Avrupa Birliği’nin yeni Göç ve İltica Paktı (Pact on Migration and Asylum), 12 Haziran 2026 tarihinde uygulamaya giriyor.
Avrupa Komisyonu ve Avrupa Birliği kurumları reformu uzun süredir “daha hızlı”, “daha verimli” ve “daha sürdürülebilir” bir iltica sistemi olarak tanımlarken, mülteci örgütleri, insan hakları kuruluşları ve göçmen dayanışma ağları ise düzenlemenin Avrupa’nın göç ve iltica politikalarında köklü bir yön değişikliğine işaret ettiğini belirtiyor.
Yeni düzenleme yalnızca teknik bir reform olarak değil, Avrupa Birliği’nin göç ve iltica yaklaşımında yaşanan dönüşümün en kapsamlı ifadesi olarak değerlendiriliyor. Bu dönüşümün merkezinde ise koruma hakkı yerine sınır kontrolü yaklaşımının güç kazanması bulunuyor.
Son yıllarda Avrupa Birliği’nin göç politikalarında “Bu kişinin korunmaya ihtiyacı var mı?” sorusunun yerini giderek “Bu kişinin Avrupa’ya ulaşmasını veya Avrupa’da kalmasını nasıl engelleyebiliriz?” yaklaşımının aldığına dikkat çekiliyor. Yeni Göç ve İltica Paktı da bu anlayış temelinde şekilleniyor.
Avrupa’nın iltica sisteminde ne değişiyor?
Avrupa Birliği’nin yeni Göç ve İltica Paktı çok sayıda düzenleme içeriyor. Reform kapsamında özellikle sınır prosedürleri, Dublin sistemi ve “güvenli üçüncü ülke” uygulamaları öne çıkıyor.
Dublin sistemi, bir sığınmacının Avrupa Birliği (ve İsviçre, Norveç gibi belirli Schengen ülkeleri) içinde iltica başvurusunu hangi ülkenin değerlendireceğini belirleyen kural ve prosedürler bütünü.
Temel amacı, aynı kişinin birden fazla ülkede başvuru yapmasını engellemektir.
Sınır prosedürleri yaygınlaştırılıyor
Yeni sistemle birlikte Avrupa Birliği topraklarına ulaşan birçok kişi, standart iltica prosedürleri yerine “sınır prosedürü” adı verilen hızlandırılmış bir sisteme yönlendirilecek.
Bu sistem kapsamında iltica başvurularının daha kısa sürelerde incelenmesi öngörülüyor. Başvuru sahiplerinin kapalı veya yarı kapalı merkezlerde tutulabileceği, ret kararlarının daha hızlı verilebileceği ve geri gönderme süreçlerinin başvuruyla eş zamanlı işletilebileceği belirtiliyor.
İnsan hakları örgütleri ise bu sistemin ciddi riskler barındırdığına dikkat çekiyor. Savaş, zulüm veya siyasi baskı nedeniyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalan kişilerin çoğu zaman gerekli belgeleri yanında taşıyamadığına ve travmatik koşullardan geçtiğine işaret eden kuruluşlar, hızlandırılmış prosedürlerin gerçek koruma ihtiyacı bulunan kişilerin haklarını savunmasını zorlaştırabileceğini belirtiyor.
Bu durumun sığınma hakkının ihlaline dönüşebileceği yönünde uyarılar yapılıyor.
Dublin sistemi kaldırılmıyor, daha da güçleniyor
Yeni Göç ve İltica Paktı, uzun süredir tartışma konusu olan Dublin sistemini ortadan kaldırmıyor. Aksine mevcut sistemin daha etkin şekilde uygulanmasını öngörüyor.
Yeni düzenlemelere göre kara, hava veya deniz yoluyla Avrupa Birliği’ne ilk giriş yapılan ülkenin sorumluluğu 20 aya kadar devam edebilecek.
Arama ve kurtarma operasyonları sonucunda Avrupa’ya ulaşılan ülkelerin sorumluluğu ise 12 aya kadar sürebilecek.
Ayrıca Dublin transferlerine ilişkin prosedürlerin hızlandırılması planlanıyor.
Bu durum özellikle Avrupa’nın dış sınırlarında bulunan ülkeler üzerindeki yükü artırırken, mültecilerin Avrupa içerisinde serbest hareket imkanını daha da sınırlayabilecek gelişmeler arasında gösteriliyor.
Güvenli üçüncü ülke politikası genişletiliyor
Yeni sistemin en çok tartışılan başlıklarından biri de “güvenli üçüncü ülke” yaklaşımının kapsamının genişletilmesi olarak öne çıkıyor.
