Popülizm ve klientalizm üzerinden siyasal parti evreninin gerçekliğine etnografik bir hassasiyetle ışık tutan Partiler ve Patronlar: Esenyurt’ta Siyaset kitabı, İstanbul’un yoğun göç alarak kısa sürede geometrik bir hızla büyüyen ilçesi Esenyurt örneğinde Türkiye’de siyasetin nasıl işlediğini ele alıyor. Yerel siyasal elitlerin, yani siyasetin patronlarının, himaye ve temsil ağlarını nasıl ördüklerini, siyasetin finansmanının nasıl işlediğini anlatıldığı kitabın yazarları Doç. Dr. Toygar Sinan Baykan ve Prof. Dr. Murat Somer, sorularımızı yanıtladı.

Türkiye’de parti siyasetini Batı modelleri neden açıklayamıyor?
Kitabınızda Türkiye’deki parti siyasetini anlamak için Batı’da geliştirilen “kitle partisi” ve “kartel partisi” gibi kavramların yetersiz kaldığını söylüyorsunuz. Türkiye’yi farklı kılan temel özellik nedir?
Somer: Türkiye demeyelim de demokratik gelişmesi Türkiye’ye benzer süreçlerden geçmiş ülkeler diyelim. Batı’da farklı bir beden üstünde idealize edilerek geliştirilen modelleri Türkiye’ye doğrudan uyguladığımızda, siyasal bedenimize giydirdiğimiz elbise, anlamak ve düzeltmek istediğimiz birçok niteliğimizi gizliyor veya dışarıda bırakıyor. Kitle partileri, Duverger’nin orijinal önerisinde, Batı toplumlarının 19. yüzyıldaki yaygın endüstrileşmesi ile derinleşen temel sosyoekonomik ve kimliksel çıkar çatışmalarının, yani toplumsal fay hatlarının siyasal tezahürü olarak kavramsallaştırılmıştır. Mesela sol-sosyalist işçi partileri ya da etnik ve mezhepsel grupların partileri gibi. Oysa Türkiye’de siyasal partiler daha düşük bir sosyoekonomik gelişim düzeyinde ve ulus-devlet inşası ve vatandaşlaşma süreci devam ederken kuruldular. 1960’lar ve 70’lerin hızlı kentleşme ve sanayileşmesine büyük zorluklarla uyum sağlamaya çalışırken askeri rejim ve darbe dönemlerinde akamete uğradılar.

Prof. Dr. Murat Somer
Baykan: Sistemin çeperindeki daha ideolojik partiler bir kenara konursa bu toplumsal bölünmeleri ve özellikle de sosyoekonomik/sınıfsal ayrımları temsil eden, Avrupa’nın sosyalist ve sosyal demokrat partilerinin gücüne ulaşmış bir partiye biz hiçbir zaman sahip olmadık. Bunun yerine parti sisteminin ve demokrasinin kaderini tayin eden partiler, 20. yüzyıl ortasından beri hep çok farklı toplum kesimlerine hitap eden ve siyasal elitlerin tabandan ve meclis dışından değil tepeden yaratıp çok farklı patronaj ağlarını bir araya getirdikleri, popülist eğilimli oluşumlar oldu. Yani bir temsiliyet var kesinlikle bu önemli, ama farklı bir temsiliyet.
Kartel partisine gelince, 1980’lerden sonra Türkiye’nin demokratik bocalamaları, Batı demokrasilerinde iktidarı değişimli şekilde kontrol eden, politika seçeneklerini neoliberal bir çerçevede sınırlayan ve dışardan gelen partilere iktidarı kapatan bir siyasal merkeze dayalı, sınırlı ve kurumsallaşmış bir kartel demokrasisi de yaratmadı. Çünkü hem askeri vesayet hem de daha sonra AK Parti dönemindeki hegemonik siyasal rejim bu tip kartel düzenlerinin oluşmasına izin vermedi.
