• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Özel yok, İmamoğlu yok: CHP’ye karşı mutlak butlan siyaseti
Özel yok, İmamoğlu yok: CHP’ye karşı mutlak butlan siyaseti
Müslüm Yücel 22 Mayıs 2026

Özel yok, İmamoğlu yok: CHP’ye karşı mutlak butlan siyaseti

Türkiye’de artık yalnızca seçimler yapılmıyor; seçimlerin meşruiyeti de yeniden yazılıyor. Sandık sonuçları artık tek başına yeterli görülmüyor. Çünkü siyasal mücadele sadece meydanda değil, mahkeme salonlarında da sürdürülüyor. CHP’nin 2023 kurultayı etrafında koparılan “mutlak butlan” tartışması tam da bunun son örneği.

Ortada yalnızca teknik bir hukuk tartışması yok. Asıl mesele, Türkiye’de muhalefetin seçim yoluyla iktidar alternatifi üretip üretemeyeceğidir. Bu açıktır…

Kurultay yapıldı. Delegeler oy kullandı. Sonuç açıklandı, genel başkan seçildi. Ardından CHP yerel seçimlerden birinci parti çıktı. Özellikle etrafında oluşan siyasal enerji, muhalefetin yıllardır kaybettiği psikolojik üstünlüğü yeniden kurdu. İşte tam bu noktadan sonra mesele sadece CHP’nin iç meselesi olmaktan çıktı.

Çünkü Türkiye’de siyaset çoğu zaman seçim sonuçlarıyla değil, o sonuçların nasıl etkisiz hale getirileceğiyle şekilleniyor.

Mutlak butlan hukukta en ağır hükümsüzlük biçimlerinden biridir. Bir işlem baştan itibaren geçersiz sayılır; sanki hiç doğmamış gibi kabul edilir. Ancak burada kritik soru şudur: Gerçekten ortada hiç doğmamış bir siyasal irade mi vardır?

Kurultay fiilen yapılmıştır. Delegeler salondadır. Oy kullanılmıştır. Sonuç ilan edilmiştir. Parti yönetimi oluşmuştur. Ardından bu yönetim seçime girmiş ve halktan güçlü bir destek almıştır. Şimdi dönüp “bunların tamamı yok hükmündedir” demek, yalnızca hukuki bir değerlendirme değil; siyasal gerçekliği geriye dönük biçimde silmeye çalışmaktır.

İşte tam da bu nedenle mutlak butlan burada yalnızca teknik bir hukuk kavramı değildir. Çünkü mesele artık bir kongre tutanağının geçerliliği değil, ortaya çıkmış siyasal sonucun meşruiyetidir.

Bir şirket genel kurulunu iptal etmekle, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin liderlik değişimini hükümsüz saymak aynı şey değildir. Burada hukuki işlemle birlikte siyasal hafıza da hedef alınmaktadır. Çünkü mutlak butlan kararı yalnızca bir seçimi tartışmalı hale getirmez; o seçimden sonra oluşan bütün siyasal sonuçları da tartışmalı hale getirir.

Yani mesele sadece, Özgür Özel hukuken genel başkan mı sorusu değildir. Asıl mesele, “CHP’de son iki yılda yaşanan siyasal dönüşüm meşru kabul edilecek midir?”

Çünkü Özel yalnızca bir genel başkan olmamıştır. O, CHP’de uzun yıllardır değişmeyen liderlik düzeninin kırılmasının sembolü de oldu. Ekrem İmamoğlu ise yalnızca İstanbul’u yöneten bir belediye başkanı olmaktan çıktı; muhalefetin iktidar ihtimalinin taşıyıcısı haline geldi.

Tam da bu yüzden bugün yürüyen tartışma bir hukuk dosyasından fazlasıdır. Bu, yeni muhalefet eksenine karşı açılmış bir meşruiyet savaşıdır.

Ancak burada dikkat çekici başka bir boyut daha vardır. Bu süreç yalnızca hukuk değil, CHP içi iktidar mücadelelerini de yeniden açıyor.

Çünkü mutlak butlan tartışması yalnızca mevcut yönetimi hedef almıyor; aynı zamanda eski yönetimi yeniden denklemin merkezine yerleştiriyor. Bu nedenle yalnızca geçmişin lideri değil, bugünkü kriz tartışmasının da dolaylı aktörlerinden biri haline geliyor.

