Kürtlere özel ‘medenileştirme misyonu’
Lokman Ergün 14 Ağustos 2026

Kürtlere özel ‘medenileştirme misyonu’

Kürtlere özel ‘medenileştirme misyonu’

 

Memleket; çerçeve yasa, faşizan hezeyanlar, hızla eskiyen yeni partiler ve savaş tutkunlarının histerisiyle meşgulken, bir haber yıldız kayması gibi semalarımızda bir an görünüp, unutmakla malul hafızalarımızdan siliniverdi.

Hikâye; Türk aydınlanmasının jakoben bir neferinin, şarkın karanlığında kuruyacak iki filizi, puantiyeli bembeyaz elbiseler giydirip, bir ışık huzmesi içinde kutsal mabetlerine yüz sürmeye götürmesiyle girdi memleket gündemine. Ve hikâye, her şey ancak doğal olduğunda mümkün olacak kadar sembolizm içeriyordu.

Yoksul, cahil ve itaatkâr Kürt anne-baba, sarışın kız çocukları (Dersim efekti), batıdan arz-ı endam etmiş sarışın (çakma?) aydınlanmacı öğretmen, öğretmen ve çocukların üzerinde aynı puantiyeli elbise, yine aynı model hasır şapkalar, yaşlı anne-babanın şalvarları, olanca kutsiyetiyle Anıtkabir, neredeyse her fırsatta bayrak görseli, Atatürk’ün huzurunda huşu içerisinde duruş.

Yüzleri geleceğe dönük, Türkçe konuşan güzel ve neşeli kız çocukları. Kürtçe konuşan yaşlı, kötü giyimli anne, bozuk diksiyonu ve eski şalvarıyla yoksul baba. Köhne, eski ve çirkin bir ev. Geniş avluları, mermerleri ve görkemli sütunlarıyla güçlü, zengin ve ışıltılı Anıtkabir.

Kürtler kendi topraklarında, kimliksiz, görünmez ve yasadışı ilan edilmedi yalnızca. Aslında bundan daha trajik şekilde eksik ilan edildiler. Çünkü güç ile hükmetmenin bir de psiko-sosyal bir tamamlayıcısının olması gerekiyor.

Eksik olanın tamamlanması gerekir. Geri olanın ilerletilmesi, cahil olanın eğitilmesi, geleneksel olanın modernleştirilmesi, dağınık olanın merkeze bağlanması gerekir. Böylece bir halkı rızaları hilafına yönetmekle kalmaz, onların yerine düşünmeye, onlar için iyi olanı seçme hakkını da kendinde görecektir muktedir olan.

İşte “medenileştirme misyonu” denilen zihniyetin temelinde bu vardır. Medenileştiren kendisini zaten medeni kabul eder. Öteki ise henüz tamamlanmamış olandır. Onun bugünü yetersiz, geçmişi geri, kültürü eksik, dili ilkel, toplumsal örgütlenmesi çağdışı olarak görülür. Ona yapılacak müdahale bu nedenle bir tahakküm değil, bir iyilik olarak sunulur.

Medenileştirme misyonu için bütün şartlar uygundu. Öncelikle hedef lokasyon; şarkın karanlığıydı. Yoksul ve cahil Kürt anne-babanın yetersizliğinden kurtarılması gereken iki çocuk vardır. Tabii çocukların sarışın olması da bu görsellik çağında daha iyidir. Maazallah kara kuru esmer iki çocuk Anıtkabir merdivenlerinde şık durmayabilir. Ayrıca batının aydınlığını taşıyan çakma sarışın hanımefendi ile de uyum göstermeleri açısından tercih edilesidir.

