17 Ağustos Depremi’nden bugüne: 27 yılda ne değişti?

17 Ağustos 1999’da 45 saniye içinde binlerce hayat değişti. Aradan geçen 27 yılda deprem bilimi ilerleme kaydetti; Marmara’daki faylar artık çok daha yakından izleniyor. Ancak İstanbul’da yüz binlerce riskli yapı, yetersiz açık alanlar ve deprem sonrası ulaşım ve barınma sorunları hâlâ çözüm bekliyor. Peki 27 yıl önce yaşadığımız büyük yıkımdan bu yana ne değişti? Marmara’nın beklenen büyük depremine bugün gerçekten hazır mıyız?

  • Yayınlanma: 17 Ağustos 2026 14:04

17 Ağustos 1999…

Saat 03.02.

Marmara’yı sarsan 7,4 büyüklüğündeki deprem yalnızca 45 saniye sürdü. Ama o 45 saniye, yüz binlerce insanın hayatını bir gecede değiştirdi.

Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul ve çevre illerde binalar yıkıldı, sokaklar enkaza dönüştü. Sabah olduğunda geriye yalnızca büyük bir yıkım değil, Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yüzleştiği acı bir tablo kaldı. Resmî kayıtlara göre 17 binin üzerinde insan hayatını kaybetti, yaklaşık 45 bin kişi yaralandı. 200 bine yakın insan evsiz kaldı. Merkez üssü Gölcük olan deprem, İstanbul’da da ağır hissedildi. Özellikle Avcılar’da yüzlerce insan yaşamını yitirdi, çok sayıda bina ağır hasar aldı.
O gecenin üzerinden 27 yıl geçti.

27 yılda bilim ilerledi. Fay hatlarına ilişkin araştırmalar derinleşti, Marmara’da olası bir depremin yaratabileceği tabloya ilişkin çeşitli senaryolar ortaya konuldu.
Ancak bugün asıl soru hâlâ aynı. İlke TV’ye konuşan uzmanlar “27 yıl önce yaşadığımız o büyük yıkımdan bu yana ne değişti? Marmara’nın beklenen büyük depremine bugün gerçekten hazır mıyız?” sorularına yanıt verdi.

‘1999 depremine göre bilimsel olarak çok daha iyi bir yerdeyiz’

Kandilli Rasathanesi Bölgesel Deprem-Tsunami İzleme ve Değerlendirme Merkezi (BDTİM) Merkez Müdürü Dr. Tuğçe Ergün’e göre bu süreçte bilim ilerledi, faylar artık daha yakından takip edilebiliyor. Bugün depremi izlemek için Türkiye’de 429 kara istasyonu bulunduğunu, ancak özellikle deniz içi çalışmalarla çok daha bilimsel veriler elde edebildiklerini ifade eden Ergün, “Bugün 1999’a göre bilimsel olarak çok daha iyi bir yerdeyiz. Kuzey Anadolu Fayı’nı çok yakından izliyoruz. Biz özellikle Rasathane olarak deniz içindeki kısımlarını da izler durumdayız. Ocean Bottom Seismometer dediğimiz deniz içi sismometrelerle kampanyalar şeklinde yaptığımız, fay segmentlerini yakından dinamik ve kilometrik olarak incelediğimiz, buradaki kara istasyonlarının almadığı mikro depremleri gözlediğimiz sistemlerimiz var. Biz Kandilli olarak 7/24 gözlemlerimize devam ediyoruz. Özellikle de Marmara Denizi’ni, fayı kalbinden dinliyoruz” dedi.

 

Ergün, özellikle 23 Nisan 2025 tarihinde merkez üssü İstanbul’un Silivri açıkları olan 6,1 büyüklüğündeki depremin ardından Marmara Denizi içinde bir gemi çalışması yapıldığını söyledi. 8 tane deniz dibi sismometresini denizin dibine, özellikle kırılmasını düşündükleri segmentlerin üzerine yerleştirdiklerini kaydeden Ergün, “Onları mayıs ayında topladık. Şimdi o veriyi değerlendiriyoruz. Açıkçası çok kıymetli bir veri. O verinin sonucunda da elde edeceğimiz veriler çok yeni veriler olmuş olacak. Depremin olası yerleri, artçıların dağılımı, zaman, mekân, uzay, boyutsal dağılım, bunların hepsini görüyor olacağız” ifadelerine yer verdi.

