Gülmek güzeldir

Gülmek güzeldir
  • Yayınlanma: 16 Ağustos 2026 10:10

Ülkede kültür ve sanat biraz geri çekilmiş gibi. Neden çok. Maliyetler pahalı, eski hava yok, sosyal medya meseleleri ayar bozmuş. Anlayacağınız liste uzun.

Aslında eskiden de böyleymiş. Her dönem bir şikayet, yakınma var. Ama bir şekilde üstesinden gelmişler. Kültür – Sanat etkinlikleri çoğunlukla belediyeler tarafından da desteklenirdi. Tiyatrolar, kitap alımları, fuarlar, konserler. Kültür Bakanlığı da kitap alımları yapıyor. Ancak yine de durumlar vahim.

Şöyle bir eskilere uzandım yine. Mizaha baktım. Gümbür gümbür akan bir dönem vardı o tarafta da. Ben Akbaba’yı bilirim. Gırgır; Çarşaf ve Fırt aldıklarımdandı. Sonra kopuşlar oldu. Mikrop, Pişmiş Kelle, Limon (Leman oldu sonra), Avni, Deli, Dinozor (Cumhuriyet’in ekiydi), Penguen, Uykusuz ve diğerleri. Bu dergilerden düzenli takip ettiklerim hep oldu. Gırgır, Mikrop, Limon ve Penguen benim için ayrıcalıklı olan dergilerdi. Kürtçe çıkan mizah dergilerini de unutmamak lazım. Tewlo, Pîne, Golik ve Bajar bildiklerim ve Tewlo ile Pîne yine takip ettiklerimdendi.

Biraz gülelim istiyorum. Biraz gülmeceye odaklanalım. Gülmece ve mizah benzer kelimeler. Ancak bana göre mizah daha iyi duruyor. Gülmece dergisi diye bir kavramı çok tutmuyorum. Zaten yok da. Mizah dergisi daha iyi. Elbette gülmek güzel bir duygu, hatta eylem. Gülmek aynı zamanda eleştirel bir bakış. Dünyanın en ciddi işi. Baskı dönemleri her şeyi geri çeker. İnsan şiirden, mizahtan, tiyatro ve sinemadan kopar. Kopar da hayatın her köşesinde illa ki bir kahkaha atılır.

Gülmek farklı bir duygu. İnsan mutlaka güleceği bir mesele bulur ve anlatır. Timur ve Nasrettin Hoca meselelerini anımsayalım. Timur’la aynı dönemde yaşamasa bile anlatılar aynı dönemdendir. Halk, Timur’un zulmünü Hoca meselleriyle aktarmıştır. “Hamamda kul olup satılsam kaç akçe ederdim?’ diye soran Timur’a, şunu söyler Hoca: Elli akça edersin. Timur bu durur mu! Yalnız şu belimdeki peştemal elli akçe eder der. Hoca yanıt verir. Ben de yalnız onu söylemiştim.”

Ape Musa’yı anımsamamak olmaz. Kımıl diye bir makale yazar İleri Yurt gazetesinde. Kımıl’ın Türkçe karşılığı süne. Sünmekten gelen bir kelime. Musa Anter şunu da anımsatır. “Sömürüyü anlatan bir kelime.” Kımıl şöyle bir hikayedir. Köye gelen bir çerçiden mal ister genç bir kız buğday karşılığında. Tabi buğday kımıl tarafından sünülmüştür ve çerçi bu takası kabul etmez. Bunun karşılığında kız da Kürtçe bir sitem söyler. Tüm mesele budur. Musa Anter’in başına gelmeyen kalmaz. Ülkenin tüm yazarları, kamu ahalisi devreye girer. Anter yargılanır. Vay sen misin Kürtçeyi yazılı dile aktaran.

Musa Anter “Baytar mıyım?” ismini verdiği fıkrada başına gelenleri şöyle anlatır. “Adamın adı çıkmasan ama, çıktıktan sonra da çıksın. Bir kuş yazdım olmadı. Bir böcek yazdım hiç olmadı. Şimdi köpek ve inekten dahi korkuyorum. Ya adam yazsam? Allah korusun!” yarasa başlıklı fıkralar yazdığı için tutuklanır ve mahkeme mahkeme dolaşır. Kımıl’dan da çok çeker.

