailesinin ölümüne dair yayınladığı basın açıklamasında “kederden öldü” diye yazılmıştı. Kederden ölmek.
Wey Malîno stranını söyleyen bu kederle nasıl yaşamış daha sonra, bilmiyoruz. Ama böyle bir kaderden ancak kedere sığınılabilir sanki. Ve sonrasında ya kederin çığlığı olursunuz ya da kederden ölürsünüz.
Biz Wey Malîno’nun çığlığıyla küllendirelim kendi kederlerimizi.
Wey malîno ezê çawa bikim xwe u bi wî dilî…




