Türkiye’nin ikinci yüzyılında demokratik dönüşüm tartışmalarını odağına alan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü Konferansı” ikinci gününde de sürüyor.
Bakırköy’deki Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen konferans, 29 aydın ve yazarın çağrısıyla düzenlenirken; siyaset, akademi, sivil toplum ve kültür-sanat dünyasından çok sayıda ismi bir araya getiriyor. Türkiye’nin demokratikleşme deneyimini farklı boyutlarıyla ele almayı hedefleyen etkinlik, özellikle son yıllarda yeniden yoğunlaşan “demokratikleşme”, “barış” ve “toplumsal uzlaşı” tartışmaları açısından dikkat çekiyor.
Konferansın 13 Haziran’da yapılan ilk gününde dört ayrı oturum gerçekleştirildi.
Bu oturumlarda Cumhuriyet’in kuruluş süreci, yüz yıllık demokratikleşme pratiği, tarih anlatıları, toplumsal hafıza ve Kürt meselesi gibi başlıklar kapsamlı biçimde ele alındı. Konuşmacılar, Türkiye’nin ikinci yüzyılına girerken geçmiş deneyimlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yaptı.
Konferansın bugün devam eden ikinci gününde ise tartışmalar daha çok geleceğe dair perspektifler üzerinden yürütülecek.
🔴 ‘İkinci Yüzyılda Demokratik Dönüşüm Konferansı’ ikinci gününde
🔹Konferansın bugün yapılacak oturumlarında demokrasi, barış ve toplumsal dönüşüm konuları ele alınacakhttps://t.co/miI1NFQWLR pic.twitter.com/x3goxnEIBE
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
‘Toplumdan devlete demokratikleşme imkanları’
Konferansın ikinci gününde ilk oturum, “Toplumdan devlete demokratikleşme imkânları” başlığıyla, çağrıcı isimlerden insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın moderatörlüğünde başladı.
Oturumda; Prof. Dr. Şükrü Aslan “Çoğul sosyolojik dokunun baskılanması”, Avukat Ruşen Seydaoğlu “Kadınların kurucu rolü”, CHP eski Milletvekili Mehmet Bekaroğlu “Milliyetçilik, vatanseverlik ve yurttaşlık” ve Doç. Dr. Özgür Erol ise “Kürtler ve hukuksal dönüşüm” başlıklarında sunum yapacak.

Prof. Dr. Şükrü Aslan: ‘Türkiye çoğul sosyolojik yapısıyla yüzleşmeli’
Konferansta ilk konuşmayı yapan Prof. Dr. Şükrü Aslan, Türkiye’nin tarihsel etnik yapısına ve ana dillere dikkat çekti. Resmî belgelerde “Türkiye’nin ana dilleri” başlığının yer aldığını hatırlatan Aslan, 1927 nüfus sayımına işaret ederek, Türkçe dışında 21 ana dilin tespit edildiğini söyledi.
Prof. Dr. Şükrü Aslan: ‘Türkiye çoğul sosyolojik yapısıyla yüzleşmeli’
TJA aktivisti ve hukuçu Ruşen Seydaoğlu’da konuşma yaptı.
Ruşen Seydaoğlu ise “Cumhuriyeti demokratikleştirecek bütün kesimlerin mücadeleyi ortaklaştıran, talepleri ortaklaştıran ve kadın özgürlükçülüğünü esas alan bir yerden yürüdüğü takdirde demokratik cumhuriyetin çok yakın olduğuna inanıyoruz” dedi.
🔴Hukukçu Ruşen Seydaoğlu: “Cumhuriyeti demokratikleştirecek bütün kesimlerin mücadeleyi ortaklaştıran, talepleri ortaklaştıran ve kadın özgürlükçülüğünü esas alan bir yerden yürüdüğü takdirde demokratik cumhuriyetin çok yakın olduğuna inanıyoruz”
➡️İzlemek için:… pic.twitter.com/Bp7siSixZP
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Özgür Erol ise yaptığı konuşmada şunları belirtti:
“Cumhuriyet tarihi boyunca kolektif cezalandırmanın nesnesi kılınmış bir toplumdan bahsediyoruz. Kürtlere dönük cezalandırma sistemi aşiret aşiret, aile aile, grup grup gerçekleşir. Bu gerçekliğe maruz kalmış bir toplumun meselesini bireysel hak arayışıyla çözemeyiz.”