Somer: AK Parti öncesindeki siyasal merkezde de partilerden çok devletin ve bürokratik veto oyuncularının büyük ağırlığı vardı. Zaten 12 Eylül darbesi askerlerin büyük burjuvaziyle beraber zorla yeni bir merkez kurma hamlesiydi. 1990’larda askeri veto oyuncularının müdahaleleriyle iktidarın kaotik biçimde el değiştirdiği bir “vesayetçi demokrasi” oluştu. Bu düzenin doğurduğu zayıf partilerin çökmesiyle 2000’lerde de hegemonik bir parti, kartellerde gördüğümüz iktidar rotasyonunu, adil rekabeti ortadan kaldırarak ve devleti kademeli olarak “fethederek” engelledi. Kartel sistemleri kendi demokratik problemlerine sahip olmakla birlikte çok daha kurumsallaşmış ve merkezdeki partilerin birbirinin var olma hakkını kolladığı parti sistemleridir. Dolayısıyla Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunları içinde böyle bir parti sistemi ve kartel partileri ortaya çıkmadı. Kartel partileri ancak iktidarın değiştiği ve sivil siyaset sınıfının en son kertede tayin edici pozisyonda olduğu bir demokratik sistemin ürünüdür.
“Popüler aracı-devlet” nasıl bir siyasal yapı ortaya çıkarıyor?
AK Parti ve benzeri siyasal yapıları açıklamak için kullandığınız “popüler aracı-devlet” kavramı ne anlama geliyor? Bu modeli neden günümüzün temel otokratikleştirici mekanizmalarından biri olarak görüyorsunuz ve bu yapıdan çıkmak mümkün mü?
Baykan: “Popüler aracı-devlet”, klientelizmi merkezi bir makine ya da bürokrasi gibi örgütleyen ve başka partilerin güçlü yerel siyasetçiler (patronlar) eliyle dağıttığı faydaları parti adına ve parti eliyle dağıtan bir partiyi tanımlıyor. Öte yandan diğer partiler, devletle vatandaş arasında aracılık etmekte birbirleriyle rekabet ederken, bu parti devletle ayrıcalıklı bir ilişki kurmuş oluyor. Vatandaşın devletin iş, sosyal yardım, ihale gibi bazı kaynaklarına ulaşımında köprü ve kolaylaştırıcı rolü oynuyor ve siyasi sistemi domine ediyor. Süreç içinde devleti kolonize etse de devletle özdeşleşmeyen, devlet ile toplum arasında ayrıcalıklı bir bağa dönüşen bir parti modeli bu.

Doç. Dr. Toygar Sinan Baykan
Somer: Bu neden otokratikleşmeyle iç içe bir model? Otokratikleşmenin hem bir enstrümanı hem de parçası. Öncelikle bunu başaran parti hegemonik bir konum kazanıyor ve siyasal rekabeti ve iktidar rotasyonunu ortadan kaldırabiliyor. İkincisi, özellikle yoksul vatandaşların partiler arasında tercih hakkını kısıtlayan ve bir partiye bağımlı kılan bir model bu. Liderlerin ön plana çıkması 21. yüzyıl otokrasilerinin karakteristik özelliklerinden biri. Bir yandan da yoksulluğun yaygın olduğu ülkelerde rekabetçi düzenler içinde ortaya çıkan yeni siyasal güçler partizan yeniden dağıtıma (ya da klientelizme) dayanmak zorunda kalıyor; bu da onları çok yaygın ve nüfuz edici örgütlenmeler kurup ayakta tutmaya sevk ediyor.
Baykan: Türkiye kadar net olmasa da benzer örgütsel mekanizmaların son yıllarda otokrasiye doğru kayan Venezuela, Hindistan gibi ülkelerde de geliştiğini görüyoruz. Bu parti modeli 20. yüzyılda gördüğümüz gibi tamamen devlet ile kaynaşmıyor ve devlet ve toplum arasındaki gri bölgeyi hiç terk etmeyerek hem meşruiyetini artırıyor, toplumsal itiraz ve memnuniyetsizliği gerektiğinde soğurup devlete yıkabiliyor, hem de devleti sıkıca kontrol ederek kaynaklardan adil olmayan bir biçimde yararlanıyor. Bu mekanizmaların en karamsarlaştırıcı yanı epey dirençli olmaları. Hem baskıcı bir boyutları var hem de aynı esnada geniş toplum kesimlerini çok yaygın tekil menfaatlerle buluşturarak rıza üretiyor. Kurumsal parti siyasetinin içinden çıkan muhalefetin bu tip bir iktidar mekanizması karşısında gittikçe daha güçsüz bir cevaba dönüştüğü de açık. Bu Türkiye’de demokratikleşme isteyen muhalefetin de iyi düşünmesi gereken bir mesele.
Muhalefetin patronlaşması otoriterleşmeyi nasıl etkiliyor?