Kurultayda kaybeden eski liderlik hattıyla sonrasında oluşan yeni siyasal eksen arasındaki gerilim, mahkeme süreciyle birlikte yeniden görünür hale geliyor. Böylece hukuk tartışmasıyla parti içi iktidar mücadelesi birbirine karışıyor.

Bu yüzden kamuoyunda şu soru giderek büyüyecektir: Mahkeme kararı gerçekten yalnızca hukuki bir denetim midir, yoksa CHP’deki liderlik değişimini geriye çevirebilecek bir siyasal mekanizma mı üretmektedir?

Tam burada mesele hukuktan çıkıp felsefeye dayanıyor.

Çünkü “mutlak butlan” yalnızca teknik bir hükümsüzlük değildir; aynı zamanda bir meşruiyet iddiasıdır. Bir şeyi yok hükmünde ilan etmek, onun yalnızca hukuki değil, ahlaki ve siyasal meşruiyetini de reddetmektir: Şunu dilimize senelerdir peleseng olmuştur: “Adaletsiz yasa, yasa değildir.”

Eğer bir siyasal süreç baskı, manipülasyon ve irade fesadıyla oluşmuşsa, doğal hukuk açısından meşru kabul edilmez. Bu bakış açısından hareket edenler, CHP kurultayındaki iddiaları demokratik iradenin sakatlanması olarak yorumluyor.

Fakat tam tersinden bakıldığında başka bir soru ortaya çıkıyor: Ya demokratik iradeyi sakatlayan şey doğrudan yargısal müdahalenin kendisiyse?

İşte bugünkü Türkiye’nin asıl gerilimi burada başlıyor. Çünkü siyasal meşruiyetin kaynağı halkın özgür iradesidir. Eğer bir mahkeme kararı milyonlarca insanın siyasal yönelimini fiilen hükümsüz hale getiriyorsa, burada yalnızca hukuk işlemez; aynı zamanda temsil krizi doğar. Çünkü demokratik sistem yalnızca kurallarla değil, toplumun sonuçları kabul etme duygusuyla ayakta kalır.

Dünyada da seçimlerin, kongrelerin, referandumların yargı yoluyla iptal edildiği örnekler vardır. Ancak her ülkenin bağlamı farklıdır ve Türkiye’deki tartışmayı anlamak için bu farklar önemlidir.

Kenya’da Yüksek Mahkeme, seçim güvenliğinin ciddi biçimde ihlal edildiği gerekçesiyle başkanlık seçimini iptal etti. Burada temel mesele muhalefet liderliğini değiştirmek değil, seçim altyapısının güvenilirliğini sorgulamaktı. Sistem, seçim mekanizmasının teknik meşruiyetini tartışıyordu.

Romanya’da seçim süreci dış müdahale ve dijital manipülasyon iddiaları nedeniyle tartışmaya açıldı. Burada devletin kaygısı, ulusal egemenliğin dış etkiyle zayıflatılmasıydı. Yani mesele parti içi liderlikten çok, seçim sürecinin dış aktörler tarafından yönlendirilip yönlendirilmediğiydi.

Güney Afrika’da ANC kongreleri mahkemelik oldu. Bazı delege süreçleri geçersiz sayıldı. Ancak bu davalar daha çok parti içi prosedür tartışmaları olarak kaldı; doğrudan ülkenin ana muhalefet eksenini yeniden dizayn eden bir siyasal krize dönüşmedi.

Tayland’da ise seçimlerin iptali doğrudan rejim krizine dönüştü. Mahkeme müdahalesi yalnızca hukuki sonuç doğurmadı; siyasal sistemi kilitledi ve askeri müdahaleye kadar uzanan bir süreci tetikledi.

Türkiye’deki durum ise bu örneklerin hepsinden farklı bir yerde duruyor. Çünkü burada tartışılan şey yalnızca seçim güvenliği değildir. Yalnızca dış müdahale iddiası da değildir. Yalnızca teknik usul sorunu hiç değildir.

Burada doğrudan doğruya muhalefetin yeni liderlik ekseni tartışılıyor. Yani “mutlak butlan” kavramı, yalnızca hukuki bir denetim aracı olarak değil, siyasal alanı yeniden kurabilecek bir güç olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle CHP meselesi artık teknik bir kurultay tartışması değildir. Bu, Türkiye’de siyasetin nasıl kurulacağına dair büyük kavganın bir parçasıdır.