“Bize bir barış yasası gerekiyor. Bu yasa Cumhuriyet’in, isyan etmiş Kürtlüğün demokratik sınırlar içerisinde siyaset yapma ve örgütlenme hakkını tanıması anlamını taşır.”
DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Özgür Erol:
📍”Cumhuriyet tarihi boyunca kolektif cezalandırmanın nesnesi kılınmış bir toplumdan bahsediyoruz. Kürtlere dönük cezalandırma sistemi aşiret aşiret, aile aile, grup grup gerçekleşir. Bu gerçekliğe maruz kalmış bir toplumun meselesini… pic.twitter.com/kHBwtPP6ZJ
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
Mehmet Bekaroğlu: Herkesin hakları garanti altına alınmalı
Mehmet Bekaroğlu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne değinerek, Meclis’te önümüzdeki günlerde önemli değişikliğin gündeme gelebileceğini söyledi. Bekaroğlu, anayasadaki vatandaşlık tanımına eleştirerek, herkesin kendisini ait hissettiği bir tanıma ihtiyaç olduğunu söyledi. Ulusların yok sayılamayacağını ve ulusun görmemezlikten gelinemeyeceğini kaydeden Bekaroğlu, “Birlikte yaşamın şartlarının nasıl oluşabileceği” sorusuna yanıt verilmesi gerektiğini söyleyerek, ekledi: “Bu topraklarda yaşayan herkesin haklarının anayasayla garanti altına alındığı bir sistem inşa etmek lazım. Ama bu yeterli değildir. Bunu aşan bir vatandaşlık tanımına ihtiyaç var.” Herkesin ait olduğu ülkeyle gurur duyacağı bir sistemin inşa edilmesini isteyen Bekaroğlu, “Bundan gurur duyuyorum diyebilmeliyim. Sadece anayasayı değiştirmekle mümkün değil. O yüzden barış süreçlerinin toplumsallaşması, güven verici tedbirler alınması önemli. ‘Ben bir insanım, insan olarak güvende olmak istiyorum, karnımın doyması lazım, bir de seçme hakkım olması…’ tüm bunların herkes için karşılanabileceği bir sisteme ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.
İmralı Heyeti üyesi Erol: ‘Barış yasası, önemli ve kurucu bir eşiği oluşturur’
İmralı Heyeti Üyesi Özgür Faik Erol da ‘İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü’ konferansında konuştu. İmralı Heyeti’nden Özgür Erol, sürecin başarısı için Barış Yasası’na ihtiyaç olduğuna dikkat çekerek, “Herkes kazanıyor, Kürt niye kazanmayacak?” diye sordu.
İmralı Heyeti üyesi Erol: ‘Barış yasası, önemli ve kurucu bir eşiği oluşturur’
Ahmet Türk: Kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor; işte Kürt sorunu benim
İkinci oturumda Kürt siyasetçi Ahmet Türk de konuştu.
“Kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor; işte Kürt sorunu benim” diyen Ahmet Türk, şunları söyledi:
“Yaşamımız boyunca bölücü olmadık. Birleştirici olmaya çalıştık. Hep toplumsal barışı ve halkların kardeşliğini savunduk. Bugün de bütün baskı ve zulüm politikalarına rağmen aynı şeyi savunuyoruz.”
Bu süreci yürüten bütün aktörlere sesleniyoruz: Yazıktır. Kürt halkına da Türk halkına da yazık. Birleştirici olun.”
