Abdullah Öcalan’ın, PKK’nin feshedilmesi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması yönünde 27 Şubat’ta yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın en kritik adımı, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bulunan Şikefta Casenê’de düzenlenen silah yakma töreni oldu.
Besê Hozat öncülüğündeki 30 kişilik Barış ve Demokratik Toplum Grubu, bu törende silahlarını imha etti.
Aradan geçen süreye rağmen beklenen adımların atılmaması sürecin en temel eleştirilerinden biri olarak öne çıkıyor. Geri dönüşleri kapsayan ‘çerçeve yasanın’ ise temmuz ayında Meclis’e getirilmesi bekleniyor.
11 Temmuz’daki törene katılan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, sürece dair Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Diren Yurtsever’in sorularını yanıtladı.
27 Şubat çağrısının Abdullah Öcalan açısından kendiliğinden ortaya çıkan ve kendi zamanıyla sınırlı bir çağrı olmadığını söyleyen Temel, şunları ifade etti:
“Sayın Öcalan’ın bu arayışlarını, gerek ateşkes çağrıları gerekse de başka müzakere denemeleri ile 90’lardan itibaren görüyoruz. Ve Sayın Öcalan, Türkiye kamuoyuna şiddetin, silahın ve savaşın bir tercih olmadığını bir zorunluluk olduğunu, imkan ve olanakların el vermesi durumunda bunun değişebileceğini sürekli söylüyordu. İmralı’da yazdığı savunmalar ve manifestoyla bunu daha da derinleştirdi. Hatta PKK’nin feshini, 2003’lerde gündeme aldı. Ancak hem konjonktür hem de dışarıdan yönelimler ve özellikle tasfiye girişimleri bu çabasını boşa çıkardı. Dolayısıyla 27 Şubat çağrısının, Kürt hareketi ve Sayın Öcalan açısından böyle bir arka perdesi var. Yani çözümün diyalogla, mücadelenin de silah ve şiddete başvurmadan yürütülebilecek koşul ve zeminlerinin artık oluştuğunu söyleyen bir arka perde.”
“Abdullah Öcalan’ın bu yönlü arayışlarının 90’lardan beri olduğunu, bu çabalarının da boşa çıkarıldığını ve bunun bir nedenin de konjonktür olduğunu belirttiniz. 27 Şubat’a gelinen süreçte konjonktür açısından durum neydi ve nasıl etkiledi?” şeklindeki soruya ise Tayyip Temel şu yanıtı verdi:
“27 Şubat çağrısı arifesinde Ortadoğu’da yaşananlar; yani Gazze’deki durum, İsrail’in Ortadoğu’da özellikle uluslararası alanda kimi güçleri de arkasına alarak yeniden kendi güvenliğini daimi kılma çabaları ve İsrail’in artık Ortadoğu’da kendisine tehlike olarak gördüğü her şeyi tasfiye etme planı, Suriye’deki girişimleri de etkiledi. Ve nitekim Kürt sorunu da dört devlet arasında bölünmüş bir sorun. Dolayısıyla her devletle ilgili Kürt meselesi konusunda atılan adım, diğer devletleri ilgilendiren bir niteliğe sahip. Örneğin Suriye’de demokratik özel yönetim; sınırlar çizilmeden pekâlâ toplumlar kendi öz iradeleriyle öz yönetimlerini oluşturabileceğini gösteren bir model. Bunun da ilham kaynağı da Başkan Öcalan’ın görüşü ve düşünceleriydi. Fakat Türkiye baştan beri bunu kendisine karşı bir tehdit olarak gördü.”
Röportajın devamında şunlar yer aldı:
Türkiye’nin içine girdiği kaygıyı biraz açar mısınız? Bahçeli’yi bu çağrıyı yapmaya iten neydi? Ne olacağına dair bir kaygı yaşandı?
Ortadoğu’da ve giderek halklar üzerine kurulan bu yeni yapılanmanın ve yeni dizaynın aslında Türkiye’ye etkisine dönük bir kaygıydı. Yani, Kürt sorunu artık uluslararası bir soruna dönüştü. Ortadoğu’da neredeyse 30-40 yıldır tüm çabalara rağmen ve stratejik inkar aklının Ankara’dan yönetilmesine rağmen, zayıflamayan bir Kürt potansiyeli ve dinamiği var. Giderek güçlenen, uluslararası alanda kimi ittifak ve ilişkilere girme zemini yakalamış bir Kürt dinamiği var. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi Kürt sorununu şiddet ve çatışma zemini dışında çözmesinin Türkiye’nin yararlı olacağını düşündüler.
