Türkiye’de eylül ayında yatırım fonları üzerinden ortaya çıkan finansal kriz, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyeye alınmasıyla yeni bir aşamaya taşındı. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) açıklamasına göre tasfiye kapsamındaki fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Yaşanan gelişme, Türkiye finans tarihinde yüksek getiri arayışı, yetersiz risk yönetimi, likidite sorunları ve denetim tartışmalarının öne çıktığı 1980’lerin bankerler krizini ve 1994 finansal krizini yeniden gündeme getirdi.
Türkiye finans piyasalarında eylül ayında başlayan fon krizi, yalnızca yatırım fonlarının tasfiyesiyle sınırlı bir gelişme olarak değil, tasarrufların finansal sistem içerisinde nasıl değerlendirildiği ve risklerin yatırımcılara nasıl dağıldığı sorularıyla birlikte tartışılıyor.
SPK’nin 17 Eylül 2026 tarihli kararları doğrultusunda 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildi. Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) kayıtlarına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758 olarak açıklandı.
Tasfiyeye konu fonların 17 Eylül itibarıyla Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu (TEFAS) üzerinden alım ve satım işlemleri durduruldu. SPK, 21 Eylül’de tasfiye sürecinde portföylerin piyasa koşullarına uygun biçimde satılabilmesi amacıyla öngörülen üç aylık süreyi altı aya çıkardı.
28 Eylül tarihli son açıklamada ise tasfiyeye konu fonlara ilişkin bazı alım ve satım talimatlarının iptal edildiği, bu talimatların sahiplerine tasfiye bakiyesinden fondaki katılma payı sahipliği oranında ödeme yapılacağı belirtildi.
Bu tablo, Türkiye’nin finans tarihinde tasarruf sahiplerinin yüksek getiri beklentisiyle risk aldığı ve finansal sistemdeki kırılganlıkların geniş kesimlere yansıdığı daha eski dönemleri de gündeme getiriyor.
Bankerler krizi: Yüksek faiz yarışından ödeme krizine
Türkiye’de bugün yaşanan fon tartışmasının tarihsel açıdan en çok karşılaştırıldığı örneklerden biri 1980’lerin başındaki bankerler krizi.
24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye ekonomisinde kapsamlı bir serbestleşme süreci başlatıldı. Fiyat ve dış ticaret politikalarında değişikliklerin yanı sıra finansal piyasalarda da önemli düzenlemeler yapıldı. Mevduat ve kredi faizlerinin piyasa koşullarında belirlenmesine yönelik adımlar atıldı.
Temmuz 1980’de mevduat faizlerinin serbest bırakılması, finansal sistemde yeni bir rekabet alanı oluşturdu. Bankalarla bankerler arasında tasarrufları çekebilmek için faiz yarışı başladı. Banker kuruluşları, bankaların sunduğu oranların üzerinde getiri vaatleriyle tasarruf sahiplerinden kaynak toplamaya yöneldi.
Dönemin yapısı, bankerlerin kaynaklarını sürdürebilmeleri açısından sürekli yeni para girişine ihtiyaç duydukları bir sisteme dönüştü. Akademik çalışmalarda bankerlik sisteminin bu yönü, yeni yatırımcılardan gelen kaynaklarla önceki yükümlülüklerin karşılanmasına dayanan bir yapıya benzetiliyor.
Sorun, yüksek faizle toplanan kaynakların aynı hızda ve aynı maliyetle değerlendirilememesiyle büyüdü. Faiz oranlarının yükselmesi, bankerlerin daha yüksek maliyetle yeni kaynak aramasına yol açtı. Tasarruf sahiplerinin güveninde yaşanan bozulma ve paralarını geri çekmeye başlaması ise sistemdeki likidite sıkışıklığını derinleştirdi.
1981 ve 1982 yıllarında iki dalga halinde büyüyen kriz, çok sayıda banker kuruluşunun ödeme güçlüğüne düşmesine neden oldu. Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan 2025 tarihli bir araştırmaya göre 500’den fazla banker iflas etti ve yüz binlerce yatırımcı tasarruflarını kaybetti.
Dönemin en bilinen isimlerinden biri Abidin Cevher Özden, kamuoyunda Banker Kastelli olarak tanınıyordu. Kastelli’nin 1982 yılında ödeme güçlüğüne düşmesi, banker krizinin geniş kitleler üzerindeki etkisini görünür hale getiren gelişmelerden biri oldu.