Merkez muhalefetin patronlaşma, kişiselleşme ve iç çekişmeler nedeniyle bölünmesinin otoriterleşme sürecini kolaylaştırdığını belirtiyorsunuz. Bu tespitiniz Türkiye’deki bugünkü muhalefet tablosunu anlamak açısından bize ne söylüyor?
Somer: AK Parti gibi partilerin yarattığı merkeziyetçi düzenler ve kaynak kontrolü muhalefet partilerini çoğunlukla çok sınırlı kaynaklar üzerinde çok daha yoğun iç çekişmelere doğru sevk ediyor. Türkiye’de parti siyasetinin AK Parti öncesindeki dönemlerden devraldığı bir miras da var ve bu özellikle CHP içinde “ekipçiliği” bir dizi başka kurumsal mekanizmayla birlikte zaten önemli bir eğilime çeviriyordu. Bunun üstüne iktidar devlet aygıtları ve imkanları üzerindeki kontrolünü bu alandaki çekişmeleri derinleştirmek için de kullanıyor. Özellikle bugün ana muhalefetin bölünmesi bu durumun net bir örneği: yargı üzerindeki kontrol ile zaten içinde çatlaklar olan bir partiyi iyice bölebiliyorsunuz. Bu bölünmede fay hatlarının belediyelerden geçmesi de şaşırtıcı değil çünkü klientelist alışverişin yaygınlaştığı bu sistemde muhalefet cenahında belediye başkanları önemli hamilere dönüşüyor. Bölünmenin sonucu açık: daha parçalı bir muhalefet güçlü bir iktidar karşısında yeterli dengeleyici gücü yoğunlaştıramıyor ve seçmeni de iktidara geldiğinde istikrarlı bir yönetim yaratabileceğine ikna etmekte zorlanıyor.
Esenyurt neden Türkiye siyasetini anlamak için kritik bir örnek?
Kitabınızın merkezindeki Esenyurt neden bu kadar önemli? Kentleşme, göç, yoksulluk ve imar rantının iç içe geçtiği Esenyurt, Türkiye’deki daha geniş parti siyasetini anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?
Baykan: Türkiye’de büyük kentlerin çeperlerinde Esenyurt’a benzeyen pek çok bağlam var. Ancak Esenyurt, ölçeği itibarıyla bu dinamiklerin en belirgin olduğu ve parti siyasetine en doğrudan yansıdığı örnek. Bilindiği gibi Esenyurt bir milyonu aşan resmi nüfusuyla bugün Türkiye’nin en büyük ilçesi. Sınıfsal gerilimler kadar ülkenin çok farklı coğrafyalarından göç alması Esenyurt’u ülkenin genel sosyal bölünme çizgilerini de yansıtan bir bağlama çeviriyor. Ayrıca coğrafi nitelikleri (özellikle orman arazilerinin kuzeydeki bölgelere kıyasla azlığı) nedeniyle Esenyurt, endüstrileşme mazisi epey eskiye giden ve imar rantına elverişli bir alan. İmar rantının yoksullukla birlikte yoğunlaştığı Esenyurt, Türkiye’nin başka bölgelerinde de gördüğümüz siyasal ilişkilerin çok daha belirginleştiği bir yer. Mesela aynı mekanizmaları Fatih’teki araştırmamızda da gözlemledik ancak orada bu ilişkiler bu denli büyük ve yaygın olamıyor; zira -ekonomik ve siyasi girişimciler her zaman etrafından dolanmanın yolunu bulsa da- Tarihi Yarımada’da bazı yerlere çivi dahi çakamazsınız. Bu da Esenyurt’ta gördüğümüz türden yaygın perakendeci siyasal ilişkileri sınırlıyor.
Seçmen yalnızca yönlendirilen bir aktör mü?
Saha araştırmanızda seçmenleri ve parti tabanlarını yalnızca yukarıdan yönlendirilen pasif aktörler olarak görmüyorsunuz. “Taban failliği” dediğiniz bu durum siyaseti nasıl şekillendiriyor; aynı zamanda klientelizm ve kayırmacılığı nasıl yeniden üretebiliyor?
Baykan: Araştırmada gözlemlediğimiz olgulardan biri, Türkiye’de partileri alışveriş ilişkilerine sevk eden toplumsal doku: parti ziyaretlerimizde partilere çeşitli yardım ve istihdam talepleriyle gelen pek çok yurttaşa tesadüf ettik. Bu tip talepleri her zaman sistematik bir şekilde geri çeviremezsiniz ve bir noktada partiler ve partililer bunlara çok daha kapsamlı yanıt vermeye başlar.