🗣️ Siyasetçi Ahmet Türk: Kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor; işte Kürt sorunu benim
📍“Yaşamımız boyunca bölücü olmadık. Birleştirici olmaya çalıştık. Hep toplumsal barışı ve halkların kardeşliğini savunduk. Bugün de bütün baskı ve zulüm politikalarına rağmen aynı… pic.twitter.com/whgyiXCJPT
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
“Süreci bozan Kürtler olmayacak” diyen Ahmet Türk, “”O dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Sayın Özal’ı ziyaret ettik. Yaptığımız görüşmede Sayın Özal şunları söyledi: ‘Gidip gitmeniz sizin takdirinizde. Ama giderseniz ona (Öcalan’a) şunu söyleyin; silahla çözüm olmaz. Demokratik siyaseti büyütmek lazım. Bir uzlaşı politikasını aramak lazım.'” ifacdelerini kullandı.
🗣️Siyasetçi Ahmet Türk: Bu süreci bozan Kürtler olmayacak. Sabırla izleyeceğiz
📍”O dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Sayın Özal’ı ziyaret ettik. Yaptığımız görüşmede Sayın Özal şunları söyledi: ‘Gidip gitmeniz sizin takdirinizde. Ama giderseniz ona (Öcalan’a) şunu söyleyin;… pic.twitter.com/gHfRrWXGNk
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
Ahmet Türk: ‘Kürt sorunu benim, çözüm için yol haritası hâlâ açıklanmadı’
İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın 2. gününde konuşma yapan Ahmet Türk’ün, oturum sonrası salondan ayrılırken Gültan Kışanak ile bir araya geldiği anlar kameraya yansıdı.
İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın 2. gününde konuşma yapan Ahmet Türk’ün, oturum sonrası salondan ayrılırken Gültan Kışanak ile bir araya geldiği anlar kameraya yansıdı
📹Mehmet Zeki Kayahttps://t.co/6rKxAWUiCd pic.twitter.com/VcCf3cJSww
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
‘Türkiye’de güvenlik özgürlüğün yerine geçti’
‘Demokrasinin ve barışının toplumsallaşması’ oturumunun moderatörlüğünü yapan Şebnem Korur Fincancı da hakikatin inşası, hakikat inşası üzerinden yüzleşme pratikleri ve bu yüzleşme sonucunda tekrarlanmama garantisine dikkat çekerek, güven tesisinin nasıl olması gerektiği üzerine hep birlikte konuşacaklarını söyledi. Bugün Türkiye’de güvenliğin özgürlükler yerine geçtiğine burgu yapan Fincancı, “Uzun yıllardır böyle bir ülkede yaşıyoruz. Cumhuriyetin yüzyılında baskının, devlet terörünün yoğun olduğu koşullard yaşandı” ifadelerine yer verdi.
‘Öcalan’ın müzakere şartlarının önü açılmalı’
Fincancı’nın ardından ‘Toplumsal Barışın İnşaasında 2013-2015 ve 2024 Deneyimleri’ başlığında siyasetçi Ahmet Faruk Ünsal da
Türkiye’deki statükonun, sürdürülebilir bir statüko olmadığına ve mutlaka dönüşmesi gerektiğine dikkat çekerek,“Statüko kendine bir rıza oluşturamadı ve kendini dönüştürmek istiyor. Demokratik dönüşüm için toplumun rızası alınması gerek. Değişimin toplumsallaşması için yoldaşlık hukuku üzerinden ilerlemeli. Dönüştürücü vasfı olan Öcalan’ın müzakere şartlarının önü de açılmalı. Şu an siyasal olan tutsakların mutlak suretle serbest bırakılması gerekir, bu toplumsal rıza oluşturur” ifadelerine yer verdi.
‘Güvensizlik daha sürecin başında kuruldu’
Oturumda Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç de ‘Barışın toplumsal zemini: Güvensizleştirme politikalarını aşmak ve demokrasiyi birlikte inşa etmek’ başlığını ele aldı. Barış sürecinin başlangıcında toplumun inanamadığına vurgu yapan Genç, şöyle konuştu:
“Çok ikna olmadınız; güvensizlik sürecin daha başında kuruldu. Güvensizliğin nedeni, toplumun geçmiş deneyimleriyle ilgiliydi. Yeni süreç başladığında bu güvensizlik aşılır mı? Belki en güvenmediğimiz süreç bize barış getirir diyen sesler de vardı. Gelişen süreçte adımların tek taraflılığı ile kutuplaştırıcı dilin aşılmıyor olması güvensizlik bariyerini sağlamlaştırdı. Bu da yetmedi. 19 Mart’tan bu yana CHP’ye dönük operasyonlar, son olarak butlan kararını görüyorsunuz. Siyaset alanının şekillendirilmesi meselesi. Selahattinler, Figenler, siyasal tutsaklar serbest bırakılacak, 30 yıldır cezaevinde olup cezası bitmiş tutsakların bırakılacak duygusu yaratıldı. İktidarlar bu tip süreçlerin kendi lehine sonuç vermesini arzular. Bu sürecin siyasal sonuçlarını kendisi kullanmak ister ve süreçlerin sonunda oluşacak yeni dünyanın karakterini kendileri belirlemek ister.”
