Muğla’nın Bodrum ilçesi açıklarında mültecileri taşıyan sürat botu battı; 19 mülteci hayatını kaybetti, 20 mültecinin sağ kurtulduğu bilgisi alındı. Yapılan resmi açıklamada, botta bulunan kişilerin Afganistanlı olduğu belirtildi. Hayatını kaybedenlerden biri bebek. Bodrum’da meydana gelen mülteci ölümleri tartışmalı göç politikalarını yeniden gündeme getirdi. AB ile yapılan geri gönderme anlaşmasını eleştiren hak savunucuları, Bodrum’da batan bota ilişkin şeffaf soruşturma istedi.
‘Kurtarılan kişilerin ifadesi avukat eşliğinde alınmalı’
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi Duygu İnegöllü konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı. İnegöllü, “Olayın tüm yönleriyle aydınlatılması zorunludur. Sahil güvenliğe ait görüntüler baştan sona kamuoyuyla paylaşılmalı; botun batmasında yalnızca hava koşullarının mı etkili olduğu, yoksa Yunanistan ya da ülkemiz sınırlarından herhangi bir müdahalenin söz konusu olup olmadığı şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır” dedi.
Botta bulunan kişilerin Türkiye’deki statülerinin de araştırılması gerektiğine dikkat çeken İnegöllü ; “Bu kişilerin hangi koşullar altında bu yolculuğa çıkmak zorunda kaldıkları tespit edilmelidir. Eğer hak ihlalleri nedeniyle bu noktaya sürüklendikleri ortaya çıkarsa, sorumlular hakkında gerekli işlemler yapılmalıdır. Yaşamını kaybedenlerin kimlikleri usulünce tespit edilmeli, ailelerine haber verilmelidir. Kimsesizler mezarlıklarına inançlarına uygun olmayan şekilde defin edilmemeleri sağlanmalıdır. Her insan ölümden sonra bari hak ettiği şekilde uğurlanmalıdır. Kurtarılan kişilerin ifadeleri mutlaka avukat eşliğinde alınmalı; geri gönderme yasağı kapsamında olup olmadıkları bireysel olarak değerlendirilmeli ve uluslararası koruma mekanizmalarına etkin erişimleri sağlanmalıdır” diye konuştu.
Tek mesele göçmen kaçakçılığı değil
Geri Gönderme Merkezleri’nde yaşanan hak ihlallerini yakından takip eden Duygu İnegöllü, “Yakalanan yabancıların büyük bir kısmı, ülkelerini neden terk ettikleri ve geri gönderme yasağı kapsamında olup olmadıkları değerlendirilmeden, doğrudan sınır dışı süreçlerine sokulmakta ve geri gönderme merkezlerine alınmaktadır. Bu süreçte kişilere hukuki hakları çoğu zaman etkin biçimde açıklanmamakta, itiraz mekanizmaları fiilen işletilmemekte ve toplu sınır dışı uygulamaları gündeme gelmektedir. Geri gönderme merkezlerinin koşulları ise, geri gönderilmeyen kişiler açısından dahi ciddi hak ihlallerine yol açabilecek niteliktedir. Buna rağmen yapılan açıklamalarda sıklıkla ‘göçmen kaçakçılığıyla mücadele sürüyor’ vurgusunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.
Göçmenler açısından Türkiye’nin kalınabilir bir yer olmaktan çıktığına vurgu yapan İnegöllü, “Kaçakçılıkla ne kadar mücadele edilirse edilsin, insanlar bu koşullardan kaçmak için yeniden ve yeniden yola çıkacaktır. Göç, yalnızca kaçakçılıkla mücadele edilerek durdurulabilecek bir olgu değildir. İnsanlar, ancak insanca ve onurlu bir yaşam kurabilecekleri koşullar bulduklarında göç etmeyi bırakırlar. Bu nedenle Bodrum’daki olay gibi vakaları yalnızca kaza olarak nitelendirmek mümkün değildir. Bu ölümler, insanların sistematik olarak çaresizliğe ve ölüm riskine sürüklenmesinin bir sonucudur” dedi.
Türkiye ‘geçiş hattı’ veya ‘mezarlık’ olmaktan çıkarılmalı
İnegöllü ayrıca, Avrupa ülkeleriyle yapılan geri kabul anlaşmalarının yeniden değerlendirilmesi gereğine dikkat çekerek, “Türkiye, göçmenler ve mülteciler için bir geçiş hattı ya da mezarlık olmaktan çıkarılmalıdır” ifadelerini kullandı.
Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi ise, “Güvenli geçiş yollarını kapatanlar, sığınma hakkını fiilen ortadan kaldıranlar, denizi bir sınır şiddeti alanına dönüştürenler bu ölümlerden doğrudan sorumludur” dedi.