Banker krizinin önemli sonuçlarından biri, finansal serbestleşmenin tek başına yeterli olmadığının ortaya çıkmasıydı. Faizlerin serbest bırakılmasıyla birlikte finansal kuruluşların risklerinin denetlenmesi, yatırımcıların korunması ve piyasadaki aktörlerin mali yapılarının izlenmesi ihtiyacı daha belirgin hale geldi.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın tarihçesine ilişkin çalışmalarda da banker krizinin, ilk finansal serbestleşme deneyiminin önemli kırılma noktalarından biri olduğu belirtiliyor.
1994 krizi: Bankacılık sistemindeki kırılganlık nasıl büyüdü?
1990’ların başına gelindiğinde Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon, yüksek kamu açıkları, kısa vadeli dış kaynak kullanımı ve finansal sistemde artan risklerle karşı karşıyaydı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 1994 krizinin oluşumunda mali sektör üzerindeki baskı, siyasi istikrarsızlık, maliye politikasındaki sorunlar ve bankacılık sektörünün kırılgan yapısının etkili olduğunu belirtiyor.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Türkiye finansal krizleri üzerine çalışmasına göre ise yüksek enflasyon, yüksek ve oynak faiz oranları ile Türk lirasının reel olarak değer kazanması, finansal sistemde spekülatif ve arbitraj amaçlı işlemleri teşvik etti. Bankaların döviz pozisyonları da giderek daha kırılgan hale geldi.
1993 yılı sonuna gelindiğinde bankacılık sektöründeki net döviz açık pozisyonları önemli ölçüde yükselmişti. Bankaların bilançolarında yabancı para cinsinden yükümlülüklerin artması, döviz kurunda sert bir hareket yaşanması halinde sektörün zarar riskini büyütüyordu.
1994 yılının başında Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesiyle birlikte sermaye çıkışları hızlandı. Döviz tevdiat hesaplarından çekilişler artarken bankalar hem müşterilerinin döviz taleplerini karşılamak hem de açık döviz pozisyonlarını kapatmak için daha fazla döviz almaya yöneldi.
Bunun sonucunda Türk lirası hızla değer kaybetti, faiz oranları sert biçimde yükseldi ve bankaların bilançolarındaki riskler daha görünür hale geldi.
Nisan 1994’te üç orta ölçekli banka yükümlülüklerini karşılamakta zorlanarak sistem dışına çıktı. TYT Bank, Marmara Bank ve Impexbank’ın faaliyet izinleri kaldırıldı ve bankaların yönetim ve denetim süreçleri devredildi.
Bu gelişmelerin ardından mevduat sahiplerinin bankacılık sistemine duyduğu güveni korumak amacıyla tasarruf mevduatına yüzde 100 devlet güvencesi getirildi.
1994 krizinde off-shore hesapların yarattığı risk
1994 dönemi anlatılırken “off-shore bankacılık krizi” ifadesi zaman zaman kullanılsa da, tarihsel kaynaklarda 1994’te yaşanan olay esas olarak 5 Nisan 1994 finansal ve bankacılık krizi olarak tanımlanıyor. Off-shore hesaplar ise bu dönemde ve sonraki yıllarda bankacılık sistemindeki risklerin önemli başlıklarından biri olarak ortaya çıktı.
Off-shore bankacılık, Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların yurt dışındaki veya özel hukuki düzenlemelere tabi merkezler üzerinden hesap ve finansal işlemler yürütmesini ifade eden bir alan oluşturdu. Bu hesapların tamamı Türkiye’deki klasik tasarruf mevduatı sigortası kapsamına girmiyordu.
1994 krizinin ardından Türkiye’deki tasarruf mevduatlarına geniş kapsamlı devlet güvencesi getirilirken, off-shore hesapların bu güvence dışında kalması önemli bir ayrım yarattı.
Özellikle daha yüksek faiz getirisi arayan bazı tasarruf sahipleri, Türkiye’deki bankalardaki mevduat yerine daha yüksek getiri sunan ve mevduat sigortası kapsamında bulunmayan off-shore hesaplara yöneldi.
Bu durum, bankacılık sistemindeki risk ile yatırımcının aldığı risk arasındaki farkın kamuoyunda daha fazla tartışılmasına neden oldu.
1990’ların sonu ve 2000’lerin başındaki banka krizlerinde de off-shore işlemleri yeniden gündeme geldi. TBMM kayıtlarında, bazı bankaların off-shore işlemlerine ilişkin denetim ve bilgilendirme sorunlarının araştırılması gerektiğine yönelik tartışmalar yer aldı.