🗣️Siyaset Bilimci Cemal Salman: ‘Cumhuriyet’in bekçisi’, ‘laikliğin güvencesi’ denilen yerde Aleviler görüyorlar ki ne zaman ‘biz buradayız’ deseler ya bir kıyım olmuş ya bir katliamla karşılaşmışlar. Bugün kurucu aşamada görünür olmasalar da yerleri olduğunu görmek istiyorlar.”… pic.twitter.com/XivPkNzIWM
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
‘Bu konferansın Alevisi olmalıyım” dedim’
‘İdealden gerçekliğe ikinci yüzyılında Cumhuriyet ve Aleviler’ başlığında sunum yapan Doç. Dr. Cemal Salman da Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan harcın bilerek eksik bırakıldığını savundu. Cumhuriyetin yüzyıl önce bir cumhuriyet ideali sunduğunu hatırlatan Salman, “Öyle bir hayal verdi, herkes olacak dedi. Ama o herkesi öyle bir tanımladı ki bir grubun, bir zümrenin cumhuriyeti kaldı elimizde, o yüzden yüz yıl sonra bunu konuşuyoruz. ‘Cumhuriyet’in bekçisi’, ‘laikliğin güvencesi’ denilen yerde Aleviler görüyorlar ki ne zaman ‘biz buradayız’ deseler ya bir kıyım olmuş ya bir katliamla karşılaşmışlar. Bugün kurucu aşamada görünür olmasalar da yerleri olduğunu görmek istiyorlar. O yüzden Cumhuriyetin eksiklerini konuşuyoruz” diye konuştu.
Konferansa ilk geldiğinde kendini misafir gibi hissettiğini, çünkü Alevilerin adının hiç geçmediğini belirten Salman, “Alevilik konuşulmuyor, bundan bahsedilmiyor. Cumhuriyetin kuruluş dönemiyle ilgili bu konunun hiç açılmaması beni şaşırtmıştı. Sevgili Gülten Akın’ın Hrant Dink’e yazdığı güzel bir dize vardır: “Ben bu dünyanın Alevisi olmalıyım, yana yana tükenmediğime göre.” Ben de “Bu konferansın Alevisi olmalıyım” dedim” ifadelerine yer verdi.
Gültan Kışanak: Yeni bir yola yeni bir işçiliğe ihtiyaç var
İlke TV’nin sorularını yanıtlayan siyasetçi Gültan Kışanak: “Biz bize giydirilmek istenen Cumhuriyet gömleğinin dar olduğunu, eksik olduğunu, Cumhur’un bunun içine sığmadığını söylüyoruz. Genişletecek yeni bir yola, yeni bir işçiliğe ihtiyaç var” diye konuştu.
Siyasetçi Gültan Kışanak: “Biz bize giydirilmek istenen Cumhuriyet gömleğinin dar olduğunu, eksik olduğunu, Cumhur’un bunun içine sığmadığını söylüyoruz. Genişletecek yeni bir yola, yeni bir işçiliğe ihtiyaç var”
➡️İzlemek için: https://t.co/Sar55ZBvOD@ahmetayvaa pic.twitter.com/pdOddOYWHP
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
Altıncı oturum: Ekolojik yıkıma dikkat çekildi
‘İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’ altıncı oturum, ‘Aynı göğün altında: Dayanışma, örgütlenme ve katılımcı demokrasi’ başlığı üzerinden gerçekleşti. Konferansa çevrimiçi katılan Anayasa Hukukçusu Zülfiye Ylmaz, yerelden merkeze demokratik katılımın imkanları ve hukuki sınırları konusuna ilişkin sunum yaptı. Zülfiye Yılmaz, 1961 Anayasası, öncesi ve sonrasındaki süreçleri anlattı.