Somer: Başka partiler yanıt verirken siz vermezseniz duyarsızlığın siyasi maliyeti büyür. Elbette meselenin bir arz boyutu da var. Ama talep boyutunu yaratan daha genel bir yapısal çerçeve de var: refah devletimizin güdüklüğü, gelir adaletsizliği, bağımlılık ilişkilerini ve hiyerarşiyi son derece içselleştirmiş siyasal kültürümüz vb.
Klientalizm gündelik hayatı nasıl şekillendiriyor?
Klientalizm, yani siyasal destek ile kaynak ve hizmetlerin karşılıklı değişimi, Esenyurt’ta yurttaşların gündelik hayatını nasıl etkiliyor? İnsanların sorunlarını çözebilen bu ilişkiler neden zamanla siyasal meşruiyet üretme kapasitesini kaybedebiliyor?
Baykan: Bu ağlardan faydalanabilen yurttaşlar bir nebze de olsa yoksulluğun ağır etkilerinden korunuyorlar. Ayrıca bu değiş tokuşu salt maddi bir mübadele olarak görmemek lazım: zor anında yardım alan insanlar için bu yardımlar bir aidiyet duygusuna ve hem partiye hem de lidere duygusal bir bağlılığa da dönüşüyor. Fakat siyasi ya da kimlik temelli nedenlerle bu ağlara dahil olamayan yurttaşlar ise derin bir adaletsizlik duygusu yaşıyorlar. Bu siyasal alışveriş ilişkilerinin tanımı gereği enformel ve seçici olması er ya da geç siyasal meşruiyet ile ilgili sorunlar doğuruyor. AK Parti bu durumu bu alış veriş ilişkilerini elinden geldiğince sistematik ve gayrişahsi bir biçime sokup daha dayanıklı kılarak aşmaya çalışıyor; insanlar belirli şahıslardan çok partiyi ve Erdoğan’ı bir “hami” olarak görüyorlar ama yine de hakkaniyet ile ilgili sorunlar ortadan kalkmıyor. Yeniden dağıtımı ne kadar iyi yaparsanız yapın sınırlı kaynakları bir yerden diğerine kaydırıyorsunuz.
Somer: Daha genel olarak da bu kaynakları yaratmak için belirli iş çevrelerini de kayırma ilişkileri ile yükseltiyorsunuz. Bu gayriresmi ilişkiler çok temel bir meşruiyet sorununa yol açıyorken daha da önemlisi yolsuzluğa da kapı aralıyor, hatta yolsuzluğu sistemin yapısal bir unsuru yapıyor. Siyaseti finanse etmek için kayıt dışı çarpık bir kaynak yaratılırken, kamu kaynaklarının verimli kullanılmadığı ve genel olarak refahı azaltan pek çok uygulama, ihmal, ayrıcalık da ortaya çıkıyor. Sonuçta bu düzenlemeler bütünü pek çok tarafın (yerel siyasal seçkinler, belediye bürokratları, yerel ekonomik elitler, küçük girişimciler vb.) kişisel suistimaline de alan açıyor.
Kürt siyaseti, hemşehri ağları ve parti örgütlenmesi
Esenyurt gibi Kürt nüfusun önemli olduğu, yoğun göç alan bir ilçede HDP ve bugün DEM Parti olarak devam eden siyasi çizginin mahalle örgütlenmesi ile hemşehri ağları ve dernekleri arasında nasıl bir ilişki gözlemlediniz? Bu ağlar parti örgütlenmesini nasıl tamamlıyor veya ondan nasıl ayrışıyor?
Baykan: HDP, araştırmalarımız sırasında inceleme olanağı bulduğumuz partiler arasında ideolojik ve programatik yönelimin en güçlü olduğu partiydi ve pek çok alışveriş ilişkisini de beraberinde getiren pragmatik hemşeri siyaseti bu bakımdan temel bir sorun olarak görülüyordu. Bazı görüşmecilerimiz bu tip oluşumlar içindeki “feodal” bağların ve maddi beklentilerin partinin genel ideolojik konumlanması ile çeliştiği kanaatini taşıyorlardı. Gerçekten de Kürt siyasi hareketinin partileri bir yönleriyle ulusal kimlik inşa etmeye de çalıştılar ve hemşeri derneklerinin lokal ve “memleketçi” yönelimleri partinin ideolojik açıdan daha katı aktivist çekirdeğince bilinç eksikliği olarak kodlanıyordu. Yine de gözlemleyebildiğimiz kadarıyla HDP de bu oluşumlarla pragmatik ilişkiler kurmaktan kaçınmıyor, yönetimlerini tayin etmek için diğer partilerle rekabet etmeye gayret ediyordu.
