Ahlaki ve politik dürüstlük üzerine Gizli Bir Yaşam
Başak Canda 30 Ağustos 2025

Ahlaki ve politik dürüstlük üzerine Gizli Bir Yaşam

Kuş ve böcek seslerinin iç içe geçtiği o belirsiz uyumda, en çok akan suyun sesi duyuluyor. Bu sesle birlikte insanın içine bir huzur çöküyor ama hemen ardından, adı konulamayan bir huzursuzluk. Film henüz başlamamış. Huzursuzluk duymaya bir gerekçe yok. Ancak hemen o sessizliğin gürültüsünün içine yerleştirilmiş siyah ekranda yazı beliriyor. “Yuvamızı yükseklere yapabileceğimizi düşünmüştüm. Ağaçların tepesine… Kuşlar misali uçmayı… Dağların tepesine.” Şiir gibi akan sözler. Giriş için yeterince anlamlı. Sese yüklenen duygu da öyle.

Gizli Bir Yaşam (A Hidden Life)’ı izlemek için açtığım ekranım, siyah beyaz belgeseller gibi, bol Hitler selamlı sahnelerle giriş yapıyor. Hitler’in halkı, halkın onu selamlama sahneleri akıyor. Hitler’in konvoyunun geçişi, askerlerin bu geçit törenindeki yürüyüşleri, insanların ses kalabalığı… Silahlar omuzda, eller önde. Sahne “Bu hikâye gerçek olaylardan uyarlanmıştır.” yazısı ile kapanıyor. Konu anlaşıldı, diye düşünürken “2. Dünya Savaşı’nda askere çağrılan tüm Avusturyalılar Hitler’e bağlılık yemini etmek zorundaydı.” bilgisini görüyorum. Hemen ardından yemyeşil doğanın ortasında bir erkeğin otları biçme sahnesiyle karşılaşıyoruz. Bir dünyadan başka bir dünyaya geçmiş gibi hissediyorum. Filmi de buradan başlamış kabul ediyor ruhum. Bir tabloyu şiirsel bir sunumla izlemeye başlıyorum.

Neredeyse ilk otuz dakika, yönetmen Terence Malick’in Avusturya Alpleri gibi muhteşem bir manzarayı vurgulamak, bir çayır parçasının, bir bulutun, bir şelalenin veya bir kilise kulesinin fırtınalı bir gökyüzüne karşı güzelliğini ortaya çıkarmak için kamerasını konumlandırdığı hissinin görsel şölenini yaşıyoruz. Malick, insanın içini acıtan bir dramı, duygu sömürüsünden uzak, etkileyici bir sinema diliyle anlatmayı başarmış. Yaşamın doğal akışı da bu durumu besliyor. Görüntü Yönetmeninin Jörg Widmer olduğunu hemen yazayım. Widmer, geniş ölçekli objektiflerle çekilen kartpostal güzelliğindeki fotoğraflarıyla filme müthiş bir görsellik ve bu görselliğin derinliğini katmış. Filmin açılışındaki siyah beyaz görüntüler aynı zamanda her şeyin o kadar da pastoral olmadığı kanıtlar gibi. Devamında filmin başka bir anlatıma dönüşmesinden anlıyoruz. Her şey o kadar derin verilmiş ki, o rüzgârın sesine eşlik etmemek elde değil. O sevgiye, o insanlığa, o sıcaklığa…

Film, muhteşem manzaralı bir köy evinde yaşayan Avusturyalı dürüst ve çalışkan çiftçi Franz’ın (August Diehl) karısı Fani (Valerie Pacher) ve kızlarının 1940’ta başlayan öyküsünü anlatıyor. Gizli Bir Yaşam muhteşem manzara tasvirlerine şiiri yükleyerek manifesto niteliğinde anlatımlarla dolu. Aile olmanın önemine verdiği değeri sergilemeyi unutmamış yönetmen. Ancak en önemlisi birbirlerine güvenip destek olan bir çiftin aşk öyküsü. Bu öyküde sevgi ve saygının yanında, baş eğmemeyi, dayanışmayı, onuru görürüz. İki baş karakterin de mütevazı ve ölçülü davranışları dikkat çekse de Fani empatinin başkarakteridir bence. Çünkü aşkın aynı zamanda acı da içerdiğini oldukça ikna edici bir performansla sergiler. Karakterlerin vicdanı ile aşkı arasındaki mücadelede zaman zaman gerilsek de bir iç düelloda olduğumuzu unutmayız.