‘Doğayla barışık bir gelecek inşası zorunlu’
“Doğayla da barış: Ekolojik demokratik cumhuriyet” başlığı kapsamında hukukçu Arif Ali Cangı sunum yaptı.
Ekolojik krizin yaşam hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Cangı, “Toprak temiz gıda üretmezse ne köyler kalır ne de yaşam sürdürülebilir. Çevre hakkı, artık yaşam hakkının ön koşulu olarak kabul ediliyor. Bu noktada ‘kral çıplak’ demek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Sürecin başlangıcından bu yana bölgeden ciddi şikayetler geldiğini belirten Cangı, orman yangınlarının güvenlik gerekçesiyle söndürülmediğine dair iddialara dikkat çekti. Fosil yakıtlardan vazgeçilmesi gerektiği yönünde küresel bir eğilim olmasına rağmen, bölgede petrol faaliyetlerinin sürdüğünü ifade etti. Bölgeden iletilen mesajlara da değinen Cangı, çatışmalı dönemde yaşanan ekolojik yıkımın mevcut süreçte de devam ettiğini söyledi. Diyarbakır kırsalında 2019 yılından bu yana yaklaşık 500 yıkım projesinin hayata geçirildiğini belirten Cangı, bu durumun 1990’lı yıllardaki zorunlu göç süreçlerini hatırlattığını dile getirdi. Akarsuların ve bin yıllık çeşmelerin kurumasıyla birlikte göçlerin yeniden başladığını aktardı.
Batman’da hava kirliliğinin ciddi boyutlara ulaştığını söyleyen Cangı, KOAH ve astım hastaları açısından kentin tehlikeli hale geldiğini vurguladı. “Yaşam alanlarına yönelik her saldırı, yaşama yöneliktir” diyen Cangı, mevcut barış sürecinde hükümetin bölgenin eko-sosyolojik yapısını tahrip eden projelerden vazgeçmesi gerektiğini ifade etti.
Son yıllarda demokratik alanın daraldığına işaret eden Cangı, buna rağmen ekoloji örgütlerinin bir araya gelerek mücadeleyi sürdürdüğünü belirtti. Bölgenin ekosisteminin korunmasının acil bir gündem haline gelmesi gerektiğini ifade eden Cangı, doğayla barışık bir geleceğin inşasının zorunlu olduğunu sözlerine ekledi.
‘Emek ve ekoloji ilk kez el zamanlı bir kriz yaşıyor’
Gazeteci Bahadır Özgür, “Emek ve Ekoloji: Yeni Bir Örgütlenmeye Doğru” başlıklı sunumunda Türkiye’de emek ve ekoloji alanlarında yaşanan eş zamanlı krizlere dikkat çekti. Özgür, günümüzde “çöküş çağı yanılsaması” olarak adlandırılan bir kavramın öne çıktığını belirterek, toplumda derin bir umutsuzluk eğiliminin yaygınlaştığını ifade etti.
Türkiye’de ilk kez emek ve ekolojinin aynı anda bir çöküş süreci, kriz yaşadığını vurgulayan Özgür, çocuk işçiliğine de dikkat çekti. “Bugün 6 yaşındaki çocuklar dahi MESEM’lerde çalışmaya sürülüyor. Hiçbir kural ve kaide yok” diyen Özgür, doğa tahribatının da aynı ölçüde derinleştiğini belirtti. Dağların, denizlerin ve koyların hızla yok edildiğini söyleyen Özgür, bu tabloya rağmen çözümün de yine bu alanlarda aranması gerektiğini dile getirdi.
