Grönland neden önemli?
Ecehan Balta 23 Ocak 2026

Grönland neden önemli?

Grönland’ı çoğumuz “uzak ve beyaz” bir yer olarak hayal ediyoruz. Haritanın üst köşesinde, gündelik hayatın dışında kalan bir soğukluk…

Oysa 2026 Ocak manşetleri Grönland’ı, iklim kriziyle jeopolitiğin aynı cümlede kurulduğu bir yere taşıdı. Çünkü buzun erimesi sadece “doğa haberi” değil.

Buz çekildikçe yeni deniz yolları, yeni maden iştahı ve yeni güvenlik gerilimleri ortaya çıkıyor. Ve bu gerilimi bu kez açık açık duyduk: Donald Trump’ın Grönland’ı “alma” ve “kontrol etme” söylemi, Danimarka ve Grönland yönetimlerinin sert tepkisiyle karşılandı. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen 4 Ocak 2026’da “ABD’nin Grönland üzerinde hiçbir hakkı yok” diyerek tartışmayı kapatmaya çalıştı; Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen de bu dili “saygısız” buldu. 20 Ocak 2026’da Danimarka’nın Grönland’a ilave asker gönderdiği yönünde haberler çıktı.

Konuya uzak bir okur için “neden bu kadar büyüdü?” sorusunun cevabı aslında basit: Grönland, iklim krizinin sonuçlarının dünyayı nasıl yeniden düzenlediğini tek bir yerde, çıplak biçimde gösteriyor. Üç kelimeyle: su, rota, kaynak.

Grönland’ın konumu başlı başına bir hikâye. Kuzey Amerika ile Avrupa’nın arasında duruyor; Arktik’in kapısı gibi. Kapı demek, geçiş demek; geçiş demek, gözetim ve hakimiyet demek.

ABD’nin Pituffik Space Base’i (eski adıyla Thule) tam da bu nedenle önemli. Bu üs, füze uyarı ve uzay gözetleme ağlarının bir parçası olarak anlatılıyor; 2023’te resmen Pituffik adını aldı. Yani Grönland sadece “buz” değil, aynı zamanda bir radar coğrafyası. Buzun geri çekilmesiyle, bu coğrafyanın stratejik değeri daha da görünür oluyor. İşte “Grönland’ı satın alalım” gibi cümleler, tam da bu görünürlükten besleniyor.

Ama ekoloji açısından asıl mesele şu: Grönland’ın buz tabakası, deniz seviyesini yükselten en büyük kaynaklardan biri. Bu cümle, uzak bir kuzey gerçeği gibi durabilir; oysa kıyı kentlerinin geleceğini anlatır. NASA’nın uydu ölçümlerine dayalı değerlendirmeleri, Grönland’ın 2002’den bu yana büyük miktarda buz kaybettiğini ve bunun küresel deniz seviyesine ölçülebilir katkı verdiğini gösteriyor. 2025’e ilişkin güncel Arktik karneleri de uzun dönemli kayıp eğiliminin sürdüğünü vurguluyor. Bu yüzden soru artık romantik bir “kutup ayıları üzgün” sorusu değil; çok somut bir soru: İklim değişikliğini durduracak mıyız? Durduramazsak, bedeli en çok kıyılarda birikecek.

Buz çekilince ortaya çıkan ikinci başlık deniz rotaları. “Mesafe kısalıyor” anlatısı kulağa verimli gelebilir, ama Arktik’te verimlilik denen şey çoğu zaman risk demektir. Çünkü Arktik’te kaza olduğunda müdahale zordur, sızıntı olduğunda ekosistem daha kırılgandır, arama kurtarma kapasitesi sınırlıdır. Üstelik gemilerden çıkan siyah karbon gibi kirleticiler, buzun üstüne konduğunda erimeyi hızlandırabilir ve bu, “buz çekiliyor, daha çok gemi geliyor, daha çok ısınma oluyor” döngüsünü büyütebilir. Yerli toplulukların yaşam alanları, avcılık ve balıkçılık gibi geçim pratikleri üzerinde de baskı artar. Arktik deniz taşımacılığına dair değerlendirmeler, bu ticari hayallerin çevresel ve yönetişim maliyetlerini sürekli hatırlatıyor.

Üçüncü başlık kritik mineraller. “Yeşil dönüşüm” dediğimiz enerji ve ulaşım dönüşümü, bataryalar, rüzgar türbinleri, şebeke altyapısı derken büyük bir mineral talebini büyütüyor. Grönland da bu tartışmada sık sık anılıyor. Fakat burada iki yanıltıcı kolaylık var. Birincisi, “maden var” demek “hemen çıkar” demek değil. Altyapı, finansman, işleme kapasitesi, izin süreçleri ve toplumsal rıza olmadan bu projeler yıllarca kağıt üstünde kalabiliyor. İkincisi, “yeşil” etiketi madenciliği otomatik olarak aklamıyor. Bir projenin iklim politikasına hizmet ediyor olması, yerel ölçekte su, atık, sağlık ve yaşam alanı risklerini ortadan kaldırmıyor. Grönland’da uranyum yasağı ve Kvanefjeld hattında görülen tartışmalar da bu gerilimi büyüten bir örnek olarak gündeme gelmişti; çevre koruma kararlarının yatırım tahkimi ve tazminat tehdidiyle karşı karşıya kalabildiği konuşuldu.

Tam da bu noktada ABD’nin “kontrol” dili, ekoloji tartışmasının zeminini kaydırıyor. Çünkü mesele artık yalnızca “iklim ve korunma” meselesi değil; “iklimin açtığı yeni fırsatlar kim tarafından yönetilecek?” meselesi. Buz çekilince rota açılıyor, rota açılınca güvenlik dili sertleşiyor, güvenlik dili sertleşince maden ve altyapı projeleri “ulusal çıkar” başlığı altında hızlanıyor. Süregiden gerilim, bu mekanizmayı çıplak biçimde görünür kıldı: Buzun erimesi, dünyanın en güçlü aktörlerinin bile “toprak” cümlesine geri dönmesine yol açabiliyor.

Grönland’a bakarken bu yüzden tek bir manzaraya bakmıyoruz; bir zincire bakıyoruz. İklim krizi buzları eritiyor. Buzlar çekilince yeni rota ve kaynak hayalleri büyüyor. Bu hayaller büyüdükçe, büyük güçler “güvenlik” ve “kontrol” kelimelerini daha yüksek sesle söylüyor. Ve bu söz yükseldikçe, ekoloji meselesi sadece karbon ve sıcaklık grafiği olmaktan çıkıp, egemenlik ve adalet meselesine dönüşüyor.

Soru şu: İklim değişikliğini durduracak mıyız? Eğer durduramazsak, eriyen buzun altından çıkan her şeyi “yeni altın çağ” diye mi okuyacağız, yoksa bu iştaha bir fren mi koyacağız?

Grönland, bize uzak bir ada değil; gezegenin geleceğini kimin yazacağını tartıştığımız bir sayfa. Buzun çekildiği yerde sadece deniz değil, siyaset de yükseliyor.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.