Bu arada Tanrıya yapılan göndermelerin tekrarı can sıkıcı gelebilir. Ancak 1940-45 döneminin barbarlığıyla yüzleşen bir ailenin dramında toplumun üzerinde etkisi olan kiliseden medet ummanın neresi kötü olabilir ki? Ancak kilisenin dayattığı da aynı yoldur. Tüm olup bitenlere karşı kendi doğrularına sarılma dışında yapılacak bir şey kalmamıştır. Varoluşsal sorgulamaların çatışması çok açık bir biçimde işlenir diyaloglarla. “Haksızlığa uğramak, onu işlemekten daha iyidir,” der üvey babası bir sahnede. Senaryonun alt metninde verilmek istenen mesaj yönetmenin ana teması gibi verilmiştir burada.

Viktorya dönemi edebiyatının en önemli eserlerine imza atmış, kuşkusuz roman sanatının ölümsüzleri arasında yerini alan George Eliot (Mary Anne /Marian Evans)’un Middlemarch adlı romanında bize söylediği ve filmin en sonundaki alıntıda hatırlattığı gibi, “Dünyanın gelişen güzelliği, bir ölçüde tarihte yer etmemiş olaylara bağlıdır. O olaylar ise sizden veya benden değildir. Bu güzellik, bağlılıkla gizli bir hayat sürmüş olanlardan ve nerede olduğu belirsiz mezarlarda yatanlardandır.”

Eliot’un Floss Nehrindeki Değirmen(The Mill on the Floss) adlı romanının girişindeki pastoral anlatım, Gizli Bir Yaşam’ın bütününe yayılmış gibi. “Suyun hızla akışı ve değirmenin gürültüsü insanda büyülü bir sağırlık uyandırıyor. Bu da manzaradan yayılan sûkuneti artırıyor sanki. Bu tıpkı sesten meydana gelen ve insanın dış dünyayla bütün ilgisini kesen büyük bir perdeye benziyor. Ve şimdi buğday çuvallarıyla eve dönen üzeri kapalı koskocaman bir arabanın gök gürültüsünü andıran sesi duyuluyor.” Yazar Eliot bize sessizliğin içindeki sesi anlatmaya çalışırken, yönetmen Terrence Malick de aynı sesi farklı açılardan gösteriyor. Avusturya kırsalının pastoral görüntüleriyle başlayan ve bu görüntüleri pekiştiren orkestra müziği eşliğinde, Malick bize insanlığın anlamsız savaşına karşı olağanüstü bir güzelliği, doğayı önümüze koyuyor.

Eliot’un romanındaki kişisel serüven gibi görünen, varoluş çabalarında yaşama anlam katma, eril algının erkek egemen toplum yapısını işaret ederken, kadının üretimdeki yerine vurgu yapılır. Dönem İngilteresinde kadınlar üzerindeki baskıyı üretim üzerindeki etkileriyle anlatır. Bu yanıyla filmde de keskin tanımlar buluruz. Kadın ve erkek kolektif üretimin parçasıdır ancak toplumun kuralları her an ötekileştirmeye hazırdır. Süreç burada da kolektifliğe dönüveriyor ne yazık ki.

Gizli Bir Yaşam, vicdani retçi olan ve Nazilerle savaşmayı reddettiği için idam edilen Franz Jägerstätter’in gerçek hikâyesini konu ediyor. Senaryo yazarlığını da yapan Malick, savaş karşıtı temalara sadık kalmış. Öyle savaş sahneleriyle dolu bir film aklınıza gelmesin tabii. Film, inancı uğruna Nazi ideolojisine karşı gelme cesaretini göstermiş, yüreği sevgi dolu bir çiftçinin direncini sergiliyor. O yıl askere alınan Franz, savaşta masum, günahsız ve müdafaasız insanların öldürüldüğüne tanık olunca, ikinci çağrılışında orduya dönmeyi reddediyor. Buna inancının yalan söylemesini dolayısıyla kötü olarak gördüğü Nazi rejimine bağlılık yemini etmemesi gerektiğine inanıyor. Onun reddi asla kurtulamayacağı bir kısır döngüye sürüklüyor.