Türkiye’de sermaye birikiminin “gaspçılıkla malul” olduğunu ifade eden Özgür, küresel ölçekte yeni bir ekonomik düzenin şekillendiğini belirtti. Jeopolitik gelişmeler çerçevesinde tedarik zincirleri ve lojistik ağların yeniden tanımlandığını söyleyen Özgür, Türkiye’nin de bu süreçte belirli bir rol üstlendiğini kaydetti. Bu durumu “yeni bir merkantilizm dönemi” olarak tanımlayan Özgür, söz konusu dönemde savaş sanayisinin belirleyici bir konuma geldiğini vurguladı.
Türkiye’de kırdan kopuşun ve çözülmenin metalaşma ve iş gücü üzerinden gerçekleştiğini belirten Özgür, bunun aynı zamanda güvenlik politikalarıyla bağlantılı zorunlu göç süreçlerini de beraberinde getirdiğini ifade etti. Sunumunun sonunda emek ve ekoloji arasındaki ilişkinin artık sermaye tarafından birleştirildiğini söyleyen Özgür, “İstesek de istemesek de sermaye bu iki alanı bir araya getirdi. Bizim buna karşılık verecek siyasi bir programa ihtiyacımız var” dedi.
‘Kürt meselesinin aynı zamanda bir ‘kaynak bölüşüm’ meselesi’
Siyaset bilimci Cuma Çiçek, “Bir Gelecek için Eko-Bölgeler: Ademi Merkeziyet ve Kesişimsel Siyaset” başlıklı sunumunda Türkiye’de derinleşen su ve gıda krizlerine dikkat çekti. Çiçek, Türkiye’nin 25 su havzasının neredeyse tamamında ciddi sorunlar yaşandığını belirterek, gıdaya erişimin de nüfusun büyük bir bölümü için giderek zorlaştığını ifade etti.
Kürt meselesinin aynı zamanda bir “kaynak bölüşüm” meselesi olduğuna işaret eden Çiçek, kimlik tartışmalarının da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. “Kürtçe ve kimlik dediğimiz mesele de bir tür sembolik kaynaktır” diyen Çiçek, kaynakların daha adil dağıtıldığı ve dengeli bir büyümenin mümkün olduğu bir modelin inşa edilebileceğini dile getirdi.
Çiçek, Türkiye’de seçmen davranışları üzerine yapılan bir araştırmaya da değinerek, 1950-2009 yılları arasında gerçekleştirilen 16 genel seçimin analizine göre ülkede siyasi coğrafyanın iki temel eksen üzerinden şekillendiğini söyledi. Buna göre yatay eksende Türklük ve Kürtlük kimlikleri, dikey eksende ise zenginlik ve yoksulluk ayrımı belirleyici rol oynuyor. Türkiye’nin en zengin ve seküler bölgelerinin kıyı şeridinde yer aldığını belirten Çiçek, kuzey Anadolu’nun daha yoksul bir yapıya sahip olduğunu, Kürt coğrafyasının ise hem ekonomik olarak daha dezavantajlı hem de kimlik temelli bir ayrışma yaşadığını ifade etti. Bu çerçevede Türkiye’de yerelleşmiş bir toplumsal yapı bulunduğunu söyleyen Çiçek, hem merkezi hem de yerel kamu yönetimlerinin yeniden yapılandırılması gerektiğini vurguladı.
🗣️Siyaset Bilimci Cuma Çiçek: “Ne oldu da bu devlet 10 yıl içerisinde bu kadar sert bir şekilde demokratik ölçülerden geriye düşebildi? Bu sorunun cevabı Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da, Hakkari’de.”
📍”Bugün Diyarbakır’ın rejimi, Van’ın rejimi, Mardin’in 100 yıllık rejimi;… pic.twitter.com/MidBOXmIli
— İlke TV (@ilketvcomtr) June 14, 2026
‘Ne oldu da bu devlet 10 yılda demokratik ölçülerden bu kadar geriye gidebildi?’
Türkiye’de son yıllarda demokratik standartlarda yaşanan gerilemeye dikkat çekerek, bu sürecin özellikle Kürt illerinde daha erken ve daha sert biçimde deneyimlendiğini ifade etti.
