İstanbul’da dün Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılara karşı düzenlenen protesto sırasında polis müdahalesine maruz kalan DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, yere düşerek hastaneye kaldırılmıştı.
Fırat, sosyal medya hesabından konuya ilişkin açıklama yaptı.
Fırat, barışın bir slogan değil, “yara gibi taşınan ve birlikte iyileştirilecek” bir mücadele olduğunu belirterek, “Tanklarla, silahlarla ve kaba güçle demokrasiye, hukuka ve adalete sadık kalınmaz” ifadelerini kullandı.
Demokrasi, hukuk ve adaletin yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir toplumun erdemini ve ahlakını temsil ettiğini vurgulayan Fırat, şöyle dedi:
“Sözümüzün karşılık bulması, eleştirinin suç sayılmaması, farklı kimliklerin ve inançların eşit yurttaşlık temelinde tanınmasının kimseye zararı yoktur. Bir ülkede insanlar korkmadan konuşabiliyor, örgütlenebiliyor, hak talep edebiliyorsa orada demokrasi vardır. Aksi halde demokrasi, tabelada yazan bir süsten ibaret kalır. Mazlumun gücünü ve mücadelesini sınırlamak, yasaklarla halkın sesini kısmak; iktidarların ve zalimlerin yargı önünde hesap vermesini geciktirmek, tam olarak hukuksuzluktur. Bu nedenle hukuk, güçlünün sopası değil; toplumun ortak güvencesidir. Hukukun ruhu ise adalettir. Adalet mağdurun sesini duymak, geçmişte yapılan haksızlıklarla yüzleşebilme cesaretini gösterebilmektir. Adalet, bir gün herkese lazım olacak en temel güvencedir. Bizlere düşen görev; demokrasi, hukuk ve adaletle toplumun yüreğinde açılan yaraları onarmak adına mücadele etmektir. Bugün yaşadığımız pek çok toplumsal krizin temelinde bu üç değerin zayıflaması yatıyor.”
‘Barışı savunmakla kamu düzeni tehdit edilmez’
Dünkü protestonun şiddeti kışkırtmak için değil, barışı savunmak amacıyla yapıldığını belirten Fırat, barış çağrısına cop ve şiddetle karşılık verilmesini eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“İnsanlar kendilerini ifade edemediğinde öfke birikir. Hukuka güven kalmadığında herkes kendi adaletini aramaya yönelir. Adalet duygusu zedelendiğinde ise birlikte yaşama iradesi yara alır. Bu nedenle demokrasi, hukuk ve adalet yalnızca siyasetçilerin değil, her yurttaşın ortak sorumluluğudur. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutacak şey öfke ve intikam değil, güven duygusudur. Bir toplumu bir arada tutan şey korku değil, adalettir. Bir devleti meşru kılan şey güç değil, hukuktur. Dün, siyasi kimliğim ve bir Alevi yurttaş olarak; bu kadim coğrafyanın vicdanını, geleceğini ve birlikte yaşama iradesini dile getirmek için bir araya gelmiştik. Bu protesto şiddeti kışkırtmak için değil, barışı savunmak için yapıldı. Ve bu çok net bir gerçektir. Bizler silahlar sussun, çocuklar ölmesin, halklar düşman edilmesin diye sokağa çıktık. Ama o barış talebine copla, şiddetle cevap verildi. Barışı savunmakla kamu düzeni tehdit edilmiş olmaz. Şiddet uygulamak da devlet ciddiyeti sayılmaz. Ve burada bir şeyi özellikle söylemek istiyorum: Suriye’de Alevi köylerinde katledilen canların, Rojava’da öldürülen çocukların ve gençlerin, parçalanmış bedenlerin, yarım kalmış hayatların yükü bugün hepimizin omzundadır. İnancı, kimliği, dili ne olursa olsun; bir çocuğun mezar taşı, bir annenin çığlığı, bir gencin yarım kalan hayali bizim ortak acımızdır.”
‘Hiçbir siyasi hesap bir çocuğun hayatından değerli değil’
Fırat, hiçbir siyasi hesaplaşmanın, sınır tartışmasının ya da güvenlik gerekçesinin bir çocuğun hayatından daha değerli olmadığını ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz barışı tam da bu yüzden savunuyoruz. Çünkü hiçbir siyasi hesap, hiçbir sınır tartışması, bir çocuğun hayatından daha değerli değildir. Bakın, mesele şahış meselesi de değildir. Mesele şudur: Bu ülkede siyaset alanı daraltılıyor. Sokak, meydan, söz, itiraz alanı daraltılıyor. Ve her daraltılan alanla birlikte demokrasi biraz daha nefessiz bırakılıyor. Şunu açıkça söylüyoruz: Biz bu ülkenin copla, korkuyla, düşmanlıkla yönetilmesine razı değiliz. Biz barış istiyoruz. Biz hukuk istiyoruz. Biz adalet istiyoruz. Ve bunları istemek için kimseden izin almayacağız. Çünkü barış bir lütuf değil, bir haktır. Çünkü hukuk bir süs değil, bir güvencedir. Çünkü adalet bir vaat değil, bir zorunluluktur. Buradan herkese çağrımdır: Bu ülkenin Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle; Hristiyanıyla, kadınlarıyla, gençleriyle hep birlikte barışı savunmak zorundayız. Çünkü; barış yoksa ekonomi düzelmez. Barış yoksa gençler bu ülkede kalmaz. Barış yoksa annelerin yüreği soğumaz. Ve şunu da çok net söylüyorum: Biz susmayacağız. Biz geri çekilmeyeceğiz. Biz barış talebimizden vazgeçmeyeceğiz. Cop da gelse, gözaltı da gelse, tehdit de gelse… Bu ülkede barışı savunanlar, eninde sonunda kazanacak.”




