Baharın geldiğini nasıl biliriz? Ağaçların tomurcuklanmasıyla, toprağın yavaş yavaş ısınmasıyla. Güneşin bulutların arasindan utangaç ama davetkarca göz kırpmasıyla.
Bazı baharlar da sesiyle gelir. Bir meydanda yakılan ateşin çıtırtısıyla, zılgıtlarla, aynı anda yürüyen binlerce insanın ayak sesiyle.
1990’lı yıllardan beri Kürt kentlerinde bahar böyle geliyor.
Varsın takvimler bahar geldi desin asıl bahar, meydanlarda yakılan Newroz ateşiyle başlıyor.
90’lı yıllarda Newroz, inkarın o katran karası karanlığına rağmen bir halkın var olduğunu, hala nefes aldığını ilan ettiği bir gündü.
Bilenler biliyordu. Bu yüzden yasaklıyordu.
Ama hangi yasak ateşi söndürebilir?
Newroz efsanesinde Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı başlattığı isyanı, halkın dağlarda yakılan ateşlerle birbirine haber verdiği söylenir. Bu yüzden Newroz ateşi zulme isyanın ateşidir.
Kürt kimliği, tarihi, kültürü zorla ve şiddetle bastırılmıştı. Dil yasaktı, şarkılar yasaktı, renkler yasaktı.
Ama hangi yasak bir halkın hafızasını silebilir?
1990’larda Newroz politik bir anlam kazandı.
Diyarbakır’dan Cizre’ye, Nusaybin’den Batman’a kadar birçok kentte Kürtler Newroz’u meydanlarda kutlamak için sabahın erken saatlerinde evlerinden çıkıyor, bazen kilometrelerce yürüyerek alanlara ulaşmaya çalışıyorlardı.
Karşılarında barikatlar vardı. Zırhlı araçlar vardı, silahlı adamlar vardı.
Ama yine de yürüdüler, yine de o ateşi yaktılar.
Bu tarihin en sert hikayesi ise 1992’de Cizre’de yaşandı.
“Halaylar ve şarkılar eşliğinde kalabalık giderek artıyordu. Sonra binlerce kişi yürüyüşe geçerek Cizre meydanına akmaya başladı. Meydanı ablukaya alan özel timler ateş edeceklerini söylediler. Sonra panzerler, halkın üzerine sürüldü. Kadın ve çocukların çığlıkları Cudi Dağı’nda yankılandı.
Kadınlar ve çocuklar panzer paletleri altında ezilerek can verdi. Çatışmalar devam ederken, ev baskınlarında da birçok kişinin öldürüldüğü haberleri geldi.”
1992 Cizre Newroz’unda çok sayıda insan hayatını kaybetti.
O günden sonra her yıl aynı soru soruldu:
Bu yıl ateş yakılacak mı?
Ve her yıl aynı cevap verildi:
Erê.
1990’ların Newrozlarını gerçekten anlamak için meydanların en önüne bakmak gerek. Çünkü en önde kadınlar vardı.
Kamusal alandaki erkek egemenligi Newroz direnişleriyle kırıldı.
Kadınlar yalnızca kalabalığın içinde değildi. Yürüyüşlerin en önündeydiler. Halayların en başında.
Sloganların ritmini onlar tuttu.
Gaz bombaları atıldı.
Kadınlar halayı bırakmadı.
Zırhlı araçlar yaklaştı.
Zılgıt sesi daha da yükseldi.
Tüm bunlar yalnızca bir protestoyu bir direnişi anlatmıyor. Bir toplumun dönüşümünü anlatıyor.
1990’ların Newroz meydanları Kürt kadın hareketinin büyümesinde belirleyici bir rol oynadı desem mübalağa etmiş olmam. Çünkü Newrozlarda kadınlar ilk kez kitlesel biçimde kamusal alana çıktı, söz aldı, slogan attı, direndi.
Yasaklı yıllardan bu yana Newroz deneyimleri, politik özne olma yolunda kadınlara güç verdi, onları dönüştürdü.
Politik topluluklar ortak hafıza ve kamusal eylem aracılığıyla kurulur.
Newroz meydanları ve Newroz direnişleri tam da böyle bir kamusal alan haline geldi.
Kürt kadınlarının Newroz meydanlarındaki varlığı da tam olarak böyle bir şeydir.
Bu nedenle Newroz meydanları yalnızca bir protesto alanı değildi. Kadınların politik aktör olduğu yeni bir toplum fikrinin kurulduğu bir alandı.
Bugün Kürt kadın hareketinin dünyaya yaydığı Jin Jiyan Azadi sloganı, bu tarihsel deneyimin damıtılmış bir ifadesidir.
Bu sloganın içinde 1990’ların Newroz meydanları var.
Zılgıtları var.
Kurşun yağmuru altında birbirinin elini bırakmayan kadınlar var.
Bazen tarih gerçekten bir ateşin etrafında yazılır.
Her Newroz’da yeniden yakılan o ateşin bir hafızası var.
“Biz buradayız, varız” diyor.