“Ne oldu da bu devlet 10 yıl içerisinde bu kadar sert bir şekilde demokratik ölçülerden geriye düşebildi? Bu sorunun cevabı Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da, Hakkari’de” diyen Çiçek, söz konusu bölgelerdeki yönetim anlayışının zamanla tüm ülkeye yayıldığını belirtti.
Çiçek, “Bugün Diyarbakır’ın rejimi, Van’ın rejimi, Mardin’in 100 yıllık rejimi; Ankara’nın, İzmir’in, İstanbul’un, bütün Türkiye’nin rejimi” ifadelerini kullanarak, yerelde uygulanan politikaların ülke geneline sirayet ettiğini dile getirdi.
Toplumun geniş kesimleri için ortak bir gelecek perspektifi oluşturulması gerektiğini vurgulayan Çiçek, bunun ancak yeni kurumsal yapılarla mümkün olabileceğini söyledi. Kapsayıcılık ve tanınma temelinde yeni bir “gelecek hukuku” inşa edilmesi gerektiğini belirten Çiçek, bu doğrultuda devletin yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğunu ifade etti.
‘Türkiye’de işçi sınıfının kazanılmış hakları ciddi biçimde geriledi’
Konferansın son oturumu, “Kimin Cumhuriyeti, nasıl bir gelecek?” başlığıyla gerçekleştirildi. Oturumda “İşçiler yurttaşlıktan nasıl kovuldu?” konusu üzerinden sunum yapan Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) Genel Başkanı Neslihan Acar, Türkiye’de işçi sınıfının kazanılmış haklarının ciddi biçimde gerilediğine dikkat çekti.

Yurttaşlığın, insanca yaşam koşullarının asgari çerçevesini belirleyen tarihsel bir kategori olduğunu vurgulayan Acar, bu çerçevenin son yıllarda zayıfladığını belirtti. Acar, “İnsanca yaşam talebi artık bugünün değil, geleceğe ertelenmiş bir vaat haline geldi. Yaşam koşulları tamamen piyasa dinamiklerine terk edilmiş durumda” dedi. Son 30 yılda temel hakların daraldığını ve özellikle ücret hakkına sıkıştığını ifade eden Acar, emekçilerin güvencesizlik ve sendikasızlaştırma politikalarıyla karşı karşıya olduğunu söyledi. İşçilerin siyasal karar alma mekanizmalarından dışlandığını belirten Acar, mevcut sistemin yurttaşlığı dört yılda bir oy kullanmaya indirgediğine işaret etti.
Acar, konuşmasında devletin sınıfsal karakterine de dikkat çekerek, “Devlet, bir gücün özel örgütü gibi hareket ediyor” dedi. Holdinglerin ve büyük sermaye gruplarının devlet aygıtı içinde etkili olduğunu ifade eden Acar, bu yapıların hem rıza üretimi hem de toplumsal muhalefeti bastırma mekanizmaları üzerinden işlediğini söyledi.
Sermaye gruplarının yargı ve denetim mekanizmalarından büyük ölçüde muaf tutulduğunu belirten Acar, ancak örgütlü direnişle karşılaştıklarında geri adım atmak zorunda kaldıklarını kaydetti. Erzincan İliç’te yaşanan maden faciasını örnek gösteren Acar, bölgede kurulan siyanür havuzları için yerel halkın ekonomik olarak bağımlı hale getirildiğini, taşeronlaştırma ve borçlandırma yöntemleriyle sürecin dayatıldığını ifade etti.
Yıldız Tar: Toplumsal barış, LGBTİ+’ların tanındığı bir düzlemden geçiyor
LGBTİ+ yurttaşlık tartışmaları ekseninde konuşan gazeteci Yıldız Tar da toplumsal barışın, LGBTİ+ ve diğer grupların haysiyetlerinin ve onurlarının tanındığı bir düzlemden geçtiğine dikkat çekti.
