• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Barışı erteleyen demokrasi arayışı ve YENİ Parti’nin paradoksu

Barışı erteleyen demokrasi arayışı ve YENİ Parti’nin paradoksu

Barışı erteleyen demokrasi arayışı ve YENİ Parti’nin paradoksu
  • Yayınlanma: 16 Ağustos 2026 10:20
  • Güncellenme: 16 Ağustos 2026 12:39

Birkaç gündür Türkiye gündemini belirleyen ve kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak tartışılan düzenlemeye dönük eleştirilere, muhalif söylemlere ve siyasi çıkışlara dair tartışmaların seyrine bakıldığında Türkiye siyasetinin en kronik hastalığından bir kez daha sıyrılamadığını görüyoruz: Alternatif üretmeksizin yalnızca itiraz etmek ve “kusursuz” olmayan bir adımı daha doğmadan boğmaya çalışmak…

Bu süreçte iki temel kesimden yükselen itirazlar dikkat çekiyor. Bir yanda kendisini “sol/sosyalist” veya “ilerici” olarak tanımlayan ama somut çözüm zeminine gelindiğinde reddiyeciliğe sığınan Türk solunun bir kesimi, diğer yanda ise YENİ Parti tabanının “önce mükemmel bir hukuk devleti olsun, meseleyi sonra konuşuruz” diyen ertelemeci yaklaşımı.

Her iki tutum da ne yazık ki tarihsel gerçeklikle ve toplumsal meşruiyet ihtiyacıyla örtüşmemektedir. Fakat burada ciddi bir tarihsel paradoks var.

“Kürt meselesi ancak Türkiye demokratikleşirse çözülebilir” dediğimiz anda Kürtlerden bir kez daha demokrasinin tamamlanmasını beklemelerini istemiş oluyoruz. Oysa Kürtler yaklaşık yüz yıldır o “sonra”yı bekliyor.

Cumhuriyet tarihinin farklı dönemlerinde dil yasakları, inkâr ve asimilasyon politikaları, olağanüstü hal rejimleri, zorunlu göçler, siyasal parti yasakları, cezaevleri ve cezasızlık; yalnızca bugünkü iktidarın değil, devletin farklı dönemlerde ürettiği siyasal düzenin birer parçası oldu.

Dolayısıyla Kürt meselesi ile Türkiye’nin demokrasi sorununu iki ayrı dosya gibi ele almak tarihsel olarak mümkün görünmüyor. Bu noktada dünyada benzer durumdaki deneyimleri referans aldığımızda apayrı bir sonuç çıkıyor karşımıza.

Kuzey İrlanda’da Good Friday Agreement, Güney Afrika’da apartheid’den demokrasiye geçiş, Kolombiya’da FARC anlaşması ya da Nepal’deki barış süreci tarafların önce “kusursuz bir demokrasi” kurup sonra çatışmayı çözmesini beklemedi. Tam tersine çatışmanın çözümü demokratik dönüşümün araçlarından biri haline geldi.

Çatışma dönüşümü ve barış inşası alanlarındaki çalışmalarıyla bilinen Amerikalı sosyolog John Paul Lederach’ın barış çalışmalarında ısrarla vurguladığı gibi, kalıcı barış yalnızca silahların susması değil, çatışmanın taraflarının birbirlerini yok edilmesi gereken düşmanlar olmaktan çıkarıp siyasal muhataplar olarak kabul edebilecekleri yeni bir ilişki kurmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de ihtiyaç duyulan şey yalnızca PKK ile devlet arasındaki silahlı çatışmanın sona ermesi değildir. Asıl tarihsel dönüşüm devlet ile Kürtler arasındaki ilişkinin de dönüşmesidir. Türkler ile Kürtlerin birbirini tehdit, bölünme ya da güvenlik sorunu üzerinden değil, eşit yurttaşlar ve aynı siyasal topluluğun farklı renk ve kimlikleri olarak görebildiği yeni bir toplumsal ve siyasal sözleşmeye zemin hazırlayacak bir sürecin inşası bu anlamda hayati önemdedir.

PKK’nin silah bırakması çatışmanın bir boyutunu kapatabilir fakat Kürt meselesinin demokratik ve kalıcı çözümü, Kürtlerin kimliklerini, dillerini, siyasal iradelerini ve kolektif hafızalarını tehdit olarak görmeyen bir Cumhuriyet fikrinin kurulmasıyla şekillenebilir. Barışın gerçek ölçüsü de tam da burada ortaya çıkar: Kürtlerin devleti düşman olarak görmeyip demokratik bir düzende kendilerini güvende hissetmesi kadar Türklerin de Kürtlerin eşitlik ve özgürlük taleplerini ülkenin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görmediği bir sürecin başlaması.

Kuşkusuz barış süreçleri dünyanın hiçbir yerinde ideal koşullarda başlamadı. Çatışmanın tarafları önce kusursuz bir demokrasi kurup sonra masaya oturalım demediler. Tam tersine, çoğu zaman siyasal güvenin henüz zayıf, hukuk düzeninin tartışmalı, toplumların birbirine mesafeli olduğu koşullarda bir müzakere alanı yaratılır ve demokratik dönüşümün kendisi de bu sürecin birer parçası haline gelir.