Dolayısıyla 1994 deneyiminden çıkarılabilecek önemli başlıklardan biri yalnızca bankaların batması değil, yatırımcıya sunulan finansal ürünün hangi hukuki ve sigorta çerçevesinde bulunduğunun anlaşılmasının da tasarruf sahibinin karşı karşıya olduğu riski belirlemesiydi.
1994 krizinin faturası bankacılık sistemine yayıldı
1994 krizi, üç bankanın sistem dışına çıkmasıyla sınırlı kalmadı. Bankacılık sektöründeki güven kaybı, mevduat hareketleri ve döviz piyasasındaki sert dalgalanmalar finansal sistemin tamamını etkiledi.
Türkiye Bankalar Birliği’nin finansal istikrar üzerine çalışmasına göre 1994 yılında TYT Bank, Marmara Bank ve Impexbank Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildi.
Kriz sonrasında getirilen yüzde 100 mevduat güvencesi ise kısa vadede güveni desteklerken uzun vadede bankacılık sektöründeki risk davranışları açısından yeni tartışmalar yarattı.
Tam güvence uygulamasının, bankaların riskli işlemler yapmaları halinde ortaya çıkabilecek zararların önemli bölümünün kamu tarafından karşılanacağı beklentisini güçlendirebileceği tartışıldı. Bu durum, finans literatüründe “ahlaki risk” olarak tanımlanan sorunu gündeme taşıdı.
Böylece 1994 krizi yalnızca bir döviz veya faiz krizi olarak değil, bankacılık sektörünün denetimi, mevduat güvencesi ve risk yönetimi açısından da önemli bir dönüm noktası haline geldi.
2000 ve 2001 krizleri: Sorun bankalardan finansal sistemin tamamına yayıldı
1994 sonrasında bankacılık sektöründeki sorunların tamamı ortadan kalkmadı. 1997 Asya ve 1998 Rusya krizlerinin ardından Türkiye’de bazı bankalar daha Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun yönetim ve denetimine devredildi.
1999 yılında bankacılık sektöründeki sorunlar daha da belirginleşirken, 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan krizler finansal sistemde çok daha geniş bir kırılma yarattı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Şubat 2001 krizini Türkiye ekonomi tarihindeki en derin finansal kriz olarak tanımlıyor. Kriz sırasında Türk lirası büyük ölçüde değer kaybetti, faiz oranları tarihî seviyelere çıktı, bankaların yükümlülüklerini yerine getirememesi nedeniyle ödeme sistemleri ile para ve menkul kıymet piyasaları ciddi biçimde aksadı.
Bu dönem, bankacılık sektörünün sermaye yapısı, kamu bankalarının durumu, risk yönetimi ve bağımsız denetim mekanizmaları açısından kapsamlı bir yeniden yapılanma sürecini beraberinde getirdi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kurulması, bankacılık sektörünün gözetim ve denetim yapısının yeniden düzenlenmesi ve sorunlu bankaların çözümlenmesi bu dönemin başlıca sonuçları arasında yer aldı.
Bugünkü fon krizi geçmişteki krizlerden hangi yönleriyle ayrılıyor?
2026 yılında yaşanan fon krizi ile 1982 bankerler krizi ve 1994 bankacılık krizi arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak mümkün değil.
Öncelikle bugün söz konusu olan yapı bankacılık sistemindeki mevduat hesaplarından değil, yatırım fonlarından oluşuyor. Yatırım fonlarında yatırımcının sahip olduğu değer, fonun portföyünde bulunan varlıkların değerine ve bu varlıkların nakde dönüştürülebilme koşullarına bağlı.
Bu nedenle bugünkü krizde temel tartışma başlıklarından biri likidite ve portföy değerlemesi.
SPK’nin 18 Eylül tarihli açıklamasına göre 2025 yılının son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları üzerinden, fiili dolaşım oranı düşük paylarda şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlendi.
SPK, bu gelişmelerin ardından yatırım fonlarına ilişkin düzenleme çalışmalarının başlatıldığını ve 28 Ağustos 2026’da güncellenen Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’in yayımlandığını açıkladı. Düzenlemenin amaçlarından biri, ilişkili taraflar arasında teminatsız borçlanma ve borsada olağandışı fiyat hareketleri yoluyla oluşabilecek riskleri sınırlamak olarak açıklandı.
Eylül ayında ise bazı fonların tasfiyeye alınmasıyla süreç daha ileri bir aşamaya geçti.
Bu noktada 1982 bankerler kriziyle dikkat çeken benzerlik, tasarruf sahibinin yüksek getiri beklentisiyle finansal sisteme yönelmesi ve sistemdeki risklerin yeterince görünür hale gelmeden büyüyebilmesi.