Ortadoğu’daki gelişmeler ve Kürt dinamiğinin geldiği aşama ile ortaya çıkan bu tabloda, Abdullah Öcalan ile devletin çözüme yaklaşımı aynı mı?
Başkan Öcalan’ın görüşüyle devletin görüşü aynı değil. Başkan Öcalan ortaya çıkan koşulları ve imkanları değerlendirerek yeni bir yol açmaya çalışıyor. Burada Kürdistan’ın giderek Gazze’leşmesinin önüne geçmeye ve aslında demokratik bir mücadele zemini hazırlamaya çalışıyor. Türk devlet aklı ise kendisi açısından risk ve tehlike olarak gördüğü ve kaldırılması zor bir yük haline gelen bu sorundan kurtulmaya çalışırken; Kürt’e en az statü tanıma temelinde en az olanak vermeye yani Kürt meselesini, şiddet, savaş ve çatışma zemininde ele alıyor. Dolayısıyla şuan Sayın Öcalan ile yürütülen müzakere, çok büyük bir mücadeledir aynı zamanda.
Abdullah Öcalan, 27 Şubat çağrısıyla nasıl bir zemin oluşturmaya çalıştı?
27 Şubat’ı bir bitme, bir sonlandırma değil, belki en güçlü başlangıç olarak tanımlamak mümkün.
Sayın Öcalan’ın yürüttüğü müzakerenin esasında, sorunu gerçek anlamda bir özgürlük, hukuk, demokratikleşme vesilesi haline getirme mücadelesi bulunuyor ve bunun mücadelesini yürütüyor. Devlet aklı ise şüphesiz tasfiye ve inkar kodlarından tamamen sıyrılmadı ama en azından diyalog ve müzakere zemini oluştu. Sayın Öcalan’ın deyimi ile idam sehpasından masada tartışmaya getiren bir çağrı oldu. Dolayısıyla 27 Şubat esas olarak bir dönemin, bir yöntemin, bir aracın terk edilmesi iken; yeni bir dönem, yeni bir mücadele içinde ve tarihsel Türk-Kürt kardeşliğinin yeniden tesisi konusunda bir çaba, bir girişim olarak tanımlanabilir. O yüzden 27 Şubat’ı bir bitme, bir sonlandırma değil, belki en güçlü başlangıç olarak tanımlamak mümkün.
Adımların atılmamasının bir nedeni İran’daki gelişmeler olduğu yönünde tartışmalar da var. Türkiye’nin, İran’daki gelişmelere göre hareket edeceği eğilim ağırlıklı. Türkiye açısından bu kaygılar hala güncel mi?
Ortadoğu’da kendi katı varlığından taviz vermeyen her devlet veya güç tasfiye olur. Yani katı olan kırılır, dağılır. Esnek olan kapsayıcı olur. Uluslararası alan İran’a müdahaleye rıza gösterdi. Bütün bu çatışmaların merkezinde elbette petrol, ticaret, yer altı- yer üstü zenginlikleri var ama özü itibariyle İran’ın halkların ve inançların özgürlüğüne katı yaklaşımı, idam politikaları gibi antidemokratik karakteri dolasıyla İran yönetimi meşruiyet sağlamıyor. Bu Ortadoğu’da ki herhangi bir devlet için geçerli bir durum. Şara için de geçerli. Demokratikleşip kendi farklılıklarıyla yaşama iradesini göstermeyen her güç, tehdit altındadır.
Silah yakma törenine gelelim. Silah bırakma çağrısı kadar, yakma töreni de etkileyici bir gündem oldu ve tartışıldı. Silahların yakılması nasıl kararlaştırıldı, öneri kimden ya da kimlerden geldi?
O süreçte silahlar gömülsün mü, bir depoya mı konulsun, üçüncü bir güce mi teslim edilsin yani silahların ne olacağı konusu çokça tartışıldı. Ama hem Sayın Öcalan hem de Özgürlük Hareketi, tercihen silahı yakmanın daha derin anlamlar taşıdığını savundu ve bu öneri hem PKK yönetiminden hem de Sayın Öcalan’dan geldi.
Neden ateşle yakarak imha tercih edildi?
