Demokratik Toplum ve Barış Süreci, Türkiye’nin yalnızca bugününü değil, geleceğini de belirleyecek tarihsel bir öneme haizdir.Böylesine hayati bir mesele, normal koşullarda ülkenin en önemli gündemi olmalı; toplumun bütün kesimlerinde yoğun biçimde tartışılmalı, siyaset kurumunun öncelikli meselesi haline gelmeliydi. Oysa bugün tam tersine, süreç ya gündemin gerisine itiliyor ya da yalnızca polemiklerin ve günlük siyasi hesapların konusu haline getiriliyor.
Bu tablo, elbette sürecin önemini azaltmıyor. Tam tersine, bu konuda ısrarla konuşmanın, tartışmanın ve demokratik çözüm perspektifini savunmanın ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Gündem ne kadar değişirse değişsin, Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin hak ettiği ilgiyi görmesi için yazmaya, konuşmaya ve ısrar etmeye devam edeceğiz. Çünkü bu mesele herhangi bir siyasi gündem değil; ülkenin ortak geleceğinin gündemidir.
Barış süreçleri yalnızca müzakere masalarında değil, toplumun zihninde ve vicdanında da kurulur. İnsanların süreci sahiplenmesi, geleceğe dair umut duyması ve demokratik bir dönüşümün mümkün olduğuna inanması gerekir. Fakat bugün, bu sürecin toplumda hak ettiği heyecanı ve umudu yaratamadığını görmek gerekiyor. Bunun bir nedeni, sürecin kamuoyunda yeterince görünür olmaması, şeffaf biçimde tartışılmaması ve demokratik içeriğinin toplumla buluşturulamamasıdır. Bir başka nedeni ise süreç etrafında yaşanan her gelişmenin, daha ilk andan itibaren kutuplaştırıcı siyasi rekabetin malzemesine dönüştürülmesidir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, geçtiğimiz günlerde yaşanan taziye tartışmaları oldu. Silahlı çatışmalarda yaşamını yitiren gerillalarla ilgili taziyelerin, savaşın geride bıraktığı insani acıyı ve toplumsal travmayı anlamaya çalışan bir yerden değil, doğrudan süreç karşıtlığının yeni bir malzemesi olarak okunması, Türkiye’nin barış kültürü açısından üzerinde durulması gereken ciddi bir sorundur. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca siyasi aidiyetler değildir. Ortada yıllardır süren çatışmalı dönemin geride bıraktığı aileler, kayıplar, yarım kalmış hayatlar ve kapanmamış yaralar vardır. Her ölüm, geride yalnızca bir siyasi tartışma bırakmaz. Bir anne, bir baba, bir kardeş, bir evlat bırakır. Bir mezar bırakır. Bir yas bırakır. Bu nedenle taziyeleri yalnızca bugünün sıcak gündemi üzerinden değerlendirmek eksik kalır. O taziyeler, yakın dönemin derin travmasının bugüne taşınan hafızasıdır. Savaşın en gerçek aynasıdır. Yıllarca süren çatışmaların toplumun farklı kesimlerinde açtığı yaralar tümüyle geçmişte kalmadı. O acılar bugün de insanların hafızasında, ailelerin gündelik hayatında, eksik kalan sofralarda yaşamaya devam ediyor. Bu nedenle bazı siyasi aktörlerin ve kimi medya organlarının empatiyi bütünüyle dışlayan dili, yalnızca mağdur aileleri incitmekle kalmıyor; barışın toplumsal zeminini de zayıflatıyor.
Elbette herkes aynı siyasi değerlendirmeyi yapmak zorunda değildir. Kimsenin aynı acıyı aynı biçimde hissetmesi de beklenemez. Ancak demokratik bir toplumun en temel erdemlerinden biri, başkasının acısına saygı gösterebilmektir. Acıyı ortaklaştırmak başka bir şeydir. Acıya saygı duymak ise bambaşka bir şeydir. Ne yazık ki bazı yetkililer ile süreç karşıtı ya da iktidara yakın medya organlarının bir kısmı, yas tutan ailelerin yaşadığı insani dramı anlamaya çalışmak yerine, bunu süreci değersizleştirecek yeni bir tartışmanın malzemesi haline getirmeyi tercih etti. Oysa ortak geleceği inşa edecek olan şey, insanların acılarını birbirlerine karşı kullanmaları değil; birbirlerinin acısına en azından saygı gösterebilmeleridir.