Bir tarafta şu anlayış vardır: “İrade sakatlandıysa sonuç da meşru değildir.” Diğer tarafta ise şu soru yükselmektedir: “Yargı siyasetin aktif öznesi haline gelirse, bu kez meşruiyeti sakatlayan şey ne olacaktır?” İşte meşruiyet paradoksu tam burada doğar.

Karar hukuku koruduğunu iddia ederken, aynı anda demokratik temsil duygusunu zedeleyebilir. Muhalefet bunu “yargı yoluyla siyasal dizayn” olarak görebilir; savunanlar ise “hukukun üstünlüğü” diyebilir. Ancak hangi taraftan bakılırsa bakılsın, ortaya çıkan sonuç şudur: Hukukla siyaset arasındaki sınır giderek silinmektedir. Ve bugün CHP üzerinden verilen mesaj yalnızca CHP’ye değildir. Mesaj şudur: “Sandıkta kazanmanız, iktidarı gerçekten kazanmanız anlamına gelmeyebilir.”

Bu yüzden mutlak butlan artık sadece bir hukuk kavramı değildir. Türkiye’de giderek büyüyen meşruiyet krizinin adı haline gelmektedir.

Bu çok fazla Kürtleri ilgilendiren bir konudur. Bu yalnızca CHP’nin iç tartışması olarak görülemez. Çünkü mutlak butlan, kurultay iptali, yargı müdahalesi ve siyasal meşruiyet tartışması gibi başlıklar Türkiye’de en çok Kürt siyaseti üzerinde denenmiş yöntemlerin devamı gibi duruyor.

Birinci düzlem demokratik ilkedir. Eğer bir siyasi partinin iç iradesi, seçim sonucu ya da liderlik yapısı yargı yoluyla geriye dönük biçimde tartışmalı hale getiriliyorsa, bu yalnızca CHP’yi ilgilendiren bir mesele değildir. Çünkü Türkiye’de siyasal alanın yargı üzerinden yeniden düzenlenmesi pratiğini en uzun yaşayan siyasi gelenek Kürt hareketidir. Belediye başkanlarının görevden alınması, kayyum politikaları, parti kapatma davaları, milletvekili düşürmeleri gibi deneyimler düşünüldüğünde akla şu soru gelebilir: CHP’ye uygulanan yöntem yarın başka hangi siyasal aktöre uygulanacaktır?

İkinci düzlem siyasal çıkardır. İmamoğlu ile Kürt seçmen arasında özellikle İstanbul seçimlerinden itibaren oluşan siyasal ilişki önemlidir. İstanbul’da muhalefetin kazandığı denge, büyük ölçüde CHP ile Kürtler arasında kurulan toplumsal mutabakata dayanıyordu. Bu nedenle CHP’deki liderlik krizinin derinleşmesi, yalnızca CHP’yi değil, muhalefetin bütün blok yapısını da etkiler.

İmamoğlu hattının zayıflatılması, Kürtler açısından yalnızca bir CHP meselesi olarak görülmeyebilir. Çünkü Türkiye’de muhalefetin ortak demokratik zemin üretme kapasitesi doğrudan bundan etkilenir.

Benim için şu önemlidir: CHP iç siyasetine taraf olmamak ama yargı yoluyla siyasal dizayn görüntüsüne karşı ilkesel demokratik tutum almak.

Bu aynı zamanda benim tarihsel deneyimiyle de uyumludur. Çünkü Türkiye’de meşruiyet tartışması en çok Kürtler ve Kürt siyaseti üzerinden yürütülmüştür: Seçilmiş ama meşru değildir, oy almış ama yönetememiştir, kazanmış ama görevde kalamamıştır mantığı uzun yıllardır uygulanmıştır.

Bu yüzden CHP etrafındaki mutlak butlan tartışması benim için yalnızca rakip bir partinin iç krizi olarak değil, siyasal alanın nasıl kontrol edildiğine dair geniş bir model olarak duruyor.

Ayrıca Kılıçdaroğlu ile Özel arasında da önemli bir fark algısı vardır. Kılıçdaroğlu dönemi daha çok ittifak müzakeresi siyaseti üzerinden ilerlerken Özel/ İmamoğlu hattı daha toplumsal ve dinamik bir muhalefet dili üretmeye çalıştı.

Bu nedenle benim nötr kalmam kolay değildir. Çünkü mesele artık sadece CHP kurultayı değildir; Türkiye’de muhalefetin geleceğinin hangi yöntemlerle şekilleneceği meselesine dönüşmektedir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.