Yakma birkaç anlama geliyor. Bir arınma anlamına gelir mesela. Bir metodu, aracı dönülmez bir şekilde devre dışı bırakmak anlamına gelir. Ve bu mesajın ne kadar samimi ve derin olduğunu gösterdi. Kürt Özgürlük Hareketi, en az fesih kadar çok etkileyici bir mesaj verdi silah yakarak. Orada yakılan sadece bir demir parçası değildi; savaşı, şiddeti, ölümü bir bütün olarak ateşe vermenin anlamı vardı. Esas olarak silahı yakma eylemi, kararlılığın düzeyini gösterdi. Bir de dikkat edelim, silah bir güce teslim edilmedi.
Bu konuda bir dayatma var mıydı? Mesela karşı taraf ne öneriyordu?
Yüksek kararlılıktaki eylemin düzeyine ulaşan bir politika ve yaklaşım göremiyoruz. Silahlar yakıldı ama silahı yakan gerilla hala dağda. Kürtlerin özgürlük sorunu devam ediyor.
Vardı tabii. Değişik fikirler vardı. Metaforik olarak “gömülen silah mutlaka bir gün çıkar, bir yere kapatılan silah mutlaka bir gün tekrar ele alınır” diyenler oldu. Ama silah ne teslim edildi ne de toprağa gömüldü. Silahı kendi iradeleriyle yakmaktan bahsediyoruz. Burada bir irade var. Kendi irade ve tercihleriyle, en radikal en geriye dönülmez ve etkili yöntem ortaya konuldu. Besê Hozat ve grubu, demokratik bir cumhuriyette, özgür topluluk olarak, Kürtlerin bir ferdi olarak, demokrasi mücadelesi vermeye ve dahil olmaya kararlı olduklarının mesajını verdi tüm dünyaya. Bu kadar savaşa mecbur bırakılmış bir güç, bu kadar radikal bir şekilde savaşı tarihe gömen sembolik bir eylem gerçekleştirdi. Ama maalesef bu yüksek kararlılıktaki eylemin düzeyine ulaşan bir politika ve yaklaşım göremiyoruz. Silahlar yakıldı ama silahı yakan gerilla hala dağda. Kürtlerin özgürlük sorunu devam ediyor. Muhatap olarak devlet sadece Başkan Öcalan’ın çağrısıyla gerçekleşebilecek bu yüksek düzeydeki çağrıya atfen hemen çıkarması gereken yasaları çıkarmadı ve geçen bir yıla yazık edildi. Sayın Öcalan hala İmralı’da. Hala sınırlı koşullar hatta imkansızlar içinde bu süreci yürütüyor.
Törenin üzerinden bir yıl geçti ve buna denk düşen adımlar hala atılmadı, neden?
Zamana yayma meselesinin sebepleri var. Ve ben şuna bağlıyorum; Türkiye’de bir eğilim, ısrarla Kürtlerin düşman ilan edilmesi gereken, Kürtlere saldırılması gereken bir varlık olarak görüyor ve bunu bir politikaya dönüştürüyor. Buradan milliyetçilik türetiliyor. Mesela istenen kuruma kayyım atanabiliyor, istediği mala çökebiliyor, demokrasi güçlerini bastırabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’de savaştan beslenen bir çark ve zihniyet maalesef hala çok hakim. Sürecin hızlı bir şekilde çözüme ve kardeşliğe evirilmesinin önünde engel.
Devlet içindeki bir eğilimden mi bahsediyorsunuz?
Bunu devlet içinde kategorik olarak şu eğilim veya bu eğilim şeklinde demiyorum. Yaygın bir anlayış diyelim. İnkar kodları ve savaş politikasını sürdürmekten yana olan yaygın bir anlayıştan söz ediyorum. Ortadoğu’daki kimi gelişmelere, Suriye, İran gibi kimi devletlerdeki kıpırdanmalara göre, hatta NATO toplantısına göre pozisyon alabilen bir anlayış. Kürt meselesini, Türkiye’nin bir meselesi olarak gören, hiçbir dış gelişmeye bakmaksızın bunu kendi içinde çözmesi gereken, bu ülkenin evlatlarının dönüşünü gerçekleştirip, toplumsal ve siyasal yaşama katılmasının önünü açacak yasaların çıkarılması gerektiği yönündeki zihniyet hala zayıftır. Tersi bir durum var.
Tersi durum var dediğiniz konuyu biraz açar mısınız?