Demokratik siyasetin görevi de hayati önemdeki barış ihtimalini iktidara duyulan güvensizlik nedeniyle tümden reddetmek değil, tam tersine o ihtimali daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha güçlü güvenceler ve daha kapsayıcı bir siyasal düzen yönünde zorlamaktır.

Bu noktada YENİ Parti’nin içindeki çelişki bir kez daha görünür hale geliyor. Çerçeve Yasa oylamasında Özgür Özel ve parti yönetiminin “Evet” diyerek sürece siyasal bir onay vermesi fakat aynı anda milletvekillerini serbest bırakması aslında kurumsal irade ile ulusalcı taban siyaseti arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor. Bu tutum, bir yandan barış ihtimaline kapı aralarken diğer yandan kendi kitlesinin bu ihtimali içselleştirmesine dair bir tereddüt taşıyor.

Oysa MHP ve AKP, tüm ideolojik farklılıklarına rağmen “iyi niyetli olsun olmasın” Kürt meselesinin çözümüne dair pozisyonlarını zaman içinde kendi seçmen tabanlarına anlatabilme ve onları dönüştürebilme kapasitesi gösterebildiler. Bu dönüşüm devlet aklının ve iktidar pratiğinin bir sonucu olarak taban siyasetini yeni bir sosyolojik gerçekliğe ikna edebildi. Buna karşılık yeni partinin yaşadığı temel sorun, ulusalcı reflekslerin hâlâ güçlü olduğu kendi sosyolojik zeminini dönüştürmekte zorlanmasıdır. Bu nedenle parti yönetimi çoğu zaman siyasal bir yön tayin etmekten çok, tabanın hassasiyetleri ile barışın gerektirdiği cesaret arasında gidip gelen bir denge siyasetine sıkışmaktadır.

YENİ Parti’nin mevcut tutumunun yarattığı asıl çelişki de burada ortaya çıkıyor. Kendi yaşadıkları mağduriyetler üzerinden yükselen ve toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir demokratik heyecan yaratan bir hareketin, söz konusu Kürt meselesi olduğunda aynı demokratik hassasiyeti sürdürememesi siyaseten ciddi bir paradoks yaratıyor. Çünkü bugün kendi tabanında haklı olarak itiraz edilen kayyumlar, seçilmişlerin tutuklanması, siyasal alanın daraltılması ve hukuk devletinin aşınması gibi uygulamalar, Kürtlerin yıllardır bizzat yaşadığı gerçekliğin ta kendisi.

Dolayısıyla yıllardır bu uygulamaların mağduru olmuş bir halkın önüne, yine bu antidemokratik uygulamaları gerekçe göstererek siyasal çözüm ihtimalini ertelemeyi önermek, demokratik itirazın evrenselliği açısından ciddi bir tutarsızlık taşıyor. Bir haksızlığa uğradığında adalet talep eden siyasetin, aynı haksızlık başka bir toplumsal kesime yöneldiğinde “önce ülke demokratikleşsin” diyerek mesafe koyması, kendi mağduriyetinden çıkardığı demokratik dersi evrenselleştirememesi anlamına gelir.

YENİ Parti’nin önünde aslında çok önemli bir tarihsel fırsat ve eşik vardı: Kendi yaşadığı adaletsizliği Kürtlerin yüz yıldır yaşadığı adaletsizlikle buluşturmak ve buradan Türkiye’nin bütün farklı mağduriyetlerini kapsayan sahici bir demokratik siyaset zemini yaratmak. Tam da bu nedenle toplumda yarattıkları güçlü beklentiye rağmen Kürt meselesinde eski devlet aklının koyduğu ulusalcı hezeyanları aşamayan bir siyaset, kendi demokratik iddiasını daha doğarken sınırlayan ve ölü doğan bir siyasal harekete dönüşme riski taşımaktadır.

Barış, yalnızca çatışan tarafların anlaşmasıyla değil, toplumun farklı kesimlerinin bu süreci kendi geleceğinin de meselesi olarak görüp sahiplenmesiyle kalıcılaşır. Bu nedenle YENİ Parti gibi demokratik bir iddia taşıyan siyasal hareketlerin sürece mesafeli durması yalnızca bugünün siyasi dengeleri açısından değil, barışın toplumsal meşruiyeti açısından da önemlidir.

Çünkü yüz yıldır çözülemeyen bir meselenin çözüm ihtimaline yalnızca yeterince kusursuz olmadığı için sırt çevirmek; eleştirel siyaset değil, bazen farkında olmadan çözümsüzlüğün konforunu savunmak anlamına gelir.

Benim itirazım tam da buna. Eleştirelim. Denetleyelim. Daha fazlasını isteyelim. Ama çözüm ihtimalini de sahiplenelim.

Çünkü Kürtlerin artık çocuklarının da aynı acıları yaşamasını istememesi, ertelenebilecek bir siyasi talep değil, yüz yıllık bir tarihsel deneyimin en doğal sonucudur…

Av. Rojhat DİLSİZ

Şırnak Barosu Önceki Dönem Başkanı – TBB İHM Üyesi – Şırnak ÖHD Yöneticisi