Barış tam da burada başlar. Çünkü birbirinin acısına tahammül edemeyen toplumlar, birbirinin geleceğini de birlikte kuramaz. Geçen hafta üzerine yazdığımız ve tartışmaları bir şekilde devam eden bazı Alevi şahsiyetlerin dile getirdiği kaygılar bakımından da benzer bir soru sormak gerekiyor: Bildirgede imzası bulunan şahsiyetlerden birkaçı ile Alevi kurumlarının ve kuruluşlarının temsilcileri, kafalarındaki kaygı, endişe ve eleştirilerle birlikte İmralı’ya gidebilmiş; Sayın Öcalan ile doğrudan görüşmüş, konuyu müzakere etmiş ve önemli bir tartışmanın ardından geri dönerek Alevi halkını ve tüm kamuoyunu bilgilendirmiş olsalardı, iklim tümüyle değişmez miydi? Tarihi bir barışa gidilecekse, herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymadan atılabilecek bu adımları atmak, sürece bir merhale kazandırmaz mıydı?
Bu noktada geçtiğimiz günlerde yaşanan bir başka gelişme, meselenin diğer yüzünü göstermesi bakımından son derece öğreticiydi. Sevgili Selçuk Mızraklı’nın tahliyesi kuşkusuz sevindiriciydi. Ancak bu sevinç tam anlamıyla bir sevinç değildi; buruktu, eksikti, yarımdı. Çünkü Kürt toplumunun önemli bir bölümü bu tahliyeyi Demokratik Toplum ve Barış Süreci kapsamında atılmış güçlü bir demokratikleşme adımı olarak görmedi. İnfaz süresini tamamlamış bir siyasetçinin özgürlüğüne kavuşması olarak değerlendirdi. Dahası, yaklaşık on yıldır cezaevinde bulunan, hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bulunan ve hukuki durumuna ilişkin tartışmaların sürdüğü koğuş arkadaşı Selahattin Demirtaş’ı Edirne Cezaevi’nde geride bırakarak çıkması, bu sevincin üzerine derin bir burukluk düşürdü.
Aslında burada mesele yalnızca Selçuk Mızraklı ya da Selahattin Demirtaş değildir. Mesele, toplumun barışa dair duygusunun nasıl inşa edildiğidir. Bir an için farklı bir tabloyu düşünelim. Eğer Sayın Mızraklı’nın tahliyesi gerçekten sürecin ve demokratikleşmenin güçlü bir adımı olarak gerçekleşmiş olsaydı… Edirne Cezaevi’nin kapısı birlikte açılsaydı… Selçuk Mızraklı ile Selahattin Demirtaş yan yana özgürlüğe çıksalardı… İlk duraklarında birlikte sevgili Sırrı Süreyya Önder’in mezarını ziyaret etselerdi… Ardından Diyarbakır Havalimanı’na birlikte inselerdi… Türkiye nasıl bir güne uyanırdı? Sadece Diyarbakır’da değil; ülkenin dört bir yanında, bu süreci kaygıyla izleyen ama yine de umut etmek isteyen milyonlarca insanın yüreğinde nasıl bir umut filizlenirdi? Yalnızca Kürtlerde değil; sürece mesafeli duran ama demokratikleşme ihtimalini görmek isteyen çevrelerde bile “Demek ki gerçekten yeni bir dönem başlıyor” duygusu güçlenmez miydi?
Belki o gün televizyon ekranlarında ilk kez korkular değil, umut konuşulurdu. Belki sosyal medyada kutuplaşma değil, ortak gelecek duygusu öne çıkardı. Belki yıllardır birbirine kuşkuyla bakan toplum kesimleri, aynı fotoğrafa bakıp farklı gerekçelerle de olsa aynı sevinci hissedebilirdi. Çünkü barış süreçleri yalnızca yasa maddeleriyle ilerlemez. Topluma güven veren simgelerle, insanların hafızasında yer edecek ortak anlarla, toplumun “Evet, artık gerçekten değişiyor” diyebileceği güçlü işaretlerle ilerler.