CHP yönetimiyle Esenyurt’ta patronaj ilişkileri nasıl değişti?
Kitapta klientelizmin yalnızca iktidar partisine özgü olmadığını, muhalefetin yönettiği yerel iktidar alanlarında da görülebildiğini söylüyorsunuz. Esenyurt Belediyesi’nin AK Parti’den CHP’ye geçişi sonrasında hangi ilişkiler değişti, hangileri farklı aktörlerle devam etti?
Somer: CHP seçimi kazandıktan sonra partiye -muhtemelen büyük oranda belediye imkanlarından faydalanmak için- yoğun bir yönelim olduğunu parti ofisi ziyaretlerimizde bizzat gözlemledik. Seçim sonrası görüşmelerimizde partinin mahalle temsilcileri belediyeden yardım alan yurttaşların gerçekten yardıma muhtaç olup olmadığını kontrol etmeye çalışıyordu. CHP üyeleri, yardım alan bazı kişilerin pek de muhtaç olmadığını bize aktarmıştı. Dolayısıyla CHP belediyeyi aldıktan sonra yardımları yeniden tanzim etmeye çalışıyordu. Ayrıca AK Partili katılımcılarla görüşmelerimizde belediyenin yardımları kesmeye başladığına ilişkin yakınmalar da duymaya başlamıştık. Ama bu algı, yardımların farklı yollardan düzenlenmesinden de kaynaklanıyor olabilir.
Baykan: Esenyurt’taki araştırmamız CHP yönetiminin çok erken dönemine rastladı; sonraki süreçte Bozkurt yönetimi bu ilişkileri -ki bu ilişkilerin bir yönü her zaman yerel ekonomik elitleri de kapsar- nasıl düzenledi tam olarak bilemiyoruz. Yurttaşlar, AK Parti seçimi kaybetmesine rağmen yardım için parti ofisine de uğramaya devam ediyordu. Başka yerlerde gözlemlediğimiz bir olgu muhtemelen Esenyurt’ta da hemen devreye girmiştir: merkezi iktidarı elinde tutan bir parti olan AK Parti belediye kaynaklarından başka kaynakları da seferber edebiliyor; (özellikle küçük şehirler için) üniversiteler, (İstanbul’da) civar belediyelerin imkanları, kamu kurumları ve devlet hastaneleri üzerinden himaye işlevini sürdürüyor.
19 Mart sonrası Türkiye siyasetinin geleceğini ne belirleyecek?
19 Mart 2025 sonrasında Türkiye siyasetinde yaşanan gelişmeleri kitabınızın ortaya koyduğu çerçeveyle birlikte düşündüğümüzde, Türkiye’de parti sisteminin geleceğini belirleyecek temel toplumsal ve siyasal dinamikler neler olacak?
Somer: Bahsettiğimiz AK Parti örneği ve toplumsal taban ve talep ne olursa olsun, şimdi Yeni Parti’yi kurmuş olan seçilmiş CHP yönetimi altında CHP’li belediyeler en azından İstanbul gibi bazı yerlerde bir şeyleri doğru yapmışlar ki, 2024 yerel seçimlerinde yeniden seçilebildiler. Yani vatandaşın çoğunluğunun, AK Parti’nin klientelist makinesine yeğlediği bir modeli uygulayabilmiş ya da en azından geliştirmeye başlamışlar. Buna yoksul kesimler de mutlaka dahil, yoksa Türkiye’de seçim kazanamazsınız. İktidar elbette böyle bir alternatiften hoşlanmadı ve tasfiye için 2024 sonbaharında düğmeye bastı, 19 Mart’ta çok sert bir dönemeç alıp bugüne kadar geldik. Görünen o ki AK Parti adım adım İBB’yi de seçimsiz devralmaya hazırlanıyor. AK Parti’nin otoriter cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte klientelist makinesinin de aşındığını ve rekabetçi özelliğinin zayıfladığını, bu yüzden rakip istemediğini de düşünebiliriz.