Marmara’da farklı senaryolar: ‘Aynı anda birden fazla fay kırılabilir’

Kuzey Anadolu Fayı, 1300 kilometrelik çok uzun bir fay. Marmara Denizi’ne geldiğinde kuzey ve güney kolu olarak ikiye ayrılıyor. Uzmanların uyarıda bulunduğu depremler ise kuzey kolu üzerinde meydana geliyor. Tuğçe Ergün de Marmara Denizi içerisinde çok kırıklı bir yapı olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor: “Marmara Denizi’nin içi bütün dünyadaki araştırmacıların ilgisini çeken karmaşıklıkta bir yer. Dolayısıyla birçok fay segmenti var ve birbirlerine farklı oranlarda değişik şekilde etkiler durumdalar. Aynı zamanda bir segment mi kırılacak, 3 mü, 5 mi? Üçü kırılırsa kaç büyüklükte olacak? Kırılma nereden başlayıp nereye gidecek? Emin olun bu yayılma yönü de çok önemli bir parametre.”

Uzun yıllardır Marmara depremi üzerinde çalışan Prof. Dr. Okan Tüysüz de Marmara’daki bütün senaryoların tek fayın kırılmasına yönelik olduğunu hatırlatıyor. 2023’te meydana gelen 6 Şubat depremlerinde çok sayıda fayın bir arada kırıldığını hatırlatan Tüysüz, “6 Şubat depremini biz bekliyorduk. Ama 7-7,5 civarında bir deprem bekliyorduk. 7,8, 7,9’a çıktı. Neden; çünkü çok sayıda fay bir arada kırıldı. Aynı şeyin Marmara’da ya da başka yerlerde olmayacağını kimse iddia edemez. Yani bütün fayların bir arada kırılmayacağını kimse iddia edemez” diye konuşuyor.

Silivri açıklarında olan depremden sonra da özellikle doğuya olan taraf, Adalar segmenti ve Kumburgaz segmenti denen yerde kilitlenmenin olduğunu ve bu kilitlenmenin gelecekte bir depreme yol açabileceği görüşünün ağırlık kazandığına dikkat çeken Tüysüz, “Burada olabilecek bir depremin de aşağı yukarı 7,2 büyüklüğünde bir deprem olabileceği yönünde bilimsel araştırmalar, yorumlar var. Bugün, yarın, belki 50 sene sonra, belki 30 sene sonra ama Marmara’da bir deprem olacağı ve bunun Marmara çevresinde hasar yaratacağı neredeyse kesin” şeklinde konuştu.

‘Deprem tedbirleri ‘deprem olsun, yıkılsın, ondan sonra kurtaralım’ şeklinde yara sarmaya yönelik oldu’

Okan Tüysüz, 1939 depreminden bu yana kırılmanın batıya doğru ilerlediğine ve bu nedenle 1999 depreminin bilimsel olarak bilinen ve beklenen bir deprem olduğuna dikkat çekerek, 17 Ağustos’un ardından oluşan farkındalığa rağmen alınan önlemlerin ağırlıklı olarak deprem sonrası müdahaleye odaklandığını belirtiyor:

“99’dan sonra ciddi bir farkındalık oluştuğunu söylemek mümkün. Ama buna karşılık alınan tedbirler büyük ölçüde ‘deprem olsun, yıkılsın, ondan sonra kurtaralım’ şeklinde yara sarmaya yönelik oldu. 17 Ağustos’ta da öyle yapıldı. Bugün de depreme hazır olduğumuz pek söylenemez.”

Marmara Denizi içinde meydana gelecek bir depremin etki alanını sadece İstanbul özeline indirgememek gerektiğine dikkat çeken Tuğçe Ergün’e göre depremin nerede, ne büyüklükte, hangi segmentlerde olacağından ziyade en kötü senaryoyu düşünüp ne kadar hazır olduğumuza bakmak gerekiyor.

İstanbul’da 800 bin riskli yapı var: Dönüşüm hızı 14 yılda yüzde 15’lerde

Peki Marmara’da beklenen büyük ve olası bir depreme İstanbul, bilimsel ilerlemeye göre aynı hızda hazırlandı mı? Uzmanlara göre bu sorunun cevabı hayır. İstanbul’da hâlâ yüz binlerce riskli yapı, yetersiz açık alanlar ve deprem sonrası ulaşım/barınma sorunları var.

İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanı Murat Yün, kentte toplamda 1 milyon 200 bin civarında bina bulunduğunu, bu yapıların yaklaşık 800 bininin 2000 yılı öncesine ait olduğunu söylüyor. Yani bu binalar 1999 depremini görmüş, depremden sonra da yıpranmaya uğramış yapılar. İBB’nin yaptığı çalışmalar ise olası bir depremde yaklaşık 200 bin binanın yıkılacağı ya da ağır hasar alacağı öngörülüyor. Depreme dayanıklı kentler inşa etmek için 2012 yılında çıkarılan Kentsel Dönüşüm Kanunu’na dikkat çeken ve o günden bugüne İstanbul’da 125 bin riskli yapının yıkımının gerçekleştiğini söyleyen Yün, “Ama bizim totalde 800 bin civarında bir binamız olduğunu düşündüğümüzde aslında yaklaşık yüzde 15 oranında bir ilerleme var” diyor.

‘Kimse tercih ettiği için riskli yapılarda oturmuyor’

İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanı Murat Yün, “Kimse tercih ettiği için riskli yapıda oturmuyor. Zaruretten dolayı orada oturuyor” diyerek, kentsel dönüşümün önündeki en önemli sorunlardan birinin ekonomik koşullar olduğunu vurguladı.

Yün, “Çünkü kentsel dönüşümün bir tarafı fiziksel bir yapının yıpranması ama bunun dönüşümünü sağlayacak şey de ekonomik güç. Maalesef riskli yapıda oturanların da o ekonomik güce sahip olmadığını görüyoruz” dedi.

‘Kentsel değil rantsal dönüşüm’: Kentler bütüncül ele alınmadı, sadece binalar yenileniyor

Kentsel dönüşümün yalnızca ekonomik değil, kent planlaması açısından da ele alınması gerektiğine dikkat çeken Şehir Plancısı Özgürgün Gürbüz ise, 2012 yılında çıkarılan Kentsel Dönüşüm Kanunu’nun eskimiş konut stokunu yenilemek, deprem riskini azaltmak ve daha sağlıklı ve güvenli bir çevre oluşturmak amacı taşıdığını hatırlattı. Gürbüz, ancak uygulamanın kentlerin bütüncül dönüşümünden çok, binaların yenilenmesi üzerine kurgulandığını söyledi.

Prof. Dr. Okan Tüysüz de kentsel dönüşümün zamanla “rantsal dönüşüme” dönüştüğüne dikkat çekti. Dönüşümün daha çok değerli bölgelerde gerçekleştirildiğini, riskin yüksek olduğu ve yoksulluğun hâkim olduğu bölgelerde yeterince ilerlemediğini belirten Tüysüz de Gürbüz gibi sürecin kentsel dönüşümden çok “binasal dönüşüm” üzerine ilerlediğine vurgu yaptı.

İstanbul’da depremde en fazla sarsılması beklenen bölgelerin Avrupa yakasının Marmara’ya bakan kesimleri olduğunu da sözlerine ekleyen Tüysüz, nüfusun da en çok bu bölgede yoğunlaştığını hatırlattı, “Tehlike olan yere yatırım yapılmaz” diyerek, tehlikenin yüksek olduğu bölgelere nüfusun yoğunlaştırılmasının depremle karşılaşma riskini de artırdığını vurguladı.

Binasal dönüşüm riskleri: ‘Yeşil ve açık alan kalmadı, nüfus kadar altyapı kapasitesi artmadı’

Şehir Plancısı Gürbüz, kentsel dönüşümün yalnızca binaların yenilenmesiyle sınırlı kalmasının da yeni riskler yarattığını anlattı. Gürbüz, “Belki konut stoğunu yenileyemezdiniz 14 yılda İstanbul gibi bir şehirde ama deprem toplanma alanlarının sayılarını ve niteliğini artırmak açısından yeterli bir süre olabilirdi” dedi.

Kentsel dönüşümde en çok başvurulan yöntemlerden birinin imar artışı olduğunu ifade eden Gürbüz, “Sadece binayı değiştiriyorsunuz. Oradaki nüfusu da artırıyorsunuz. Ve bu parça parça bütün bölgelere yayılmaya başlıyor. Özellikle Anadolu yakasında çok hızlı bir şekilde ilerliyor bu süreç. Altyapı kapasitesinde bir değişiklik yok. Açık yeşil alanlara yönelik bir değişiklik yok” diye konuştu. Gürbüz, deprem sonrasında en çok ihtiyaç duyulacak unsurların ise özellikle ulaşım ve açık yeşil alanlar olduğunu vurguladı.