“Söze başladığımız yer, toplumsal ve hukuksal olarak tanınması gereken LGBTİ+ realitesidir” ifadesiyle sözlerine devam eden Tar, “Bu realite, insanlık tarihinden öncesine uzanan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği çeşitliliğidir. Adında cinsel geçtiğine bakmayın; insanın kendisi olmasıyla, kimi sevdiğiyle, onurlu bir yaşam sürme isteğiyle ilgilidir. LGBTİ+’lar çevremizde her zaman vardı ama asimilasyon politikalarıyla sessizleştirildi. Hikayelerini son yıllara kadar kendileri dışında herkes anlattığı için bize ulaşanların hepsi en iyi ihtimalle eksik, en kötü ihtimalle yanlış ve iftiralardan ibarettir” dedi.
Yıldız Tar, konuşmasını “Bundan seneler önce eşcinsel devrimci bir şair olan Zekai Özger ‘Merhaba Canım”‘ demişti bir şiirinde ve o şiirinde ve o merhabanın karşılığını üzerinden 50-60 yıl geçtikten sonra bu konferansta duymak inanılmaz sevindiriyor. Umarım Merhabanın ardından nasılsın sorusuna nasıl sorusunun ardından da beraber nasıl olacağız sorusuna geçebiliriz” sözleriyle sonlandırdı.
Keskin’den Tar’a: Demokratik Cumhuriyet size beraber yürümeyi teklif ediyor
Tar’ın konuşması sonrasında kürsüye çıkan konferansın çağrıcılarından Diba Keskin, Tar’ın sözlerine, “O kadar etkilendik ki Demokratik Cumhuriyette size nasılsın demeyi beraber yürümeyi teklif ediyor” sözleriyle karşılık verdi.,
Diba Keskin: ‘Dinimiz de bize vurdu, Cumhuriyet de bize vurdu’
Konferansta konuşan Diba Keskin, “Demokratik Cumhuriyet dindar kadına ne vaat ediyor?” başlıklı sunumunu Kürtçe gerçekleştirdi. Keskin, hem dini yapılar hem de Cumhuriyet pratiği içinde dindar kadınların dışlandığını belirterek, “Bizim dinimiz de bize vurdu, Cumhuriyetimiz de bize vurdu” dedi.

Geçtiğimiz yüzyılda dindar kadınların görünürlük ve haklar açısından ciddi eşitsizlikler yaşadığını ifade eden Keskin, laiklik ilkesinin uygulamada dindar kadınların hayatına eşit biçimde yansımadığını vurguladı. “Ben laikliğe göre hareket edeceğim, siyasetimi de bu esasa göre yöneteceğim. Ancak Cumhuriyetin bahsettiği laiklik, dindar kadınların hayatına girmedi. Laikler, dindar kadınları ‘makbul vatandaş’ saymayarak onları perde arkasına itti” diye konuştu.
Cumhuriyetin kadınlara önemli haklar sağladığını teslim eden Keskin, buna rağmen dindar kadınların çifte baskı yaşadığını dile getirdi. Demokratik bir toplumun ise bu eşitsizlikleri aşma potansiyeli taşıdığını söyledi.
Keskin, özellikle Kürt ve Şafii kadınların ana dili, kimlik ve inanç özgürlüğü taleplerine dikkat çekerek, bu hakların anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirtti. Alevi kadınların inançsal özerkliğinin tanınması ve cemevlerine yasal statü verilmesi gerektiğini de ifade etti.
Kadınların kendi hayatlarına dair kararları kendilerinin vermesi gerektiğini vurgulayan Keskin, “Eğer biz bu hakları bilmez ve mücadele etmezsek kimse bize sunmaz. Herkes inancı gibi yaşamalı. İmamları, tarikatları, cemaatleri körü körüne dinlemek yerine kendi kararlarımızı vermeliyiz” dedi.
İnancın iktidarın değil vicdanın alanı olduğunu söyleyen Keskin, kadınların hem inançlarından hem de kimliklerinden vazgeçmeden özgürleşebileceğini belirtti. “Kadınlığından vazgeçmeden toplumsal yaşamın merkezinde yer almak ve eşit yurttaşlar olarak demokratik bir geleceği birlikte kurmak gerekiyor. Çünkü özgür kadın, özgür toplumun temelidir” ifadelerini kullandı.
Demokratik Dönüşüm Konferansı’ndan yeni yüzyıl çağrısı: Yeni bir pencere açma zamanı




