• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Barış sadece Kürtlerin değil Türklerin de talebi olmalı

Barış sadece Kürtlerin değil Türklerin de talebi olmalı

Barış sadece Kürtlerin değil Türklerin de talebi olmalı
  • Yayınlanma: 29 Haziran 2026 10:12

Kadir İnanır’ın ardından “Barış, barışa gönül verenlerdir” dedik. Bu coğrafyada barış, hiçbir zaman yalnızca masaya oturulan süreçlerin adı olmadı. Barış denilene kadar ölüm konuşuldu, gözyaşı konuşuldu, sürgün konuşuldu, mahpusluk konuşuldu. Kürt meselesine vicdanla dokunan, çözümü savunan ya da yalnızca çatışmanın sona ermesini isteyen herkes, farklı dönemlerde ağır siyasal, toplumsal ve kişisel bedeller ödedi. Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca barışı savunmak, yalnızca bir siyasal tercih değil, egemen güvenlik paradigmasına karşı etik bir duruş sergilemek anlamına geldi. Bu yüzden barışın tarihi, aynı zamanda bedel ödeyen insanların tarihidir.

Barışın dili, çoğu zaman susturulanların, yalnız bırakılanların ve buna rağmen ortak yaşam umudundan vazgeçmeyenlerin dili olmuştur. Kürt meselesinde barış yalnızca Kürtlerin talebi olarak görülemez. Barış, en az Kürtler kadar Türklerin de talebi olmalıdır. Çünkü bu topraklarda barışı istemek bir “Kürtseverlik” göstergesi değil, Türkiye’yi ve bu ülkenin bütün halklarını sevmektir. Barış, herhangi bir etnik kimliğe duyulan sempati değil ortak geleceğe duyulan sorumluluktur.

Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet inşa sürecini güçlü bir burjuva sınıfının ve yerleşik bir burjuva demokrasisinin geliştiği toplumsal koşullarda değil devlet merkezli modernleşme anlayışıyla kurdu. Bu nedenle ulus-devlet projesi, toplumsal çoğulluğu kapsayan demokratik bir yurttaşlık yerine, tek kimlikli bir ulusal aidiyet üretmeye yöneldi. Bu süreç yalnızca Kürtleri değil Türk olmayan müslüman ve gayrimüslim birçok halkı asimilasyon politikalarına, zorunlu iç ve dış göçlere, mülksüzleştirmeye ve kültürel görünmezliğe maruz bıraktı. Cumhuriyetin çözemediği temel meselelerden biri de tam olarak bu çoğulculuk krizidir.

Alexis de Tocqueville, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını, farklılıkların birlikte yaşayabildiği güçlü bir sivil toplum üzerine kurulduğunu söyler. Antonio Gramsci ise siyasal iktidarın yalnızca zor aygıtlarıyla değil, kültürel hegemonya yoluyla da kurulduğunu vurgular. Devlet, toplumu tek bir kimlik etrafında yeniden biçimlendirmeye çalıştığında, farklılıkları bastırmak yalnızca siyasal değil, kültürel bir tahakküme de dönüşür. Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramı da ulusların tarihsel olarak inşa edildiğini gösterir. Dolayısıyla ulusal birlik, tek tipleştirme üzerinden değil, ortak siyasal aidiyet üzerinden de kurulabilir.
Aynı yüz yıllık dönem yalnızca etnik meseleleri derinleştirmedi; Türkiye’nin tamamını askeri darbeler, vesayet düzeni ve iradesi sınırlandırılmış sivil iktidarlar içine sıkıştırdı. Demokratik kurumları zayıflayan, sorunları biriktiren, uluslararası güç dengelerinin baskısıyla hareket etmek zorunda kalan siyasal yapı, yalnızca Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin demokratik geleceğini de daralttı. Nitekim Hannah Arendt, özgürlüğün yalnızca baskının yokluğu değil, insanların ortak siyasal alanda eşit özne olarak var olabilmesiyle mümkün olduğunu belirtir. Demokratik alan daraldığında kaybeden yalnızca belirli bir topluluk değil, bütün toplum olur.
Bu nedenle bugün barışı savunan her Türk, yalnızca Kürtlerin haklarını desteklemiş olmaz aynı zamanda tüm Türkiye’nin daha demokratik, daha özgür ve daha müreffeh bir geleceğinin inşasına katkı sunar. Barış, bir tarafın diğerine sunduğu bir lütuf değil ortak yaşamın yeniden kurulmasıdır. Jürgen Habermas’ın ifade ettiği gibi, demokratik meşruiyet ancak eşit yurttaşların özgür diyalogu ve karşılıklı tanınmasıyla güç kazanır.

Kürt toplumunda ise Kürt meselesine sahip çıkan her Kürt olmayana duyulan ölçüsüz minnettarlık da üzerinde düşünülmesi gereken sosyolojik bir olgudur. Bu durum, çoğu zaman yüz yılı aşan dışlanmışlığın, yalnızlaştırılmanın ve meşruiyetini sürekli başkalarının onayında aramak zorunda bırakılmanın yarattığı psikolojik yükün bir yansımasıdır. Axel Honneth’in “tanınma” kuramının işaret ettiği gibi, eşitlik duygusu minnetten değil, karşılıklı tanınmadan doğar. Demokratik haklar, başkasının iyi niyetine değil, eşit yurttaşlık ilkesine dayanır.

Artık ihtiyaç duyulan şey, yüz yıllık ezberleri yeniden üretmek değil, onları cesaretle sorgulamaktır. Tarih bize gösteriyor ki kalıcı barışlar, askeri zaferlerle değil, siyasal uzlaşmalarla inşa edilir. Çoğulculuğu tehdit olarak değil zenginlik olarak gören toplumlar daha güçlü kurumlar üretir. Türkiye’nin önündeki tarihsel görev, tekçi ulus-devlet anlayışını çoğulcu ve özgürlükçü bir demokratik cumhuriyet fikriyle yeniden düşünmek ve bütün halkların kendisini eşit, özgür ve kurucu özne olarak hissedebileceği yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmektir. Kalıcı barış da ancak böyle bir demokratik yeniden kuruluş iradesiyle mümkün olabilir.