Fıkralar böyledir. Bazen eğlenceli bazen başınız belaya girer. Bektaşi fıkraları da öyledir. Zengin-yoksul, tanrı-kul ve ezilenleri anlatır. “Şık giyimli, süslü ve yeni elbiseli adamların Mehmet Ali Paşa’nın kulları olduğunu öğrenen Bektaşi, bir de kendi kullarına bak” diye sitem eder tanrıya. Politik mizah Bektaşi’nin dilinde çok yere uğrar. Baba erenler karşısında durmak mümkün mü? Verdiği yanıtlardaki ironi karşı tarafı hem hayrete düşürür, hem de halkın yarasına merhem olur.

Sarhoşlar dünyasında da Bekri Mustafa’nın özel bir yeri vardır. Malum, 4. Murat’ın içkiyi yasakladığı dönemler. İtaat etmemenin ve yasak tanımamanın adı olur Bekri Mustafa. Nasıl ki Timur’un karşısına Nasreddin Hoca çıkarılır. 4. Murat’ın karşısında da Bekri Mustafa vardır. “Bekri Mustafa ve iki arkadaşı bir köşede demlenirken, Padişah içki yasağının uygulamalarını görmek için denetimdeymiş. Bekri Mustafa ve arkadaşlarını yakalar ve Bekri Mustafa’ya sorar: İçkinin yasak olduğunu bilmiyor musunuz? Bekri bir kadeh daha yuvarlayarak verir cevabını. Biz yasağı bildiğimiz için şarabı imha ediyoruz.”

İçki demişken Neyzen’i unutmak olmaz. Ömrünü hastahane, tımarhane, meyhane ve sokakta geçiren Neyzen, aynı zamanda hiciv ustasıdır ve istibdat dönemini şiirleriyle hırpalarken Mısır’a kaçmak zorunda kalmış, 1908 Meşrutiyet ilanı ile dönebilmiştir. Fıkra gibi bir anı ile Neyzen Tevfik’in ruhuna üfleme zamanıdır. Ünlü doktor Mazhar Osman elinde bir kiloluk rakı şişesiyle köprünün üstünde Neyzen’e rastlar ve nereye gittiğini sorar. “Çallı İbrahim’e gidiyorum” yanıtına karşılık, “Elindeki ne?” der Mazhar Osman. “Kiloluk rakı.” Mazhar Osman sözlerine devam eder. “Eskiden yarım içiyordun, şimdi de kiloluğa mı başladın?” “Hepsi benim değil, yarısı Çallı İbrahim’in.”, “Kendi hisseni dök öyleyse.” sözüne, Neyzen şunu söyler. “Dökemem. Benim payım şişenin altında.”

Aslında Nef’î ve Şair Eşref’i de bu yazıya dahil etmek gerek. Ancak onlar başka bir yazı için şimdilik dursun. Nef’î yergi şiirleriyle kellesini vermiş, Eşref, gizli cemiyet kurmakla suçlanmıştır. O da Neyzen gibi Mısır’a geçer ve Mesrutiyet’le birlikte dönmüştür.

Mizah her dönemin sansür ve baskı tanımayan bir gücüydü. Çünkü kesile kesile uzayan bir dile kavuşmuş ve susmuyordu. Gırgır dergisinin 12 Eylül kapağı bile muhteşemdi. Başbakanların fotoğrafı indirilip Kenan Evren’inki asılıyordu. Bir gün o da indirilecekti. Mesaj alınmış ve Gırgır’a sonraki sayılarından birinde bayrak cezası verilerek bir ay kapatılmıştı. Kapakta Müşerref Akay bayraklı elbisesiyle “Türkiyem Türkiyem cennetim şarkısını söylerken, yan tarafta bayrak satıcısının sitemi vardır. “Ben de bayrak satıyorum, beni de televizyona çıkarın.”

Mizah bu hiç biter mi? İşsizlik, yoksulluk, pahalılık, özgürlük, adalet için her zaman, her dönemde ses oldular. Mizahçılar yargılandı, tutuklandı ve mizah akmaya devam etti. Marko Paşa’dan beri toplatıla toplatıla, yargılana yargılana geliyor. En son, Deniz Göktaş, Youtube’a yüklediği Stand-Up gösterisi Ölü Deniz’deki esprileri nedeniyle tutuklandı. Mizah hâlâ ayakta.

Can Baba, Can Yücel’in Miraç şiiri ile bitirelim öyleyse.
Deli kedi deli kedi
Ne arıyorsun ağaçların üzerinde?
O kuşu tuttun muydu
başın göğe erecek diğ’mi?..
O kuş ki zümrütüankâ…