Ortadoğu’nun NATO’su!
Yıldız Önen 17 Ağustos 2026

Ortadoğu’nun NATO’su!

Ortadoğu’nun NATO’su!

 

7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının üçünün de saldırıya uğramış sayılacağını söylemesi ve bu düzenlemeyi NATO’nun 5. maddesine benzetmesi, anlaşmanın “Ortadoğu’nun NATO’su” olarak tanımlanmasına yol açtı. Bu benzetmenin ne ölçüde doğru anlamak için anlaşmanın içeriğine ve üç ülkeyi aynı zeminde buluşturan farklı hesaplara bakmak gerekiyor.

Anlaşma ne içeriyor?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında siyasi ve askeri işbirliğini düzenli bir çerçeveye oturtmayı hedefliyor. Anlaşma kapsamında üç ülkenin düzenli olarak bir araya gelmesi, savunma ve dış politika alanlarında koordinasyon sağlaması ve bakanlar düzeyinde bir komite oluşturulması öngörülüyor. Suudi Arabistan’da kurulacak daimi sekretarya ise bu işbirliğinin sürekliliğini sağlayacak kurumsal yapı olarak tasarlanıyor.

Anlaşmanın temelini, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış kabul edilmesi oluşturuyor. Bunun yanında askeri eğitim ve ortak tatbikatların geliştirilmesi, savunma alanında bilgi ve deneyim paylaşılması ve askeri işbirliğinin güçlendirilmesi öngörülüyor.
Savunma sanayii de anlaşmanın önemli başlıklarından biri. Ortak savunma projeleri, üretim ve teknoloji transferi yapılması hedefleniyor. İnsansız sistemler, elektronik harp ve yapay zekâ gibi alanlarda ortak çalışmaların yanı sıra savunma teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik işbirliği de anlaşmanın kapsamına giriyor.

Üç ülke, farklı çıkar

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı aynı savunma anlaşmasının içinde buluşturan temel unsur, ortak bir askeri stratejiden çok farklı ihtiyaçların kesişmesi. Anlaşmanın arkasındaki dinamikleri her ülkenin kendi beklentileri üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye açısından anlaşma, Körfez’deki siyasi ve askeri ağırlığını artırmanın yanı sıra savunma sanayii için önemli bir alan açıyor. Suudi Arabistan’ın yüksek savunma harcamaları ve savunma sanayiini yerelleştirme hedefi, Türkiye’nin insansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, füze teknolojilerinden zırhlı araçlara uzanan savunma sanayii kapasitesi açısından önemli bir pazar oluşturuyor. Ortak üretim, teknoloji transferi ve yeni savunma projeleri, Ankara açısından bu ilişkinin ekonomik boyutunu da güçlendirebilir. Türkiye’nin NATO içinde edindiği askeri deneyim ve sahip olduğu teknolojik kapasite Körfez’de daha görünür bir bölgesel rol üstlenmesine imkân veriyor.
Suudi Arabistan açısından ise anlaşmanın merkezinde güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışı bulunuyor. Riyad’ın ABD ile kapsamlı ve uzun süreli bir savunma ilişkisi devam ediyor. Bununla birlikte son yıllardaki bölgesel gelişmeler, Suudi Arabistan’ın güvenliğini tek bir dış aktörün kapasitesine ve siyasi tercihine bağlamanın risklerini daha görünür hale getirdi. İran’la yaşanan savaş ve Körfez’deki enerji altyapısının hedef alınması, bu arayışı daha da güçlendirdi. Burada Riyad’ın amacı ABD’nin yerine başka bir güvenlik garantörü koymak değil, farklı ülkelerin farklı askeri ve siyasi kapasitesinden yararlanabileceği daha geniş bir güvenlik ağı oluşturmak. Türkiye’nin savunma sanayii ve askeri kapasitesi ile Pakistan’ın askeri gücü ve nükleer silahları bu açıdan birbirini tamamlayan iki farklı imkân sunuyor.

