Kaldık mı patates, lahana ve bulgura ayvayı sormayın bile, onu yiyeli çok oldu!
Süleyman Karan 23 Şubat 2026

Kaldık mı patates, lahana ve bulgura ayvayı sormayın bile, onu yiyeli çok oldu!

Bakmayın ekonomi yönetiminin “Dezenflasyon yolunda gidiyor” açıklamalarına, enflasyonla mücadelede yolunda giden pek bir şey yok. Ancak, neredeyse pandemi sonrasında yüzleşmeye başladığımız bu yüksek ve yapışkan enflasyonun bir özelliği daha var, yapısal olarak dar ve orta gelirliyi yerle bir ediyor olması!.. Bunun sebebi, temel yaşamsal gereksinimleri oluşturan mal ve hizmet gruplarında, fiyat artışlarının diğer kalemlere göre daha yüksek seyretmesi… Beslenme, barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım bunların başında geliyor. Doğal olarak en can alıcısı ise beslenme, yani gıda… Gıda enflasyonu bize sadece enflasyonun bir yan etkisi olarak yutturulmaya çalışılıyor, ancak öyle değil. Hayvancılık ve ziraatte yaşanan birikimli ve çoklu yapısal sorunların bir sonucu gıda enflasyonu ve ne kısa vadede ne de orta vadede çözülecek gibi görünmüyor. Hele ki bu siyasî iktidar ve ekonomi yönetimiyle, sorunun çözülmesi hiç mümkün değil.

GIDA ENFLASYONU; DÖNEMSEL DEĞİL
BİRİKİMLİ VE ÇOKLU YAPISAL SORUN

O sebeple, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamalarının günü kurtarmaktan öteye bir anlam ifade etmediğini kesinlikle söyleyebilirim. Şimşek, “Ocak ayı enflasyon gerçekleşmesinde, olumsuz hava koşullarının etkisiyle uzun dönem ortalamasının oldukça üzerinde artan gıda fiyatlarında dönemsel unsurlar belirleyici oldu. Aylık enflasyon beklentilerin üzerinde gerçekleşirken, yıllık enflasyon yüzde 30.7’ye geriledi” diyor. Dönemsel unsurlar tabii ki var, ancak yapısal sorunlardan hiç söz etmiyor. Sözlerinin devamının ise gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yok: “Dezenflasyonda bir bozulma yok. Bir-iki aylık veri üzerinden değerlendirme yapmak yanlış. Gıda enflasyonu gerileyecek. Yakın tarihin en iyi yağış alınan dönemindeyiz. Gıda arzının artırılması bizim için çok önemli. 45 tarım bölgesi kurulacak. Buralarda dikey ve örtü altı ürün yetiştirilecek”. Bu açıklamaların, ekonomi yönetiminin başındaki bir isimden gelmesi garip değil mi? Sanki Hazine ve Maliye Bakanı değil de, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden bir yetkili konuşuyor!

TARIM-ÜFE VERİLERİ ORTADAYKEN…

Bu cümleleri kurarken, ‘tarım ürünleri üretici fiyat endeksi’nden (tarım-ÜFE) haberdâr olmaması mümkün değil sanırım. Eğer haberi yoksa, o daha da büyük bir sorun tabii! Tarım-ÜFE’de (2020=100), 2026 Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 8.46, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 8.46, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 43.58 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 38.18 artış gerçekleşti.
Sektörlerde bir önceki aya göre, tarım ve avcılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 8.42, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 14.36 ve balık ve diğer balıkçılık ürünleri; su ürünleri; balıkçılık için destekleyici hizmetlerde yüzde 4.08 artış gerçekleşti. Ana gruplarda bir önceki aya göre, tek yıllık (uzun ömürlü olmayan) bitkisel ürünlerde yüzde 12.14, çok yıllık (uzun ömürlü) bitkisel ürünlerde yüzde 7 ve canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde yüzde 4.02 artış oldu. Yıllık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 109.71 artışla yumuşak çekirdekli meyveler ve sert çekirdekli meyveler, aylık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 30.43 artışla sebze ve kavun-karpuz, kök ve yumrular… Yani pazar ve marketlerde kabağın kilosunun 100 TL, en lezzetsiz domatesin 70 TL, sivri biberin 250 TL olmasının sebebi, aracıların açgözlülüğü ya da esnafın aşırı kâr hırsı falan değil, tarımsal üretimde yaşanan sorunlar… Bunların bir bölümü girdi fiyatlarındaki artıştan bir bölümü ise yapısal sorunların artık kangrenleşmesinden kaynaklanıyor.

