ABD ve İsrail’in İran saldırıları üçüncü haftasına girerken, bu savaşın baştan beri iddia edildiği gibi “kontrollü” bir hava operasyonu olarak kalmadığı, kayıpların arttığı savaşın bölgesel ölçekte yayıldığı, ekonomik maliyetin küreselleştiğini görüyoruz.
ABD ve İsrail’in savaş stratejisi büyük ölçüde hava saldırılarına dayanıyor. Hedef, İran’ın askeri komuta yapısını ve ekonomik altyapısını kısa sürede felç ederek hızlı bir geri adım ya da rejim içi çözülme yaratmaktı.
Ancak üç haftalık tablo bu hedefin karşılık bulmadığını gösteriyor. İran, ağır bombardımana ve üst düzey suikastlara rağmen askeri kapasitesini kaybetmiş değil. Aksine, Körfez’deki ABD üslerine ve İsrail’e yönelik balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık vermeyi sürdürüyor. İran’ın 28 Şubat’tan bu yana ABD üslerinin olduğu ülkelere en az 4 bin 382 füze ve İHA saldırısı düzenlenmiş olması, savaşın tek taraflı bir askeri üstünlükle ilerlemediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu tablo, ABD’nin İran’ı kısa sürede etkisiz hale getirme planının sahada karşılık bulmadığını gösteriyor.
Hürmüz Boğazı çatlaklar yarattı
Savaşın en kritik eşiklerinden biri Hürmüz Boğazı oldu. Savaş başladığından beri boğazdan geçmesi gereken yaklaşık 3 bin gemiden yalnızca 100’ü geçebildi ve bunların önemli bir kısmı İran’ın fiili kontrolü altında hareket etti. Bu durum, ABD-İsrail askeri gücünün stratejik bir geçiş noktasını güvence altına almakta zorlandığını ortaya koyuyor.
Hürmüz’de ortaya çıkan bu durum yalnızca askeri değil, aynı zamanda jeopolitik bir kırılmaya işaret ediyor. İran, doğrudan bir deniz ablukası ilan etmese de fiili kontrol kapasitesiyle savaşın seyrini etkileyebilecek bir pozisyon kurmuş durumda. Bu da çatışmanın bölgesel ölçekte yayılma riskini artırıyor.
ABD’nin müttefiklerini savaşa dahil etme çabası, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin doğrudan askeri angajmandan kaçınması nedeniyle karşılıksız kaldı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 Mart’taki “NATO, ABD olmadan kâğıttan kaplandır” çıkışına NATO liderlerinden tepkiler gecikmedi. İngiltere Başbakanı Starmer, “Açık konuşayım, bu savaş NATO misyonu olarak düşünülmedi ve öyle de olmayacak” dedi ve “ülkesinin savaşın içine çekilmeyeceğini” vurguladı. Almanya Başbakanı Merz’in sözcüsü de “Ortadoğu’daki savaşın NATO’yla ilgisi olmadığını” kaydetti.
Trump’ın ısrarlarının sonunda sadece İngiltere, Diego Garcia adasındaki üssünü ABD kullanımına açtı. Bu da İran’ın anında tepkisine, adaya balistik füze göndermesine yol açtı.
Tüm bu baskılara karşı tek bir açıklama yapıldı. 21 Mart’ta, çoğunluğu Avrupa’dan 22 ülke, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğine dair bir açıklama yaptı. Liderler hazırladıkları ortak bildiride, İran’ın Körfez’deki saldırılarını kınadılar, deniz güvenliğine katkıda bulunacaklarını açıkladılar. Ama bu katkının nasıl olacağını söylemediler.
Bölge ülkeleri de bu savaşta tarafsız kalmaya çalıştılar
18 Mart’ta Riyad’da bir araya gelen Arap ve Müslüman ülkeler, yayımladıkları bildiride İran’ı kınamakla yetindiler. ABD ve İsrail’e yönelik açık bir eleştiri ise metinde yer almadı.
Bu tablo, bölge ülkelerinin savaş karşısında açık bir pozisyon almak yerine denge siyaseti yürütmeyi tercih ettiğini gösteriyor. Ancak bu “denge dili”, pratikte tarafsızlık üretmiyor. ABD’nin doğrudan taraf olduğu bir savaşta eleştiri yöneltmemek, fiilen bu saldırı hattını tartışma dışı bırakmak anlamına geliyor. Bölge ülkeleri, bu savaşta net bir tutum almaktan kaçınarak ABD-İsrail saldırılarını dolaylı biçimde meşrulaştırmış oluyorlar.
Ekonomik etkiler, sayılar ne söylüyor?