Topluma yalan söylemişler. Bu yalanların değişmesini istemiyorlar. Toplumu kandırdıkları yarın öbür gün Kürt ile Türk ittifakı veya tarihsel kardeşliği gerçekleşince ortaya çıkacak. Çoğunun maskesi düşecek. Çoğu Kürt’ü devlete pazarlama ve Kürt’ün inkarı üzerinden kendi zeminini oluşturma çarkı kurmuş. Dolayısıyla işbirlikçilik diye bir şey var. İşbirlikçilerin gerçek barışı ve gerçek çözümü istemelerini beklemek saflıktır. Çünkü esas olarak çatışmadan, savaştan ölümden nemalanan bir kesim.
Bahsettiğiniz kesimler Abdullah Öcalan’ın norm dışı dediği kesimler mi?
Evet. Norm dışı bir devlet var karşımızda. Sayın Öcalan, ‘Biz devletle müzakere yapmak istiyoruz. Meşru devlet kanunla hareket eder. Yürüttüğü süreci kanuna bağlar. Kanunsuz süreç yürümez’ diyor. Ama şuna da vurguluyor. ‘Biz bütün çabalarımıza rağmen görüyoruz ki norm dışı olarak tanımladığımız klik veya eğilim daha güçlü’ diyor.
Mesela bu norm dışı eğilim somut olarak kendini nerede gösteriyor?
Medyada gösteriyor. Çözüm karşıtlığı körükleniyor. Türkiye’deki medyanın yüzde 80’inde hala PKK’nin silah bırakmasını istemeyen propagandalar yapılıyor. Hala Kürt sorunu çözülmesin diye Kürt’e inkar dayatılıyor.
Süreçle ilgili bir oyalama var diyebilir miyiz?
Bahçeli’nin çağrısı önemliydi. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın tutumu da ön açıcıydı. Fakat iş pratik adımlara gelince, Bahçeli’nin çağrısı havada kalıyor. Sayın Erdoğan’ın heyetimizle yaptığı görüşmeler sonuçsuz kalıyor. İmralı heyetinin, devlet ve diğer kurumsal yapılarla yaptığı müzakereler sonuçsuz kalıyor. Sayın Öcalan ile yapılan görüşmelerde çok önemli öneriler ve çözüm paketleri var ama muhatap yok, dönüş olmuyor. Dolayısıyla aslında bir oyalama, bir zamana yayma politikasının olduğu hissi giderek derinleşiyor. Kürt halkının bu sürece şüpheyle bakmasının temel nedeni bu. Devletteki muğlak, adım atmayan, zamana yayan, sürekli söz ile sürecin yürüyeceğini düşünen siyasal akıl, umutları giderek tüketiyor.
Sözünü ettiğiniz siyasal aklı Bahçeli mi temsil ediyor?
Yani siyasal akıl aslında inkar ve zamana yayma politikasını tercih eden bir siyasal akıdır. Bahçeli’nin de çağrılarını boşa düşüren bir akıldır. Bu açıdan benim bahsettiğim şey aslında sürece negatif yaklaşan, süreci zamana yayan akıldır. Mesela PKK kendini fesih etti. Dolayısıyla PKK’den kalan bütün soruşturmaların, davaların bitmesi lazım. Bunu 5 veya 10 maddeyle bir hukuk paketi oluşturulur.
Bu konuda devlet yetkilileriyle görüşmeler yapıldı mı?
Meclis’in bir haftada çıkarabileceği bir yasa, bir yıl oldu hala taslak var mı yok mu tartışması üzerinden ilerliyor. Kürt Hareketi de heyetimiz de Sayın Öcalan da iktidarın üzerinde çalıştığı taslağın madde madde neyi kapsadığını bilmiyor
Şüphesiz. Her düzeyde konuşuldu. Meclis’in bir haftada çıkarabileceği bir yasa, bir yıl oldu hala taslak var mı yok mu tartışması üzerinden ilerliyor. Kürt Hareketi de heyetimiz de Sayın Öcalan da iktidarın üzerinde çalıştığı taslağın madde madde neyi kapsadığını bilmiyor. Sayın Öcalan çok önemli 7-8 maddelik öneriler yaptı. DEM Parti hukukçuları, hem Sayın Öcalan ile hem de heyetle çerçeve konuştu. İktidarla, iktidarın kurmaylarıyla tartışmalar yürütüldü. MHP ile tartışmaları yürütüldü. Ama iş geliyor, ‘taslak var, üzerinde çalışıyoruz’ deyip zamana yayma durumuna takılıyor.
Abdullah Öcalan’ın 7-8 maddelik önerilerinin çerçevesi nedir?
