Madımak’ta önce sesler sustu
Başak Canda 1 Temmuz 2026

Madımak’ta önce sesler sustu

Bazı yangınlar ateşle başlamaz. Önce sesleri alır insanın elinden, sonra sözü, sonra nefesi. Madımak’ı düşündüğümde önce alevleri değil, susturulan sesleri görüyorum. Çünkü bazı olaylar gözle değil, kulakta kalanlarla hatırlanır; bir ülke bazen gördükleriyle değil, susturduklarıyla anlatılır.

O gün yanan yalnızca bir otel değildi. Bir bağlamanın teli koptu, bir şiirin dizesi yarım kaldı, bir kitabın sayfaları kapanmadan sustu. Ardından insanlar… Ama belki de en önce sesler eksildi.

Sivas’ı konuşurken hep yangından söz ediyoruz. Oysa yangından önce başka bir hayat vardı; türkü vardı, şiir vardı, kahkaha vardı, bir şenliğin telaşı vardı. İnsanlar sözle, müzikle, düşünceyle bir aradaydı. Pir Sultan Abdal adına düzenlenen buluşma, yalnızca bir etkinlik değil, sözün ve hafızanın aynı masada oturduğu bir zamandı. Kimi elinde sazıyla gelmişti, kimi yeni yayımlanan kitabını okurlarıyla buluşturacaktı, kimi şiirlerini ilk kez o gün seslendirecekti. Hiçbiri birkaç saat sonra isimlerinin bir anma listesinde yan yana okunacağını bilmiyordu.

…aynı gökyüzü aynı keder

değişen bir şey yok ki gidip yağmurlara durayım

söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım

belki sararmış eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde (1)

Madımak’ta yaşananı anlamaya çalışırken insanın karşısına hep aynı ağırlık çıkıyor: yalnızca insanların yaşamını yitirmesi değil, bir ülkenin sesinin eksilmesi. Çünkü orada yaşamını yitiren canlar; bir ülkenin hafızasını taşıyan şairler, ozanlar, yazarlar, düşün insanlarıydı da. Metin Altıok’un şiiri eksildi;

…Ve bırakıp gittiğinde

Bir küçük boşluk kalsın

Alnını dayadığın yerde;

Bir yalnızlık işareti

İşleyen ta içime. (2)

Behçet Aysan’ın sesi eksildi, Uğur Kaynar’ın dizeleri yarım kaldı, Asım Bezirci’nin belleği sustu. Hasret Gültekin’in bağlaması, Muhlis Akarsu’nun deyişleri, Nesimi Çimen’in sesi aynı sessizliğin içinde kayboldu.

Biz bazen ölümü sayılarla anlatıyoruz: otuz üç, iki, otuz beş… Oysa her sayının içinde başka bir hayat vardı; başka bir çocukluk, başka bir ezgi, başka bir şiir, başka bir gelecek ihtimali. Sayılar gerçeği anlatıyor gibi görünür ama hafızayı anlatamaz.

Madımak yalnızca bir katliam değildir; sözü, türküyü ve düşünceyi susturma girişimidir.

…Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli,

Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.(3)

Çünkü her çağda ilk hedef söz olur. Önce kitaplar rahatsız eder, sonra türküler, sonra şiirler ve en sonunda onları söyleyen insanlar. Oysa ses dediğimiz şey yalnızca duyduğumuz değildir; bir insanın dünyaya bıraktığı izdir. Bir ozanın bağlamasında titreşen tel, yüzyılların hafızasını taşır; bir şairin dizesi yalnızca yazıldığı ana değil, geleceğe de tanıklık eder.

Bu yüzden şairlerden korkulur, bu yüzden ozanlardan. Çünkü şiir, insanın unutmama biçimidir, türkü ise hafızanın kendisidir. Madımak’ta ateş yalnızca bedenleri değil, sözün dolaşımını da hedef aldı. Şiirin sesi boğulmak istendi, bağlamanın sesi susturulmak istendi, düşüncenin sesi kesilmek istendi. Ama bazı sesler sahiplerine bağlı değildir; insan gider, ses kalır.

Metin Altıok bugün hâlâ dizeleriyle konuşuyorsa, bu yalnızca edebiyatın gücü değildir; hatırlamanın direncidir. Behçet Aysan’ın sesi hâlâ duyuluyorsa, bu yalnızca şiirin kalıcılığı değildir; sessizliğin içinden sızan bir hafızadır. Hasret Gültekin’in bağlaması hâlâ çalınıyorsa, bu yalnızca bir müzik değil, yarım kalmış bir dünyanın devamıdır.

Belki de bu yüzden her 2 Temmuz’da aynı isimleri yeniden okuyoruz; onları ezberlemek için değil, unutturamadıkları için. Çünkü unutmak bazen ikinci bir ölümdür, hatırlamak ise yaşamanın en ağır biçimi.

…bilirim yarın diye bir şey var

çeliğin su katılmamış yanı

ırmakların geçilecek, fırtınaların

dinecek bir yanı var

ömrümüzün belki bir gün gülecek

selam verip selam alacak

barışa kardeşliğe

hep tok yatan

çocuklar görecek (4)

Aradan yıllar geçti. Yangının izi zamanla silinmedi ama şekil değiştirdi, bir görüntü olmaktan çıkıp bir hissiyata dönüştü. Bazı yangınlar söndükten sonra başlar insanın içinde, sessizce, yavaşça, geç kalmış bir anlam gibi. Sivas artık yalnızca bir şehir değildir; bir hafıza kırılmasıdır, bir ses kaybıdır, bir ülkenin kendine bakarken gördüğü çatlağın adıdır.

Belki de bu yüzden bazı şehirler yalnızca yaşanmaz, hatırlanır. Ve bazı hatırlamalar hiç bitmez. Çünkü edebiyat tam da burada başlar: ateşin susturamadığını kelimenin taşımasıyla. Şairin “…ölsem ayıptır” dediği anın öncesine gidelim o zaman:

Ben eğilmem gündüz ama

Geceleri kanatırım kendimi

Ben bir söz söylediğim zaman,

Kendine küçük bir pıtrak edinir.

Çok sürmez anlar başına geleceği,

Çarşılarda pazar ondan selam kesilir.

Ben birini sevdiğim zaman

Göğünü durmadan genişletir.

Ama herkes rahattır kozasının içinde,

O sevgi artık kimsesizdir.

1) Behçet Aysan, Düello (Bir Eflatun Ölüm), Kırmızı Kedi Yayınevi

2) Metin Altıok, Bir Acıya Kiracı, YKY

3) Metin Altıok, a.g.e (s.43)

4) Behçet Aysan, a.g.e (s.156)

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.