Köy halkı tarafından dışlanıp hain muamelesi gören Franz, Hitler’e bağlılık yemini etmeyi reddedince tutuklanıp, Hitler’in doğum yeri olan Linz’deki Enns toplama kampına gönderiliyor. Gestapo tarafından sunulan, hatalı olduğunu kabul ettiğini bildiren bir belgeyi imzalamayı reddeden Franz, direncini sürdürünce Berlin’e gönderilip yargılanıyor. Hâkim Lueben’in (Bruno Ganz) “Savunmanızı yapacak mısınız?” sorusuna Franz, “Ben yanlış bulduğum bir şeyi yapmamak için savaşa katılmayı reddediyorum.” cevabını verince idama mahkûm edilir. Burada asıl vurgulanması gereken, otoriter rejimlerin halkı nasıl etkilediği ve insanların otoriteye sorgusuz sualsiz itaat etmesidir. Çocukları savaşa giderken itiraz etmeyenler, âdeta birer Nazi gönüllüsü gibi, kadın ve çocuklara karşı düşmanca bir tavırda bulunmaları özellikle vurgulanmıştır ki, kadın ve çocuklar da bu şiddete dâhildir.

İdam öncesi, Berlin’e kocasını son kez görmeye giden Fani ile Franz’ı karşı karşıya getiren duygu yüklü sahnede Fani kocasına “Seni çok seviyorum ve her zaman olduğu gibi bugün de fikirlerini destekliyorum.” diyerek veda eder. Gerçekten de Malick, didaktik olmadan, ahlaki ve politik dürüstlük üzerine derin bir esere imza attığını bu sahneyle de bir kez daha kanıtlar. Vicdani retçi karakterin direncini, ideallerini ve doğruları için hayatı dâhil her şeyi feda etmedeki azmini mükemmel yansıtıyor. En çok dikkatimi çeken savaşa katılması istendiğinde kaçmaması, saklanmaması ve direnişi… Kışlaya da gidiyor. Zıtlıkları buluşturma sahnelerinde başarılı olan yönetmen savaştan kaçan birini de görsel anlatım içine yerleştirmeyi unutmamış. Ormanda saklanan biri (muhtemelen asker kaçağı), gördüğü insanlardan kaçar. Yönetmenin felsefeci olmasının olumlu yanı, olumsuzlukları karşıtlarıyla göstermesi bu tür ayrıntılarla beslemiş olmasında da görüyoruz. Yine ikna edilmesi için varoluşsal soruların çoğaldığı sahnelerden birinde Nazi subayı, “Kimse bu sesi ve bu sözleri asla duymayacak,” diyor. Ama o, öldürülse de Eliot’un sözündeki gibi onu duyacak birilerinin olduğunu biliyor.

George Eliot’un, “bağlılıkla gizli bir hayatın içinde” dediği anlam içinde anlam arayışı, sonu ve başlangıcı olan bedende ya da savaşta değil, ölümün ötesinde bu dünyadaki devam eden yaşamdır. Çünkü onlar mutlak kötülüğe karşı özgürlüklerini savunmuşlardır. Bedenlerini kaybetseler de ruhları özgürdür. Naziler için savaşmayı reddeden Avusturyalı Franz Jägerstätter gibi. Ya da George Eliot’un Silas Marner’da yakın arkadaşı tarafından ihanete uğrayan ve acımasızca toplum dışına itilen, sürgüne zorlanan Silas gibi. Dünya bugün hâlâ yaşanacak bir yerse, o isimleri olmayan onurlu insanların mücadeleleri sayesindedir. Bu dün de böyleydi bugün de. Gizli yaşamlar içindeki büyük direnişlere selam olsun. 

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.