Son haftalarda kalıcı barış istemiyle kaleme alınan birçok yazıda, Meclis’e gelmesi beklenen yasanın bir kök yasa olması gerektiği; bu yasanın nasıl bir tarihsel rol oynayabileceği, hangi ilkelere dayanması gerektiği ve Türkiye’nin yüz yıllık meselesinde nasıl bir kırılma yaratma potansiyeli taşıdığı ele alındı. Bu köşenin okurları da konuya aşinadır. Bugün itibarıyla artık somut bir metin var önümüzde. Açıkça ifade etmek gerekir ki bu metin, dile getirilen temel beklentilerden ve olması gereken demokratik çerçeveden oldukça uzaktır. Bu değerlendirmeyi yaparken ne duygusal bir tepkiyle hareket etmek ne de toptancı bir reddiyeye savrulmak doğru olur. Aksine, her bir cümleyi adeta kuyumcu terazisinde tartarak kaleme almak önemlidir. Çünkü mesele yalnızca bir yasa tasarısı değil; reel eleştiri ile barış ihtimali arasındaki hassas dengenin doğru kurulmasıdır.
Meclis’e sunulan yasa, Kürt meselesinin çözüm kapısını ardına kadar açacak ve başta Kürt halkı olmak üzere demokratik ve barışçıl çevrelerde güçlü bir güven duygusu yaratacak bir çerçeve olmaktan uzaktır. Tasarının meseleyi silahlar ve çatışma bağlamına indirgemesi ciddi bir sorundur. Bunu yaparken eski güvenlik politikalarının diline yaslanması ise bu sorunu daha da derinleştirmektedir.
Metinde meseleyi adlandırmak için dahi “Kürt” kelimesinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Buna karşılık “terör”, “terörün sonlandırılması” “teslim”gibi ifadeler bu tarz süreçlerin ruhuyla bağdaşmaz. Tarihsel barış iddiasının dillendirildiği bir süreçte, toplumsal hassasiyetler gerekçe gösterilerek bu dilin benimsenmesi alışkanlığa yaslanan bir sorumsuzluk örneğidir. Bu yaklaşım güven üretmek yerine kuşkuyu derinleştirmektedir:Hedef salt bir tasfiye mi,barışa ait ilk ilmek mi?
Tasarı bu haliyle kategorik ayrımlara girmeyen, bağlayıcı ve kapsayıcı bir hukuki çerçeve sunmaktan uzaktır. Sonradan tamamlayıcı yasaların çıkarılacağı ifade edilse de mevcut metnin niteliğini doğru tespit etmek bir zorunluluktur. Özellikle farklı mücadele alanlarından gelen insanların demokratik siyasete katılımını amaçladığı iddia edilen bir düzenleme içinde, belirli sürelerle de olsa siyasi yasakların ve denetimli serbestlik mekanizmalarının öngörülmesi ciddi bir çelişkidir. Dahası, bu düzenlemelerin aynı “suçun” tekrar edilmesi halinde geçersiz sayılacak biçimde kurgulanmış olması, hukuki tutarlılık açısından da sorunludur.
Buradaki temel problem yalnızca teknik değil, aynı zamanda zihinseldir. Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken faaliyetlerin hâlâ suç kategorisinde ele alınabileceğini ima eden bir yaklaşım söz konusudur. Oysa demokratik siyasi alanın genişlemesi, geçmişte suç sayılan ya da öyle değerlendirilen kanaatlerin de yeniden tanımlanmasını gerektirir. Dil, kimlik, kültür ve inanç özgürlüğü ile yönetsel hak taleplerine ilişkin söz ve eylemlerin hâlâ suç parantezinde değerlendirilecekmiş gibi görünmesi, bu yasa tasarısının en önemli handikaplarından biridir.
Bu eksikliklerin ilerleyen süreçte giderileceğine dair beklentiler vardır. Hatta komisyon ve genel kurul aşamasında bile teknik olarak bu sorunları düzeltme imkânı sözkonusudur. Bu durum, mevcut tasarıya yöneltilmesi gereken daha sert eleştirilerin yalnızca ertelenmesini gerektirir; ortadan kaldırılmasını değil.
Tasarıya dair bir diğer sorunlu yaklaşım ise tanıtım sürecinde kullanılan dilde ortaya çıkmaktadır. Özellikle “pişmanlık yasası”na yapılan atıflar ve bunun tamamlayıcı bir unsur olarak sunulması son derece problemli bir zihniyetin göstergesidir. Dünyadaki hiçbir barış sürecinde çözüm, pişmanlık merkezli bir dil üzerinden kurulmaz. Esas olan yüzleşme ve onarıcı adalettir. Bu nedenle bu tür söylemlerin bilinçli ya da bilinçsiz şekilde dile getirilmesi, her iki durumda da vahimdir. Benzer biçimde, tasarının belirli kriterler üzerinden ayırımlar yapması karşı tarafın hassasiyetlerinin ne ölçüde dikkate alındığına dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Özellikle Kürt siyasi hareketi açısından uzun süredir vurgulanan, Sn. Öcalan’ın statüsü ve özgür çalışma koşullarına dair herhangi bir düzenlemenin yer almaması bu kuşkuları artırmaktadır. Bu konuda gerek süreç boyunca gerekse yasaya ilişkin açıklamalarda Sn. Bahçeli tarafından dile getirilen ifadeler dikkate alındığında ortaya çıkan eksiklik açıkça görülmektedir. “Öcalan’ın kendi talebi yoktur” şeklindeki açıklamalar bu eksikliği izah etmekten uzaktır. Eğer amaç gerçek ve kalıcı bir barış ise, uluslararası deneyimler ve denetim mekanizmaları da dikkate alınarak gerekli adımların atılması gerekirdi.