Van Gölü’nden Ege Denizine ölümcül rotalar
Uluslararası alanda ve Van’da göç-iltica haklarını takip eden Av. Mahmut Kaçan, “Bugün Bodrum’da yaşanan ve 19 mültecinin hayatını kaybettiği bot faciası, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yıllardır tekrar eden aynı yapısal sorunun bir parçasıdır. Van Gölü’nde 2020 yılında yaşanan ve onlarca sığınmacının yaşamını yitirdiği olayda da gördüğümüz üzere, bu ölümler münferit kazalar değil giderek daraltılan ve fiilen engellenen yasal erişim yollarının ve göç politikalarının doğrudan sonucudur” ifadelerini kullandı.
“Ege’deki ölümler de insanların güvenli başvuru ve geçiş imkânlarından yoksun bırakılmasının bir sonucudur” diyen Kaçan devamında şunları dile getirdi: “Türkiye-İran sınırında donarak ölen, Van Gölü’nde boğulan ya da Ege’de hayatını kaybeden insanların hikâyeleri aslında aynı politikanın farklı yüzleridir. Sığınma prosedürlerine erişimin zorlaştırılması ve sınırların fiilen kapatılması, insanları kaçınılmaz olarak kaçakçılık ağlarına ve ölümcül rotalara itmektedir. Bu nedenle bu tür faciaları yalnızca “göçmen kaçakçılığı” ile açıklamak eksik kalır. Devletlerin güvenli ve yasal başvuru yollarını açma yükümlülüğü yerine getirilmediği sürece bu ölümler devam edecektir. Bu tablo, göç yönetiminin değil aynı zamanda temel bir insan hakları krizinin göstergesidir”.
AB geri gönderme anlaşması sorgulanmalı
Halkların Köprüsü Derneği’nden Prof. Dr. Cem Terzi, Bodrum’da yaşanan ölümlere dair görüşlerini paylaştı. Bodrum’da 19 göçmenin ölümünü kaza değil örgütlü bir ölüm olarak değerlendiren Terzi, “Bu insanlar denizde boğulmadı; kapatılan sınırlar, geri itmeler, geri gönderme anlaşmaları ve göçü bir pazarlık nesnesine çeviren devlet politikaları tarafından ölüme itildi. Her batan bot, Avrupa’nın sınır rejiminin ve Türkiye’nin bu rejimde üstlendiği rolün sonucudur. Bu düzen göçü durdurmuyor; sadece daha görünmez, daha tehlikeli ve daha ölümcül hale getiriyor” dedi.
İzmir’de 100 bin mültecinin sağlık taramasıyla bilinen Prof. Dr. Cem Terzi devamında şunları dile getirdi: “Bugün Bodrum’da gördüğümüz şey, en varsılın (Batı dünyası) en yoksula (göçmenler) karşı yürüttüğü kirli savaşın bir sahnesidir. Bodrum’da batan bot, aslında Akdeniz’in ve Ege’nin yıllardır tekrar ettiği aynı hakikati bir kez daha önümüze koyuyor: İnsanlar denizde boğulmuyor sadece; sınır rejimleri, geri gönderme anlaşmaları ve insan hayatını pazarlık nesnesine çeviren devlet politikaları tarafından ölüme sürükleniyor. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki geri gönderme anlaşması, göç ve mülteci sorununu çözmek için değil, Avrupa’nın sınırlarını Türkiye’ye dışsallaştırmak için kurulmuş bir düzenektir. Bu anlaşma, Türkiye’yi göçmenler için bir ‘açık hava hapishanesi’ne çevirmiştir. Avrupa Birliği, göçmenlerin kendi topraklarına ulaşmasını engellemek için Türkiye’ye para ve siyasi destek vaat ederken; Türkiye de sınırları kapalı tutarak milyonlarca insanı burada tutmayı kabul etmiştir. Bu düzen yalnızca insani açıdan değil, siyasi açıdan da kabul edilemez. Çünkü göçmenler bir hak öznesi olarak değil, pazarlık nesnesi olarak görülüyor”.
Şeffaf soruşturma çağrısı
Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Yıldız Önen ise şu değerlendirmede bulundu: “Aralarında bir bebeğin de bulunduğu can kayıpları, sınırların militarizasyonu ve güvenli geçiş yollarının kapatılması nedeniyle insanların hayatta kalmak için ölüm yolculuklarına mahkûm edildiğini açıkça göstermektedir. Göçmen Dayanışma Ağı olarak yetkilileri derhal şeffaf bir soruşturma yürütmeye, sorumluları açığa çıkarmaya ve en önemlisi güvenli ve yasal geçiş yollarını oluşturacak politikaları hayata geçirmeye çağırıyoruz. İnsan hayatını hiçe sayan sınır rejimleri sona ermeden bu ölümler durmayacak. Göçmenlerin yaşam hakkı pazarlık konusu yapılamaz; dayanışmayı büyütmeye ve bu ölümlerin sorumlularının yargılanmasını talep etmeye devam edeceğiz. Göçmenler için güvenli ve izinli geçiş yollarının açılması için çağrımızı tekrarlıyoruz”.