FAO GIDA FİYATLARI ENDEKSİ MERSİN’E
TÜRKİYE’DEKİ GIDA FİYATLARI TERSİNE

Zaten eğer böyle olmasaydı, küresel gıda fiyatları yıllardan bu yana, birkaç dönemi istisnaî olmak kaydıyla düşüş eğiliminde olmazdı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (Food and Agriculture Organisation of United Nations-FAO) verileri de bunu açıkça ortaya koyuyor. FAO Gıda Fiyat Endeksi (FAO Food Price Index-FFPI), Ocak 2026’da ortalama 123.9 puan olarak gerçekleşti ve 2025 Aralık ayına göre 0.5 puan (yüzde 0.4) düşüş gösterdi. Süt ürünleri, et ve şeker fiyat endekslerindeki düşüşler, tahıllar ve bitkisel yağlardaki artışları fazlasıyla telafi ederek endeksin üst üste beşinci aylık düşüşünü işaret etti. FFPI, bir yıl önceki seviyesinin 0.8 puan (yüzde 0.6) altında ve Mart 2022’de ulaşılan zirvenin ise 36.4 puan (yüzde 22.7) altında kaldı.

Bu veriler, gerek siyasî iktidarın gerekse ekonomi yönetiminin ileri sürdüğü tüm gerekçeleri yalanlıyor. Yani geçen yıl ziraî don, sel, dolu ve fırtına oldu diye sebze meyvenin fiyatı artmaz değil, tabii ki artar, ancak bunu temel sebep olarak sunmak asla doğru değil. Zira iklim krizinin etkilerini bir tek Türkiye değil, bütün dünya yaşıyor. Ve küresel ölçekte gıda fiyatları artmıyor, tersine düşüyor. Demek ki, meselenin sebeplerini başka yerde aramak lazım.

 KRİZ TARLADA BAŞLIYOR
SOFRAYA KADAR SÜRÜYOR

Sayalım öne çıkan birkaç sebebi… Türkiye’de, gıda fiyatlarındaki yüksek seyir, enflasyonun kaynağının raftan önce tarlada ve üretim zincirinde başladığını gösteriyor. Tarımsal girdilerdeki yüksek ithalat bağımlılığı, yem, gübre ve enerji maliyetlerindeki artışla birlikte üretim maliyetlerini yukarı çekerken, arz tarafındaki kırılgan yapı fiyat oynaklığını büyütüyor.

Üretim planlamasındaki eksiklikler ve arz esnekliğinin zayıf olması, iklim şoklarının fiyatlara daha sert yansımasına neden oluyor. Tedarik zincirindeki verimsizlikler, hal sistemindeki kayıt dışılık ve hasat sonrası israflar da maliyet zincirini katmanlı bir yapıya dönüştürüyor.

Bunlarla da bitmiyor sorunlar… Arazi kullanımı planlı değil ve yetkili kurumlar bilimsel bir yaklaşım ve kurallar geliştirmemiş. Her arazide kullanılması gereken bir alan, dönem ve teknik olması gerek. Ancak ülkemizde bu konuda yanlış stratejiler uygulandığı için işlenmemesi gereken araziler kullanıma açılmış ve yanlış arazi kullanımı neticesinde erozyonu hızlandıran verimli topraklar, akarsularla denizlere sürüklenmiş ya da başka arazilere yığılmış. Yani dertler daha toprağa tohum ekmeden başlıyor!

PLANLAMA YOKSA, BEREKET DE YOK!

Tarım arazilerinin yeteneklerine göre kullanılmamasıyla ilgili yaşanan bir başka sorun ise birinci, ikinci ve üçüncü sınıf verimli toprakların amaçları dışında kullanılması… Tarımsal değeri yüksek arazilerini terk ederek daha düşük verim alacakları topraklarda tarım yapmaya çalışan çiftçilerin verimli toprakları, sanayileşme ve kentleşmenin kurbanı oluyor. Hani ovalara apartmanlar dikiyoruz ya, işte sonucu bu! Tarlaların göbeğine termik santral inşa edenler, zeytinliklerin dibine altın madeni ruhsatı verenler tarımı yok edenlerin başında geliyor!..

Küçük ve parçalı arazi yapısı, bir başka mesele… Arazi mirası yoluyla küçülen tarlalar, ölçek ekonomisine uygun üretimi engelliyor ve verimliliği düşürüyor.