Sayın Öcalan’ın birkaç tane temel çizgisi var. Birincisi, yasa kapsayıcı olmalı. Gerilla komutanlarını kapsamayan bir yasayı savaşçılar ciddiye almaz. İkincisi, “suça bulaşmış, bulaşmamış” tartışması çok gereksiz bir tartışma. PKK zaten yasa dışı bir örgüt. Dolayısıyla ona üye olan herkes suçlu ilan edilmiş. Üçüncüsü, Sayın Öcalan dahi bütün PKK ile yargılanan herkesi kapsayabilecek nitelikte ve süreli bir yasa olmasıdır. Diğeri de hem bizim hem de kamuoyunun da talebidir. Zaten yapılan dört mitingde de görüldü. Sayın Öcalan, özgür koşullarda bu sürece öncülük etmelidir. Ama Sayın Öcalan’ın koşullarında hala bir değişiklik yok.
Dolayısıyla temelde şunları söyleyebiliriz; geri geleceklerin yargılanmayacağı, belki bir takvim doğrultusunda olacak. Ama elbette toplumsal ve örgütsel yaşama katılmaları, kimin nerede yaşayacağını Sayın Öcalan ve hareketi arasındaki ve tabi ki devletin de dahil olduğu bir müzakereyle tartışılıp, kararlaştırılması.
Peki, Abdullah Öcalan’ın önerilerine karşı tarafın yaklaşımı nasıl oluyor? Görüşmeler sırasındaki tutumla sonrasındaki tutum arasında farklılık var mı?
Karşı taraf, bu önerileri not alıyor. Bu önerilerin önemli olduğunu belirtiyor. Hatta muhataplar bu önerilere “biz de katılıyoruz” diyor. Fakat iş siyasete ve Meclis’e getirilip, bir kanuna dönüştürme meselesine gelince, “üzerinde çalışıyoruz, çabalıyoruz, yakın zamanda çıkacak” deniliyor. Nihayetinde haberlere, gazetelere şu sızıyor: “Şunu kapsamayacak, şuna kapı kapalı, şu faydalanmayacak, suçsuz suçlu ayrılacak.” Çözüm süreci diye, tarihsel kardeşlik diye, 50 yıllık çatışmayı bitirmek için başlattığın süreçte ‘şu olmayacak, bu olmayacakla’ diye cümleye başlanır mı?
Yasa ile ilgili tartışmanın tıkandığı temel nokta nedir?
Kapsayıcı bir nitelikte yasa çıkacak mı çıkmayacak mı? Herkes bunu bekliyor. Kürtler, Türkiye kamuoyu bunu bekliyor. PKK bunu bekliyor. Sayın Öcalan bunu bekliyor. Silahların tümden devreden çıkarılması ve Türkiye’ye tarihsel büyük dönüşün olmasının önündeki tek engel şu anda bu.
Sürecin bir tarafı yasal adımların atılması ama silahların bırakılmasıyla mücadele stratejisi değişen Kürtler bakımından bir yıl nasıl geçti? Mücadele biçiminin değişiminin Kürt halkının mücadelesine yansıması nasıl oldu?
Kürt Ulusal Birliği’nin tekrar gündeme alındığı bir süreç aynı zamanda. Kürt siyasi güçlerinin arasında egemenlerin eliyle oluşturulan bu mesafe, aşınmaya başlandı. Örneğin karşılıklı ateşkes var, saldırılar durdu. Dildeki inkar hala devam ediyor ama Kürt sorununun çözümü Türkiye’de gündemdedir ve tük gündemdir. Artık geri dönüşü zordur. Ne çözüm karşıtları ve savaş rantçıları bunun önüne geçebilir ne de başka güçlerin denetiminde olan işbirlikçiler. Çözüm hem ulusal alanda hem de uluslararası alanda gündemde var. Sayın Öcalan’ın manifestosu uluslararası alanda büyük ilgi görüyor. Kürtlerin uluslararası ilişkileri güçlendi. Şu an Kürtler her alanda yeniden kendilerini yeni manifestoya göre örgütlemeye çalışıyor. Bazı yetersizlikleri, eksiklikleri, alışkanlıkları gidermeye çalışıyorlar. Sayın Öcalan’ın son görüşmelerinin hepsinde, hem kendisinin hem de yanındaki arkadaşlarının, söylediği temel tezlerden biri şudur: İnşacı ol. Bu süreci kurtaracak inşadır.