Pakistan açısından anlaşmanın ekonomik ve güvenlik boyutları iç içe geçiyor. Derin ekonomik sorunlarla karşı karşıya olan İslamabad için Suudi Arabistan’la ilişkilerin güçlendirilmesi önemli bir finansal destek alanı yaratırken, daha geniş bir savunma ortaklığı Pakistan’ın bölgesel diplomatik ağırlığını da artırabilir. Hindistan’la süren rekabet de Pakistan’ın hesabının önemli bir parçası. Türkiye ve Suudi Arabistan’la daha yakın bir güvenlik ilişkisi, İslamabad’ın sahip olduğu askeri kapasiteyi daha geniş bir siyasi ortaklık içinde değerlendirmesine olanak sağlıyor.

NATO benzetmesinin sınırları

Mekke Anlaşması’nın NATO’ya benzetilmesindeki temel sorun, iki yapıyı askeri açıdan eşdeğer hale getirmemesi. NATO’yu küresel ölçekte işleyen bir askeri ittifak haline getiren unsur, ortak savunma taahhüdünün yanında onlarca yıl içinde oluşturulmuş ortak komuta yapıları, kuvvet planlaması, standartlar, eğitim ve birlikte çalışabilirlik mekanizmaları.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ise farklı askeri sistemlere ve farklı silah altyapılarına dayanıyor. Türkiye NATO standartlarına ve komuta yapısına entegre bir askeri yapıya sahip. Pakistan’ın askeri envanterinde Çin yapımı sistemler önemli bir yer tutarken, Rusya kaynaklı sistemler de bulunuyor. Suudi Arabistan’ın askeri altyapısı büyük ölçüde ABD menşeli silah ve hava savunma sistemlerine dayanıyor. Bu farklılıklar, radar, haberleşme, hava savunma ve komuta-kontrol gibi alanlarda üç ülkenin birlikte çalışabilirliğini zorlaştırıyor.

Üç ülkenin ortak tatbikatlar, askeri eğitim, bilgi paylaşımı ve askeri sanayii projeleri üzerinden zaman içinde daha fazla uyum sağlaması mümkün. Ancak ortak tatbikat yapmak ile NATO’daki gibi bütünleşmiş bir askeri yapı oluşturmak arasında önemli bir fark var. NATO’nun birlikte çalışabilirliği, ortak ekipman kullanımından ibaret değil; eğitimden operasyonel prosedürlere, komuta zincirinden kuvvet planlamasına kadar uzanan kurumsal bir sistem üzerine kurulmuş durumda.

Bu nedenle “Ortadoğu’nun NATO’su” tanımlaması, Mekke Anlaşması’nın siyasi ağırlığını anlatmak için kullanılabilir; ancak mevcut askeri kapasite ve kurumsal yapı açısından gerçeği tam olarak karşılamıyor.
Anlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında siyasi, askeri ve savunma sanayii alanlarında daha düzenli bir işbirliği zemini oluşturması bakımından önemli bir gelişme. Ancak mevcut haliyle NATO benzeri bütünleşmiş bir askeri ittifaktan söz etmek mümkün değil.

Bölgesel rekabet ve militarizm

Bu anlaşmanın temelinde, Ortadoğu’da İran savaşıyla daha da derinleşen rekabet ortamında bölgesel güç olma çabası görülüyor. ABD’nin bölgedeki gücünün ve belirleyiciliğinin zayıfladığı bir dönemde, alt emperyalist güçler ortaya çıkan jeopolitik krizden yararlanarak kendi bölgesel hegemonyalarını güçlendirmeye çalışıyor. Bu arayışın önemli göstergelerinden biri artan silahlanma. SIPRI verilerine göre Türkiye’nin askeri harcamaları 2025’te 30 milyar dolara, Suudi Arabistan’ın 83,2 milyar dolara, Pakistan’ınki ise 11,9 milyar dolara ulaştı. Bu rakamlar, bölgesel güçler arasındaki rekabetin yönünü gösteriyor. Bu yüzden Mekke Anlaşması’nı ortak bir savunma düzenlemesi olarak değil, bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde militarizmin ve silahlanmanın giderek arttığı bir sürecin parçası olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bu süreç, bölgeye güvenlik ve barış getirmekten çok, mevcut rekabetleri derinleştirerek daha fazla savaş riskini barındırıyor. Bölgesel güçlerin militarizmi artıran bu yönelimi, Ortadoğu’da istikrarı güçlendirmek yerine yeni çatışmaların, savaşların zeminini hazırlıyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.