Türkiye su zengini bir ülke değil malum ama öyleymiş gibi davranıyoruz. Sulu tarımda plansızlık ve denetimsizlik söz konusu… Ülke genelinde 8.5 milyon hektar sulanabilir arazinin ancak yaklaşık 4 milyon hektarı sulanabiliyor, bu durum iklim koşullarına bağımlılığı artırıyor. Sulahabilen arazilerde ise vahşi sulama sebebiyle, suyun önemli bir kısmı boşa akıtılıyor ve bu da başta toprağın mineralleşsizleşmesini ve tuzlannmayı getiriyor.
Sulamada yaşanan sorunlarda olduğu gibi, bilinçsizlik başlıca etken… Eğitim yetersizliği pek çok sorunun temelini oluşturuyor. Çiftçilere yeterli eğitimin verilememesi konvansiyonel tarımdan modern tarıma geçişi zorlaştırıyor. Birçok alanda teknolojiden son derece faydalanılmasına rağmen hâlâ modern tarım teknolojilerinin kullanımında istenilen seviyeye ulaşılmış değil.
Yine plansızlık ve eğitimsizlik sebebiyle, toprak ve iklim şartlarına uygun üretim yapılamıyor. Doğru dürüst bir tarımsal ürün envanterimiz bile yok! Doğru ilacın kullanılamaması, arazinin doğru teknolojiyle işlenememesi gibi etkenler de verimlilik ve üretim sorunlarında büyük rol oynuyor.

NE SÜBVANSİYONLAR YETERLİ
NE DE FİNANSMAN İMKÂNLARI

Bir diğer önemli konu ise örgütlenmenin çok yetersiz seviyelerde kalması… Kooperatifler ve birliklerin yetersizliği ve verimsizliği, çiftçilerin mecburen ürünlerini aracılara çok düşük kâr marjlarına, hatta zararına satmak zorunda kalmasına sebep oluyor. Aracılar ise tüketiciye yüksek fiyattan satarak hem üreticiyi hem de tüketiciyi mağdur edebiliyor. Bu durum, pazarlama ve tedarik zincirlerinde sağlıksız bir yapıyı getiriyor. Uzun süreli, maliyetli, ciddi fire veren ve kayıt dışı tedarik zinciri, komisyon ve nakliye maliyetlerini artırarak fiyatları yukarı çekiyor.

Tarımdaki yapısal bozukluklar, üretim tekniğinin yeterli düzeyde gelişememesi, verimliliğin göreli olarak düşük oluşu ve benzer sorunlar finansman sorunlarını daha da artırıyor. En büyük sorun, sektörün yeterli oranda kredilendirilememesi, bir diğer sorun ise dolaylı ya da doğrudan sübvansiyonların hedefsiz ve yetersiz olması… Türkiye’de tarım sektörü, diğer ülkelerde olduğu kadar, doğrudan ve dolaylı sübvansiyonlarla finanse edilmiyor. Tarım işletmelerinin sermaye yapılarının bozuk olması da bu meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.

UZUN VADELİ ÖNLEMLER ALINMADAN
NE UCUZ ET YİYEBİLİRİZ NE DE SEBZE

Dahası da var, pek yakında en büyük sorunlardan biri haline gelecek tarımdaki işgücü sorunları… Bu sorunu çözmek için çok yönlü tedbirler alınmazsa, üretimde dramatik düşüşlerle karşı karşışa kalmamız işten bile değil! Tarımsal üretimdeki işgücünün ortalama yaşının 55’lerden 60’lara tırmandığını söylemek yeterli sanırım. Bu ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli bir mesele…

Eğer ki beslenme kriziyle karşı karşıya kalmak istemiyorsak, acilen planlı bir tarım politikasının uygulanmaya konması gerekiyor. Bu planlama oturtulana kadar ise üretimden lojistiğe kadar kapsamlı yapısal reformlar şart. Su tasarrufu sağlayan modern sulama sistemlerine geçiş, hele ki bu iklim krizi şartları altında acilen çözüme kavuşturulması gereken bir mesele… Dışa bağımlılığın azaltılmasında, yerli tohum ve girdi kullanımının teşvik edilmesi can alıcı öneme sahip. Ve gerek örgütlenme gerekse bilinçlenme açısından kooperatifleşmenin acilen ve hızla güçlendirilmesi gerekiyor.
Kısa vadeli müdahaleler kalıcı çözüm üretmiyor. Bunu yaşayarak görüyoruz. Yerli üretim et pahalandı diye ithalatla günü kurtarmanın bedelinii kilosu 1,000 TL’nin üzerine çıkan kırmızı et fiyatlarıyla ödüyoruz. Ya da ithal kırmızı mercimek sebebiyle ekilmeyen arazilerle… Daha onlarca popülist ve palyatif uygulama örneği verilebilir. Ve bunlar devam ettikçe bu ülkenin çiftçisi de, dar ve orta gelirlileri de ayvayı yer, hatta onu bile yiyemez! Zira, üretici kârlılığını güçlendiren, planlı ve verimlilik odaklı bir tarım politikası olmadan gıda enflasyonunda istikrarı sağlamanın imkânı yok.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.