Nasıl bir inşa?
Yani yarın öbür gün devlet adımı atmadı, yine saldırı zihniyeti ön plana çıktı diyelim. Bu duruma, kendini inşa etmiş bir toplum karşı durabilmeli. Bu düzey gelmiş olmalı.
İnşa belirleyici olsa da değiştirip, dönüştürme yani demokratik entegrasyona mecbur kılma kolay olacak mı?
Katı ve antidemokratik olan ile entegrasyon mümkün değildir. Demokratik, esnek, farklılıkları kendi bünyesine alacak kadar genişlemiş ve esnemiş bir muhtevadan bahsediyoruz. Bunun için yasalar gerekir.
Demokratik entegrasyonun temel koşullarından biri de, katı olan esneyecek ki farklı olanı kendi bünyesine alsın. PKK’nin feshi; inkar siyasetinin fesini de gerektirir. İsyanın bitirilmesi, isyanı bastırma politikalarının da son bulmasına sebep olmalı. Direniş aracı olarak silahın bırakılması, saldırıların durmasını gerektirir. Dolayısıyla demokratik entegrasyondaki mantık şudur: Öz katı mıdır, anti demokratik midir? Katı ve antidemokratik olan ile entegrasyon mümkün değildir. Demokratik, esnek, farklılıkları kendi bünyesine alacak kadar genişlemiş ve esnemiş bir muhtevadan bahsediyoruz. Bunun için yasalar gerekir. O yüzden Sayın Öcalan demokratik entegrasyon yasaları diyor.
Bazıları klasik anlamda asimilasyonla karıştırıyor. Öyle bir şey değil. Asimilasyondan farkı, inkar eden, katı duran, tekçi olanın muhtevasını değiştirmesiyle başladığımız pratikte gelişiyor. Tekçi olan çoğulcu olur. Çoğulu kabul edecek niteliğe ve kanunu düzenlemeye geçer. Buna anayasal değişim de dahildir. Yani ne isyan ne inkar. Ne ayrılık, ne bastırma ve asimilasyon.
Çerçeve yasa ile ilgili tartışmalar şuan da ne aşamada? İşaret edildiği gibi Temmuz’da getirilip, yasalaşacak mı?
Bir kere sistematik olarak Sayın Öcalan ile görüşmenin sağlanması gerekiyor. Bu sürekli ihmal ediliyor. Yasaların çıkmasının önündeki engellerden biri de Sayın Öcalan ile sağlıklı bir iletişim olmamasıdır. İkincisi, yasanın çerçevesinin belirlenmesinden sonra, bu yasa Sayın Öcalan ile de ortaklaştırılacak. Yani bir kere baş müzakereci olarak tanınan aktör, Kürt siyasi hareketi adına bunun uygun olup olmadığına bakmalıdır. Bu yasadan faydalanacak olan, bu yasayı ciddiye alacak olan PKK’dir. Dolayısıyla bu taslağın, Sayın Öcalan ile tartışılması lazım. Heyetimiz bu konuda kendi önerilerini, görüşlerini de alacak. Daha sonra bu süreç Meclis’te başlayacak. Biz bu aşamadayız. Fakat basına yansıyan haberler ile ilgili kaygılar oluşuyor. Yani bu haberlerin kaynağı eğer iktidar ise ve bu haberlere göre bir yasa çıkaracaksa, hakikaten geçmiş olsun.
İktidara bu haberlerin doğruluğunu sordunuz mu?
Şüphesiz konuştuk ve bu inkar ediliyor. Yasanın kapsayıcı olduğu, yasanın ihtiyaca cevap olabileceği, bunun üzerinde çalışmana yürütüldüğü söyleniyor. Fakat bir eğilimin sürekli basını böyle enforme etmesi kaygı vericidir. Bir hedefle yapılıyor.
Yasa ile ilgili size verilen takvim nedir?
Beklentimiz en kısa zamanda taslağın bütün tartışmalardan geçip Meclis’e gelmesi ve bir an önce yasallaşmasıdır.
Temmuz’da yasanın çıkması konusunda hem Sayın Öcalan hem iktidar hem DEM Parti hem de Meclis Başkanı hem fikir. Temmuz’da yasanın bir hafta içerisinde çıkması planlandı. Beklentimiz en kısa zamanda taslağın bütün tartışmalardan geçip Meclis’e gelmesi ve bir an önce yasallaşmasıdır. Bu süreç uzadıkça tehlikeler artıyor.