‘O yıkılmış binalara arama kurtarma ekipleri nasıl müdahale edecek, bunlar bir soru işareti’

İstanbul’daki tüm yapı stokunun yenilendiği bir senaryoda bile milyonlarca insanın deprem sonrasında bir süre sokakta yaşamak zorunda kalabileceğini belirten Gürbüz, “Belki depremi sağ atlatacağız birçoğumuz. Bütün İstanbul’un konut stoğunun yenilendiğini varsayalım; karşımıza bu sefer şöyle bir manzara çıkacak: milyonlarca insan sokakta. Ne zaman evlerine dönebilecekler? Kontrol süreçleri olacak; ağır hasarlı mı, orta hasarlı mı, az hasarlı mı? Bu süreç içerisinde sokakta ve dışarıda bir hayat olacak. Uzun bir süre” dedi.

İstanbul’un özellikle Avrupa yakasındaki yoğun yapılaşmış ilçelerinde açık alan yetersizliğinin ciddi bir sorun olduğunu belirten Gürbüz, Bahçelievler, Güngören, Bağcılar, Zeytinburnu, Fatih, Beyoğlu, Şişli ve Gaziosmanpaşa’yı örnek gösterdi, “Bu ilçelerde hemen hemen hiç açık yeşil alanı, herhangi bir boş alana sahip değil. En son 23 Nisan’da küçük çaplı bir deprem yaşamıştık. İnsanların TEM, E5 kenarındaki refüjlere akın ettiğini ve oralarda oturduğunu, vakit geçirdiğini gördük yani” değerlendirmesinde bulundu.

5 binin üzerinde toplanma alanı var

Murat Yün ise İstanbul’un bütününde kâğıt üzerinde 5 bin 957 tane toplanma alanı olduğunu vurguladı. Deprem anında yoğun yapılaşmanın da etkisiyle bazı yolların kapanabileceğine de dikkat çeken Yün, “Çünkü 6 Şubat depremlerinde de bunu çokça gördük. Girilemeyen sokaklar, girilemeyen caddeler oldu” dedi.

“Yaşayacağımız senaryoları az çok tahmin edebiliyoruz” diyen Şehir Plancısı Gürbüz de, “Eyüp, Kağıthane, Gaziosmanpaşa, Bağcılar, Güngören, buna İstanbul’un her ilçesinde belli bölgeler için de söyleyebiliriz. Muhtemelen o yolların kapanma ihtimali, oraya herhangi bir itfaiye, ambulans, arama kurtarma ekipleri veya o an gerekli olacak iş makinelerinin erişememe ihtimali yüksek. O yıkılmış binalara arama kurtarma ekipleri nasıl müdahale edecek, bunlar bir soru işareti” değerlendirmesinde bulundu.

Kentin kapasitesini doldurduğuna ve artık yeni projelere ihtiyacı olmadığına dikkat çeken Gürbüz, Kanal İstanbul projesine bu yüzden karşı çıktıklarını, Kanal İstanbul’un belki de artık çiviyi çakacak son proje olduğunu anlattı. Uzmanların İstanbul depremine ilişkin değerlendirmeleri net; kentte zamanı belli olmayan bir deprem kaçınılmaz. O zamana kadar depreme dirençli kentler inşa etmek, nüfus yoğunluğunu azaltmak, yeşil ve açık alanların sayısını çoğaltarak toplanma alanlarını korumak hayati önem taşıyor.

Peki yurttaş ne yapmalı?

Uzmanların yurttaşlar için de uyarısı var. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Afete Hazırlık Laboratuvarı Jeofizik Mühendisi Alev Topçular, deprem esnasında yıkılan binaların yanı sıra üzerine eşya düşerek hayatını kaybedenlerin oranının yüzde 3 olduğunu ifade eden Topçular, evlerdeki ağırlığı olan eşyaların duvara sabitlenmesini öneriyor.

Topçular, “Mutlaka aracımızın arkasında bir deprem çantamız olacak. 72 saat hayatımızı sürdürebileceğimiz kadar malzeme olmalı” diyerek, “Bunun dışında aile buluşma noktamız ve toplanma alanlarını daha önceden belirlemeliyiz. Çekirdek ailemiz için özellikle. Buluşma noktası mutlaka belirlemeliyiz. Binalardan uzak, boş bir alana çekirdek ailemiz için buluşma noktası. Çünkü iletişim olmayabileceğini düşünüyoruz” şeklinde konuşuyor.

Marmara’da olası bir depremde deniz içindeki heyelanların tetiklenmesiyle bir tsunaminin oluşabileceğine, ancak tsunaminin depreme göre daha korunabilir bir afet olduğuna dikkat çeken Topçular, kıyıdaki vatandaşların güçlü bir sarsıntı hissetmeleri halinde kıyıdan uzaklaşmaları veya yüksek bölgelere çıkmaları gerektiğini söyledi. Topçular, tsunaminin depreme göre daha korunabilir bir afet olduğunu vurguladı.