Kolonyalizm ele geçirmekle yetinmez, değiştirmek ve kendisine benzetmek ister. İlkel dillerini, ilkel dinlerini ve inançlarını, ilkel geleneklerini değiştirmeleri gerekir. Yoksa cahil ve eksik kalacaklardır. Yer altı ve yer üstündeki kaynakları almakla yetinmez, kültürel ve beşeri sermaye olarak da işine yarayanı önce kökünden koparır sonra kendisinin yapar. Buna gasp edilen şarkılar, destanlar, danslar kadar insanlar da dahildir.

Henüz sekiz yaşındaki bir kız çocuğu neden illa ki Anıtkabir’i ziyaret etmek istesin ki? O çocuk ki muhtemelen doğalgazsız, düzenli sıcak suyu akmayan, Adıyaman’ın sıcağında kliması olmayan bir evde yaşamakta. Büyük ihtimal bir lunaparka hiç gitmemiş, doğru düzgün oyuncağı olmamış, ailesiyle asla tatil yapmamıştır. Ve bu çocuğa, “ben ölürsem beni Anıtkabir’e gömün” repliği söyletilmiştir. Kurgu olamayacak kadar sefil bir durumdur bu. Bu kadar pespayelik ancak inanılarak yapılabilir çünkü.

Çok yoğun bir sembolizm bombardımanı var hikâyede. Adıyaman, Kürtlerin dergâh kapısına yüz sürmesi veya Anıtkabir’e yüz sürmesi arasında çekiştirildiği bir coğrafya olduğu için semboliktir. Çocukların isimleri (Tekbir Gül ve Havva Gül), babanın vakti zamanında dergâh kapısına doğru çekiştirildiğini anlatıyor bize. Abuzer de sembolik bir isim sayılır. Türkiye’de Abuzer ismine sahip kişilerin neredeyse tamamı Adıyaman nüfusuna kayıtlıdır. Adıyaman’da türbesi olduğuna inanılan Abuzer El Gıffari’den esinlenilmiş bir isimdir. Bu yönüyle de babanın (Abuzer Doğan) dergâhın mücavir alanına girdiği varsayılabilir. Dolayısıyla bu raundu Anıtkabir hamlesiyle “seküler kökten dincilerin” kazandığını söylemek mümkün.

Çerçeve yasayla toplumsal barış umudunun bir ihtimal olarak belirmesine karşı panik atak geçirenlerin, savaşı kutsayanların ve içlerindeki Kürt nefretini kusmaktan imtina etmeyenlerin kahir ekseriyetinin ortak noktası “medenileştirme misyonunun” yılmaz neferleri olmalarıdır. Dağlarda ve cezaevlerinde öldürülmeyen Kürt çocuklarının, Anıtkabir’e getirilip, kutsal mozoleye yüz sürmeleriyle, Kürt olmaktan kaynaklı eksiklerinin tamamlanacağına inanıyorlar.

Öte tarafta, bu yasaya kerhen cevaz verenlerin içinden geçen de Kürtlerin makbul bir dergâha mürit yazılmasıdır.

Yüz yıldır Kürtleri asimile edeceğiz diye, kendileri; kendilerinden başka her şeye benzeyenlerin, tam “yeni” olacak ve yenilenecekken, Kürt kelimesini duyunca aslına rücu edenlerin, savaşsız ve tabutsuz siyaset yapamayanların gürültüsünde, bu sembollerle örülü hikâye yeterince konuşulamadan çıktı memleketin gündeminden.

Oysa bu hikâye hakkıyla ve hakikatiyle konuşulsaydı, belki de bu çerçeve yasalar, bu yasaları kaçınılmaz kılan acılar, ölümler hiç yaşanmayacaktı.

Ve bu hikâye sembolizmin ağır havasından kurtarılsa, o puantiyeli elbiselerin ve şapkaların ne kadar demode, o yardım elinin ne kadar şefkatten uzak, o sevginin ne kadar yapmacık ve kuru, o yakınlığın ne kadar uzak ve mesafeli, o bakışın ne kadar kibirli ve o öğretmenliğin ne kadar sakil olduğunu olanca çıplaklığıyla görebilecektik.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.