Arzu Şimşek
Kısa süre önce okullarda art arda yaşanan şiddet olaylarına karşı ve başka birçok örneğinde olduğu gibi ortaya çıkan tepkilerin, o süre zarfının gündemi olarak kalıp, adeta unutulduğu bir işleyişe geri dönüyoruz. Hak arayışının, itirazın ve muhalifliğin susturulması üzerine yapılanmış, varlığı buna muhtaç yönetimler için bu eylemlilikler elbette bir güç ve geriletme potansiyeli barındırıyor. Ne var ki mevcut durumu tanımlama sınırlılığında, görünmez bir boşlukla her yere sirayet etmiş sorunların açmazlarıyla yaşamaya devam ediyoruz.
Okullarda yaşanan saldırılar sonrası bakanlığın getirdiği güvenlik merkezli çözüm tüm bileşenleriyle okullarda hiç kimseyi ve velileri ikna etmedi; kimse kendini güvende hissetmedi ve iyi de hissetmiyor. Bu demektir ki toplumsal olarak verilen tepki, ortaya çıkan sonuçları değil sadece, bütünlüğüyle ve sebepleriyle birlikte yaşanan rahatsızlıkları içeriyor. Yaşanan olaylar ve süren işlemeyiş ve çözümmüş gibi sunulanlarda, kamu kurumlarında ve tüm kamu alanlarında yapısal sorunların getirdiği sonuçları bağlamından koparıp faraziye asıl ve tek sorunmuş gibi göstererek yönetmenin, esasen ’yürütme’ erkiyle yönetmenin nasıl tezahür ettiğini ve de nelere yol açabileceğini görmekteyiz. Tıpkı genelde de ekonomik ve toplumsal kaynakların görünmez kılınarak istenilene uyum sağlatma mekanizmalarının dayatılmasıyla huzursuz ve gerilimli bir topluma dönüşmüş olmamız gibi.
Çözümsüzlüklerle gelen; aitlik ve sorumluluk duygularında kırılmalar yaratan, problemlerle değiştirememenin geriliminin oluşturduğu görünmez bir boşluk atmosferi, gençler ile yetişkinler-öğretmenler arasındaki iletişimsizlikte -belki de yarılmada- yansımasını buluyor. Onlar küçük yaşlarda model alarak başladıkları dijital dünyanın içinde var oluyor ve mecburen kendilerini orada ifade ediyorlar. Kapitalizm bilhassa reklam dünyasıyla sürekli değer, duygu ve özgürlükleri tüketmenin nesneleri yaparken, iletişim araçlarındaki büyük değişim özellikle yeni egemen iktidarlara çok büyük olanaklar sağlıyor. Bizlerin; siyah beyaz tv’den, sokakta, okul bahçelerinde oyun oynamaktan bugünlere hızlı değişimin içinden geçmiş yetişkinlerin, gençlerle dijital dünyada ortamlarımız kesişmediği gibi nerede, hangi mecralarda olduklarını bile bilmiyoruz. Oysa egemen güçler biliyor, bilmekle kalmıyor; o alanı onlar açıyor. Son on yılda X’te (twitter) tartışılan konuların farklılaşarak dünyada sağa kayışın söylemleriyle tamamen örtüştüğünü görüyoruz. Bizler de sosyal medyadayız ancak gençler üzerindeki etki dünyasını ciddiye almıyoruz ve herhangi bir olayda yankı odalarımıza dönüyoruz. Okullardaki saldırı olayları sonrası da yine gençler değil; bizler konuştuk. Gençlerin öğrencilerin duygu ve düşüncelerini bilmediğimiz gibi isyan ve itirazlarını, sınırlarını da bilemiyoruz.
Kuşaklar arasında Y, Z, T kuşağı kategorileştirmelerde artık tarihsel ilişkiselliği görünmez kılan, geçişliği ve canlılığla süreci yok sayan doğrudan onlar ve biz ayrımı ortaya çıkaran tanımlamalar yapılmakta. Yaygın bir kabul edişle birçok konunun değerlendirmesi de bu ayrımlar üzerinden yapılarak ‘’değer duyguları yok, bir şey bilmez, bireysel, hazırcı, bencil, yorumlayamaz….. ‘’ kuşaklar arası keskin kopuşlar yaratılmakta. Bu bakış açısında büyük resimdeki eski ve yeni kutuplaştırmasının, farklı farklı alanlarda yaşatılıp yeniden üretildiği bir izdüşümü görüyoruz. İletişim araçlarıyla gençler üzerinde hakimiyet kuran, dijital dünyaya gençleri hapseden güçler, müesses nizamın köhneliği ve işe yaramazlığı propagandasıyla eski’ yi karalayıp yeni’yi vadetmişlerdi. Bu kutuplaştırmayla reaksiyoner bir toplum oluşturanlar gençleri etkileyen mecraları yönetenler aynı zamanda.
Akademi dünyasının içi boşaltılmadan önce olması gereken yeni okul modelleri konuşulup tartışılıyordu. Bu tartışmaların zemininde eşitsizlikleri giderecek modeller olduğu gibi teknolojik gelişmelere paralel, bilgi aktarımından ziyade sosyal etkileşim ve paylaşım alanları olarak, yaşam alanları olarak okullara duyulan ihtiyaçlar vardı. Öğrencilerin bedensel, fiziksel etkileşimle geliştirecekleri kendi ve toplumsal farkındalıkları yerine içine sürüklendikleri bağımlılık çemberinde duygu ve düşüncelerini aktarabildikleri ve var olabildikleri bir sosyallik sürecindeyiz.
‘’Canavarlar çağı’’ nı içine düştüğümüz çağ, ‘’ortaya çıkan hastalıklı semptomları’’yla gökten inme gibi değil de, ‘eski ve doğamayan yeni’ boşluğunda kamu kurumlarına dayanıklılığını yeniden kazandıracak, kural ve yasayı yine esas alan ama aynı zamanda ‘temsil’i demokratikleştirerek; öznelerin söz yetki sahibi olacağı mekanizmalarıyla, hak ve özgürlüklerle yaşamı ancak biz kurabiliriz. İtirazları olan, tepki veren, verdikçe kamusallaşan ‘kamu’ biziz. En fazla korktukları; halk.