Avrupa Birliği, iltica başvurularını esas yönünden değerlendirmek yerine başvuru sahibinin başka bir ülkeye gönderilip gönderilemeyeceğine daha fazla odaklanıyor.
Bu yaklaşım doğrultusunda transit geçiş yapılan ülkelerin rolü artarken, Avrupa dışındaki ülkelerle geri kabul anlaşmalarının yaygınlaşması ve iltica prosedürlerinin Avrupa sınırları dışına taşınmasının hukuki zemininin genişletilmesi öngörülüyor.
İtalya-Arnavutluk modeli ile daha önce kamuoyunda tartışılan Birleşik Krallık-Ruanda planı bu yaklaşımın örnekleri arasında gösteriliyor.
Eurodac reformu: Yeni sistemin görünmeyen boyutu
Yeni Göç ve İltica Paktı’nın en az tartışılan ancak en önemli unsurlarından biri de Eurodac reformu olarak öne çıkıyor.
Uzun yıllardır Dublin sistemi kapsamında kullanılan bir parmak izi veri tabanı olan Eurodac, yeni düzenlemeyle birlikte çok daha kapsamlı bir veri sistemine dönüşüyor.
Yeni uygulamada yalnızca parmak izleri değil, yüz görüntüleri, kimlik bilgileri, iltica süreçleri, geri gönderme kararları ve düzensiz giriş kayıtlarının tek bir Avrupa veri mimarisi içerisinde birleştirilmesi planlanıyor.
Ayrıca biyometrik kayıt yaşı 14’ten 6’ya düşürülüyor.
Eurodac sisteminin SIS, VIS, EES ve ETIAS gibi diğer Avrupa veri sistemleriyle daha fazla entegre hale getirileceği belirtiliyor.
Bu nedenle birçok insan hakları kuruluşu Eurodac’ı artık yalnızca bir iltica veri tabanı değil, Avrupa çapında bir göç kontrol altyapısı olarak değerlendiriyor.
Yeni pakt mülteciler için ne anlama geliyor?
Yeni Göç ve İltica Paktı’nın mülteciler açısından en somut sonuçlarının daha fazla biyometrik kayıt, daha yoğun veri paylaşımı, daha sıkı Dublin uygulamaları, daha hızlı transfer süreçleri, daha hızlı geri gönderme girişimleri ve daha yaygın sınır prosedürleri olacağı ifade ediliyor.
Özellikle Avrupa’nın sınır ülkelerinde iltica başvurusu yapmak zorunda kalan kişiler açısından bu düzenlemelerin ciddi riskler yaratabileceğine dikkat çekiliyor.
İnsan hakları açısından temel tartışma ne?
Avrupa Birliği kurumları reformu iltica sisteminin işleyişini güçlendiren bir düzenleme olarak sunarken, insan hakları kuruluşları ise asıl meselenin prosedürlerin hızlanmasından ibaret olmadığını belirtiyor.
Tartışmanın merkezinde, iltica sisteminin temel mantığında yaşanan değişim yer alıyor.
1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin temel yaklaşımı kişinin korunma ihtiyacının öncelikli olarak değerlendirilmesine dayanıyor.
Ancak yeni Avrupa yaklaşımında giderek daha fazla kişinin hangi ülkeden geldiği, hangi sınırdan geçtiği, hangi veri tabanında kayıtlı olduğu ve başvurusunun başka bir ülke tarafından incelenip incelenemeyeceği gibi kriterlerin öne çıktığı belirtiliyor.
Bu durumun bireysel koruma ihtiyacının yerini giderek daha fazla göç yönetimi mantığına bırakması anlamına geldiği değerlendirmeleri yapılıyor.
“Göç güvenlik değil adalet meselesidir”
Göç ve mültecilik alanında çalışan sivil toplum örgütleri ve hak savunucuları, Avrupa’da göçmenlerin ve mültecilerin çoğu zaman krizlerin nedeni gibi gösterildiğini ancak asıl nedenlerin savaşlar, otoriter rejimler, sömürü ilişkileri, iklim krizi, küresel eşitsizlikler ve milyonlarca insanı yerinden eden ekonomik sistemler olduğunu vurguluyor.
Avrupa’nın sınırlarını daha sert hale getirmesinin bu nedenleri ortadan kaldırmadığına dikkat çekilirken, bu politikaların insanların daha tehlikeli göç rotalarına yönelmesine yol açtığı ifade ediliyor.