Bu noktada siyasi söylem ile hukuki gerçeklik arasındaki mesafe dikkat çekicidir. Gelinen aşamada, sarfedilen sözlerden çok hukuki güvencenin önemsendiği açıktır. Geçmişte dile getirilen siyasi beyanların bugün somut hukuki düzenlemelere dönüşmesi, güven ortamının temel şartıdır. Şüphesiz bu yasa tasarısının her bir maddesi ayrı ayrı uzun değerlendirmeleri hak etmektedir. Ancak ilk adım niteliğindeki bir düzenlemenin teknik ayrıntılarından çok ruhu üzerinden değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, metnin niyet, ciddiyet ve samimiyet konusunda güven yaratmadığı ortadadır…
Bununla birlikte, tüm bu eleştirileri dile getirirken ortaya çıkan siyasal tabloyu görmezden gelmek de doğru değildir. Bu tasarının, Kürt siyasi hareketi ve Sn. Öcalan ile devlet ve iktidar yetkilileri arasında yürütülen yoğun temasların ardından Meclis’e gelmiş olması önemlidir. Bu durum, çözüm arayışında güvenlik ve çatışma dışı bir yöntemin ilk kez bu ölçekte esas alındığını göstermektedir.
Daha önce de sıkça belirtildiği gibi, meselenin ilk kez darağacı yerine müzakere masasına taşınmış olması küçümsenemez. Bu durum kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Aksine, büyük bedellerle yürütülmüş uzun bir mücadelenin sonucudur. Tüm eksiklik ve hatalarına rağmen, ilk kez toplumsal bütünleşme ve barış hedefiyle böyle bir yolun açılmış olması önemlidir. Hatta bu yasa, mevcut haliyle dahi yürürlüğe girdiği takdirde Cumhuriyet tarihinde alışılmadık bir durum yaratabilir.Kürtlerle ilgili hazırlanan kollektif bir yasada bu kez Kürtlerin payına yalnızca acı, kayıp ve yoksunluk değil; yaşamın kendisi düşebilir. Yıllardır dağlarda, hapishanelerde ve sürgünde parçalanmış hayatların yeniden birleşmesi ihtimali, bu yasanın yarattığı en güçlü insani zemindir.
Bir annenin çocuğunun cenazesi yerine kendisini kucaklayabilmesi… Bir babanın yıllar sonra evladına kavuşabilmesi… Sürgünlerin kendi topraklarına dönebilmesi… Bunlar hiçbir siyasal tartışmanın hafife alamayacağı kadar gerçek ve derin karşılıklardır.
Bu nedenle yalnızca eksiklere odaklanarak süreci tümden değersizleştirmek ne ahlaki ne de vicdanidir. Kaldı ki tarafların da ifade ettiği gibi, ilerleyen süreçlerde karşılıklı adımlarla bu çerçevenin güçlendirilmesi mümkündür. Bu açıdan meseleye “ya hep ya hiç” yaklaşımıyla bakmak gerçekçi değildir.
Öte yandan, çatışmanın sona ermesi ve genç insanların artık hayatlarını kaybetmemesi ihtimali kimliklerin ötesinde insani bir değerdir. Bu süreçte en ağır bedelleri yaşayanların da ifade ettiği gibi, aynı acıların başkaları tarafından yaşanmaması için eksik de olsa bir hukuki zeminle ilerlemeyi, kusursuz ama hayali bir barış ihtimaline tercih etmek gerekir.
Bu yaklaşım, eleştirilerin susturulması anlamına gelmemelidir. Aksine, hem devletin hem de Kürt hareketinin süreç boyunca kendi tabanlarından veya karşı cepheden gelen ya da gelecek yapıcı eleştirilere açık olması gerekir. Eleştiriyi düşmanlıkla, farklı düşünceyi ihanetle eşitleyen anlayışlar bu sürece zarar verir.
Eğer bundan sonrası gerçekten siyaset ve demokrasi zemininde ilerleyecekse, o zaman farklı seslerin bastırıldığı eski alışkanlıkların da terk edilmesi zorunludur. Demokratik kamuoyuna da bu noktada önemli bir sorumluluk düşmektedir. Bundan sonra atılacak her eksik ya da sorunlu adımı tümden mahkûm etmek yerine, bu adımları doğru bir hatta oturtacak bir mücadele çizgisi oluşturulmalıdır. Amaç, süreci değersizleştirmek değil; doğru yönde ilerlemesini sağlamaktır.
Bugün önümüzde duran gerçek şudur: Bu yasa eksiktir, sorunludur ve ciddi eleştirileri hak etmektedir. Ancak aynı zamanda barışa açılan bir kapının aralanma ihtimalini de içinde taşımaktadır. Bu iki gerçeği birlikte görebilmek, hem siyasal olgunluğun hem de vicdani sorumluluğun gereğidir.
Mesele, bu kapının varlığını inkâr etmek ya da eksiklikleri görmezden gelmek değil; bu kapıyı gerçek bir barışa açacak tutumu ortaya koyabilmektir.