Savaşın ekonomik etkisi artık doğrudan ölçülebilir hale gelmiş durumda. Enerji piyasaları bu etkinin en hızlı hissedildiği alanlardan biri. Savaş öncesinde 70–80 dolar bandında seyreden petrol fiyatı kısa sürede 120–140 dolar aralığına çıktı, ardından sınırlı bir geri çekilmeyle 110 dolar seviyesine geriledi. Ancak bu dalgalanma, piyasalardaki belirsizliğin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Mevcut gidişatın sürmesi halinde fiyatların yeniden sert biçimde yükselmesi ihtimali güçlü.
Enerjiyle sınırlı kalmayan bu etki, üretim ve sanayi zincirlerine de yansımaya başladı. Londra Metal Borsası’nda demir, çelik, bakır ve nikel işlemlerinin geçici olarak durdurulması, bu hammaddelere bağımlı üretim hatlarında ciddi aksamalara işaret ediyor. Bu tür kesintiler, savaşın yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte ekonomik bir risk ürettiğini gösteriyor.
Mevcut veriler, savaşın kısa sürede sona ermemesi halinde küresel ekonomide yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir kayıp yaratabileceğine ve büyümeyi aşağı çekebileceğine işaret ediyor. Sürenin uzaması ise bu etkinin daha derin ve kalıcı hale gelme ihtimalini güçlendiriyor.
Türkiye açısından tablo daha somut ve daha ağır. Savaşın başlamasından bu yana Merkez Bankası’nın kur baskısını sınırlamak için yaklaşık 30 milyar dolarlık döviz sattığı belirtiliyor. Enerji ithalat maliyetleri yüzde 60 artmış durumda, turizmde iptaller yüzde 30’lara ulaşmış görünüyor. Yaklaşık 30 milyar dolarlık sıcak para çıkışı yaşanırken, bölge ülkeleriyle ticarette navlun maliyetlerinin dört katına çıkması ihracatı zorlaştırıyor. Üç haftalık toplam maliyetin yaklaşık 5 milyar dolar olduğu, savaşın uzaması halinde bu yükün katlanarak artacağı tahmin ediliyor.
Savaş nasıl bitecek?
Taraflar askeri olarak birbirini hızlıca sonuç alamayacak bir noktaya sıkıştırmış durumda; buna karşılık ekonomik maliyetler hızla büyüyor ve bu durum savaşın sürdürülebilirliğini zorluyor.
Savaşın maliyeti üç haftada ABD için 30 milyar doları, dünya için 250 milyar doları bulmuş durumda. Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez ülkeleri, artan kayıplar nedeniyle Trump yönetimine savaşı bitirmesi yönünde baskı yapıyor. Aksi halde ABD ile imzaladıkları milyarlarca dolarlık askeri anlaşmaların riske gireceği uyarısında bulunuyorlar.
Bu baskılar sonucunda İran ile ABD arasında görüşmeler olduğu ifade ediliyor. Taraflar “ateşkesi isteyen” taraf olarak görünmek istemese de mevcut tablo her iki taraf açısından da maliyetli. Bu nedenle temasların bir ateşkes zeminine evrilmesi ihtimali giderek güçleniyor.
Öte yandan Washington açısından savaşın bitmesi yalnızca sahadaki dengelerle değil, iç politikayla da ilgili. Trump’ın Amerikan kamuoyuna bir “başarı hikâyesi” sunmadan geri çekilmesi kolay görünmüyor. Bu da büyük olasılıkla, Obama dönemindeki nükleer anlaşmaya benzer bir denetim mekanizmasının İran’a kabul ettirilmesiyle mümkün olabilir. Trump’ın, nükleer tesislere darbe vurduğunu ve rejimi zayıflattığını ilan ederek sahadan çıkmak isteyeceği konuşuluyor.
Tarih de benzer örnekler sunuyor. Vietnam ve Irak savaşlarında olduğu gibi, bu tür çatışmaları bitiren çoğu zaman askeri zafer değil, artan maliyetler ve yükselen toplumsal baskı oluyor. ABD’den Güney Kore’ye, Avrupa’dan farklı bölgelere yayılan savaş karşıtı protestolar, liderler üzerindeki baskıyı artırıyor.
Bütün bu tablo, kısa vadede bir ateşkes ihtimalini güçlendiriyor. İsrail’in çatışmayı sürdürme isteğine rağmen, ABD ve İran’ın “kaybeden taraf” haline gelmemek için bir noktada durması beklenebilir.
Ancak bu savaş başlatıldığı gibi “kontrol edilebilen bir operasyon” olarak kalmadı, yayıldı, küresel ekonomik maliyeti büyüdü ve her geçen gün daha geniş bir coğrafyayı içine çekti. Bu savaşın sonuçlarını daha uzun bir süre konuşmaya devam edeceğiz.