İşte bugün eksik olan da biraz budur. Nasıl ki acıyı paylaşmayı değil, en azından acıya saygı göstermeyi başaramadığımız için ortak vicdanı büyütemiyoruz; sevinci ortaklaştırabilecek demokratik cesareti gösteremediğimiz için de ortak umudu büyütemiyoruz. Bir tarafta insanların yasını siyasal hesapların malzemesi yapan bir dil… Diğer tarafta milyonlarca insana umut verebilecek sembolik adımları atmaktan imtina eden bir siyasal yaklaşım… Oysa barış yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Barış, insanların aynı anda aynı umuda bakabilmesidir. Birbirinin acısına saygı duyabilmesi kadar, birbirinin sevincinden de rahatsız olmamasıdır. Demokratik toplum dediğimiz şey tam da budur. Bundan ötürü, iktidarın sürece yaklaşımını yalnızca attığı ya da atmadığı somut adımlar üzerinden değil, süreci nasıl bir siyasal anlayışla ele aldığı üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Bugün iktidarın süreci zamana yayarak, belirsizliği koruyarak ve her aşamayı kendi siyasal ajandasına göre biçimlendirerek ilerletmeye çalıştığı yönündeki eleştiriler giderek güçleniyor. Bu yaklaşım, demokratik bir çözümün toplumsal ve kurumsal güvencelerini oluşturmak yerine, süreci bir tür siyasi mühendislik alanına dönüştürme ve siyaseti kendi ihtiyaçları doğrultusunda dizayn etme hesabını öne çıkarıyor.
Oysa böylesine tarihsel bir mesele, iktidarın dönemsel ihtiyaçlarına, seçim hesaplarına ya da dar parti çıkarlarına göre yönetilemez. Süreci zamana yaymak, toplumun farklı kesimlerini belirsizlik içinde tutmak ve demokratikleşme adımlarını kontrollü biçimde ertelemek, ülkenin uzun vadeli çıkarlarını önceleyen stratejik bir tutumdan çok, kısa vadeli siyasi kazançları hedefleyen bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Bu yaklaşım son derece sorunludur. Çünkü barış ve demokratikleşme, siyasi mühendislikle toplumun üzerine giydirilecek bir tasarım değil; şeffaflık, katılım, hukuk ve güven temelinde birlikte kurulacak ortak bir gelecek projesidir.İktidarın süreci kendi siyasal ajandasının sınırları içinde tutmaya çalışması, yalnızca muhalefetin ya da Kürt toplumunun değil, Türkiye’nin tamamının demokratik geleceğini ilgilendiren bir meseledir. Eğer süreç gerçekten ülkenin ortak çıkarı gözetilerek yürütülecekse, bunun ölçüsü iktidarın kısa vadeli hesapları değil; hukukun üstünlüğü, demokratik siyasetin güvence altına alınması, toplumsal katılımın sağlanması ve kalıcı barışın kurumsal temellerinin atılması olmalıdır.
Asıl üzerinde durulması gereken soru da burada ortaya çıkıyor: Neden hâlâ Türkiye’nin bütün demokratik dinamiklerini kapsayacak geniş bir demokrasi ittifakı oluşturulamıyor? Çünkü kısa vadeli siyasi hesaplar, uzun vadeli demokratik dönüşümün önüne geçmeye devam ediyor.
Bir yandan iktidarın süreci kendi siyasal ajandasının sınırları içerisinde yönetmeye çalıştığı yönündeki eleştiriler sürerken, diğer yandan muhalefet de ortak demokratik ilkeler etrafında yeterince güçlü bir zemin oluşturamıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca çatışmasızlık değildir. Gerçek ihtiyaç; hukukun güçlendiği, demokratik siyasetin genişlediği, farklı kimliklerin birbirini tehdit olarak değil, bu ülkenin eşit ve meşru unsurları olarak gördüğü yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Demokratik Toplum ve Barış Süreci, bu nedenle yalnızca Kürt meselesinin çözümüne indirgenemez.
Bu süreç,ülkenin demokrasi sınavıdır. Ve bu sınav yalnızca devletin ya da Kürt siyasal hareketinin değil; medyanın, muhalefetin, akademinin, sivil toplumun ve hepimizin sınavıdır.
Birbirimizin acısını siyasal kazanca dönüştürmek yerine ona saygı gösterebildiğimiz, birbirimizin sevincini tehdit değil ortak umut olarak görebildiğimiz gün, belki de gerçek anlamda barışı konuşmaya başlayacağız. Çünkü barış önce vicdanda başlar.
Vicdanın olmadığı yerde ne demokrasi kök salabilir ne de ortak gelecek inşa edilebilir. Bu yüzden süreç hak ettiği ilgiyi görmese de, gündem başka başlıklara teslim edilse de, kutuplaştırıcı dil barış umudunun önüne geçirilmeye çalışılsa da Demokratik Toplum ve Barış Süreci üzerinde konuşmaya, yazmaya ve toplumsal desteği büyütmeye devam edeceğiz. Çünkü Türkiye’nin geleceği, savaşın hafızasını büyütmekte değil; o hafızadan ders çıkararak ortak acıya saygıyı, ortak sevince cesareti ve ortak geleceğe inancı büyütebilmektedir.