Yine de 19 Mart sürecinde iktidar, Türkiye’de siyasal partilerin hepsinde yerleşmiş, AK Parti’nin diğerlerinden daha sistematik şekilde uyguladığı bazı enformel pratiklerin kaçınılmaz çarpıklıklarını, muhalefeti tasfiye etmeye çalışırken toplumsal algıyı yönetmekte kullanmış gibi görünüyor. Bütün partilerin yıllardır içinde olduğu bu pratikler elbette iz bırakıyor; kurcaladığınızda bazı şeyler buluyorsunuz. Burada bir kısım vatandaşın gözünde şöyle bir algı oluşabilir: tüm partiler bunları yapıyor, hiç olmazsa AK Parti iktidarda olduğunda bu himaye işlevini daha iyi bir biçimde yerine getiriyor. Bu algıyı oluşturmakta başarılı olursa klientelistik ilişkiler de tekelleşir ve otoriter konsolidasyon daha mümkün hale gelir. Bu yolda kaynak yaratma ve algı yönetimi amacıyla da kendi içinde kurbanlar seçip müsadere mekanizmalarını işletebilir.
Baykan: Nitekim yargılamaların tek taraflılığı bir noktada ikna gücünü azaltmış olacak ki Gökçek gibi isimlere yönelik soruşturmalar da başladı. Buradan çıkış galiba bu mutat siyasi ilişkilerden köklü bir kopuşu gerektiriyor. Bu da ancak insanları yeni bir gelecek davası etrafında seferber ederek başarılabilir. Ayrıca geniş ve yoksul seçmen kesimlerinin ivedi dertlerine henüz iktidara gelmeden dahi derman olacak daha yatay ve dayanışmacı yöntemler de bulunmalı; bu insanların siyasi hamilere mahkûmiyetine çözüm üretilmeli. Bu da çok emek yoğun bir örgütlenme sürecini ve insanları mobilize edecek, uğrunda fedakârlık yapmaya sevk edecek idealleri ve liderliği üretmeyi gerektirir.
Somer: Aynı zamanda kitlenize ve örgütününüze neye karşı saflaşmaları gerektiğine dair net bir siyaset resmi çizmeniz gerekir. Başka çalışmalarımızda buna “yapıcı/dönüştürücü kutuplaşma” da diyoruz.
Baykan: Burada muhalefetin Kürt siyasi hareketinin deneyiminden öğreneceği şeyler olduğunu düşünüyoruz: yerel meclis örgütlenmeleri (ve ayrıca dijital imkanlar) ile katılımın artırılması, aktivist kadroların yetiştirilmesi ve gençlerin mobilize edilmesi, gedikli kariyer siyasetçileri yerine yeni tipte adanmış seçkinlerin ve toplumsal önderlerin devşirilmesi gerektiği açık. Ayrıca Türkiye solunun, daha dar olarak da Kürt siyasetinin sol aktivist kadrolarının yeni bir çerçevelemeyle bu siyasette önemli roller oynaması pekâlâ mümkün. Bu Türkiye’nin ulusal bütünleşmesine hizmet edecek bir taban entegrasyonuna da dönüşebilir. Bugün çatışmasızlık ve “süreç” böyle bir kaynaşmaya elverişli bir ortam yaratmış görünüyor.
Somer: “Barış mı demokrasi mi” kıskacında bocalayan demokratik muhalefetin stratejik bir karşı hamlesi olabilir. Bunun yanında ekonomik, toplumsal ve siyasal eşitsizlik ve sosyal adalet probleminin programatik olarak net tanımlanması, iletişimde de duyguları seferber edecek şekilde etkin, muhalefet söyleminin merkezine oturtulması gerekiyor. AK Parti’nin bugün temel rekabetçi zaafı, oligarşik nitelikler gösteren bir rejimi (AK Parti örgütlerinden de kısmen kopan bir saray ve danışmanlar rejimi) savunan bir “rejim partisi” haline gelmiş olması. Mevcut düzenin taleplerine cevap veremediği ve ezdiği pek çok farklı toplum kesimini bu rejime karşı seferber edebilecek bir tür “yeni halkçılık”ın bu siyasetin fikri, söylemsel ve örgütsel zeminini hazırlayabileceğini düşünüyoruz.