1994 kriziyle ortaklaşan başlık ise finansal kuruluşların likidite, piyasa ve döviz risklerinin yalnızca kuruluşun kendisini değil, yatırımcı güvenini ve daha geniş finansal piyasaları etkileyebilmesi.
Ancak bugünkü gelişmede önemli bir fark bulunuyor: SPK tarafından tasfiye edilen 131 fonun yatırımcılarının sayısı 455 bin 758 olarak açıklanmış olsa da bu rakam, söz konusu kişilerin tamamının zarar ettiği anlamına gelmiyor. Tasfiye süreci sonunda yatırımcılara fonlardaki katılma payları oranında tasfiye bakiyesinden ödeme yapılması öngörülüyor.
Türkiye finans tarihinde tekrar eden soru
1982 bankerler krizinden 1994 bankacılık krizine, 2000-2001 döneminden bugünkü fon krizine kadar Türkiye finans tarihindeki farklı kırılma noktalarının yapıları birbirinden farklı olsa da ortak bir soru ortaya çıkıyor:
Finansal sistem büyürken riskler ne kadar erken tespit ediliyor ve tasarruf sahibine aldığı risk konusunda ne kadar açık bilgi veriliyor?
1980’lerin başında faiz serbestleşmesi finansal piyasalarda yeni aktörlerin hızla büyümesine yol açarken denetim ve düzenleme mekanizmalarının aynı hızda gelişmemesi banker krizinin ağır sonuçlarından biri oldu.
1994’te ise yüksek kamu açıkları, yüksek enflasyon, kısa vadeli dış kaynak kullanımı, döviz açık pozisyonları ve bankacılık sistemindeki kırılganlıklar bir araya geldiğinde finansal kriz bankalara ve mevduat sahiplerine doğrudan yansıdı.
2001 sonrasında yapılan düzenlemeler bankacılık sektörünün gözetim ve denetim yapısını önemli ölçüde değiştirdi.
2026’da yaşanan fon krizinin ise sermaye piyasalarının bankacılık sisteminden farklı risklerini görünür hale getirdiği görülüyor. Özellikle düşük fiili dolaşıma sahip paylarda yoğunlaşma, fonların portföy değerlemesi, likidite ihtiyacı, yatırımcıların aynı anda çıkış talepleri ve ilişkili taraf işlemleri yeni tartışma alanları oluşturuyor.
455 bin 758 yatırımcı için süreç nasıl ilerleyecek?
SPK’nin son açıklamasına göre tasfiyeye konu 131 fonun işlemleri durdurulmuş durumda. 17 Eylül tarihinde ilgili fonlar TEFAS üzerinden alım ve satıma kapatılırken, daha önce verilmiş bazı talimatların olağan işlem süreçlerine dahil edildiği belirtildi.
SPK, 17 Eylül tarihinde verilen ve platform tarafından iptal edilen talimatların sahiplerine, tasfiye bakiyesinden fondaki katılma payı sahipliği oranında ödeme yapılacağını açıkladı.
Tasfiye süresinin üç aydan altı aya çıkarılması da fon portföylerinin piyasa koşullarına uygun biçimde satılabilmesi amacıyla yapıldı. Kurul, altı aylık sürenin tasfiyenin mutlaka altı ayda tamamlanacağı anlamına gelmediğini, koşullara göre sürecin daha erken sonuçlanabileceğini belirtti.
Bu nedenle bugün açısından temel mesele, 455 bin 758 yatırımcının tamamının aynı ölçüde zarar ettiği bir tablo değil; farklı fonlarda bulunan yatırımcıların tasfiye sonucunda portföylerindeki varlıkların hangi değer üzerinden ve ne zaman nakde çevrileceği.
Türkiye’nin geçmiş finans krizleri ise bu sürecin neden yalnızca bugünkü rakamlarla değil, finansal sistemin işleyişi ve denetim mekanizmalarının geçmiş deneyimleriyle birlikte ele alındığını gösteriyor.
1982 bankerler krizinde yüksek faiz yarışı, 1994’te bankacılık sisteminin döviz ve likidite kırılganlığı, sonraki yıllarda banka iflasları ve 2001 krizi finansal sistemde güvenin ne kadar hızlı bozulabileceğini ortaya koydu.
2026’daki fon krizinin bundan sonraki aşaması ise yatırım fonlarında değerleme, likidite, ilişkili taraf işlemleri ve yatırımcıların korunmasına ilişkin düzenlemelerin ne ölçüde değişeceği açısından izlenecek.




