Avrupa’nın krizi derinleşiyor
Yıldız Önen 27 Nisan 2026

Avrupa’nın krizi derinleşiyor

Ortadoğu’da haftalardır süren ABD-İran savaşı, ilan edilen ateşkese rağmen bitmiş değil. Silahların susmuş olması kalıcı bir barış anlamına gelmiyor. Aksine, askeri gerilimin yerini daha kırılgan ve belirsiz bir diplomasi almış durumda. Ateşkese ilişkin her gün gelen yeni haberler dünya ekonomisini sarsıyor, küresel krizleri derinleştiriyor.

Bu yeni evre, yalnızca bölgesel dengeleri değil, Avrupa’nın da güvenlik ve ekonomi mimarisini doğrudan etkiliyor.

Enerji krizi Avrupa’yı zorluyor

Hürmüz Boğazı çevresinde süren risk, küresel enerji akışının en kritik noktalarından birini tehdit etmeye devam ediyor. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar hat üzerindeki en küçük bir kesinti bile küresel piyasaları sarsabilecek nitelikte.

Saldırıların ardından Brent petrolün varil fiyatı 110 doların üzerine çıkarken, LNG fiyatları 40–50 avro bandına yaklaştı. Bu artışlar, özellikle enerji ithalatına bağımlı Avrupa ülkeleri üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor.

Ancak Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorun yalnızca fiyat artışları değil. Enerjiye erişim, ticaret yollarının güvenliği ve tedarik zincirlerinin sürekliliği gibi alanlarda dışa bağımlılık, savaş koşullarında daha kırılgan bir yapı ortaya çıkarıyor. Hürmüz’deki riskin büyümesi, Avrupa sanayisi açısından doğrudan üretim ve maliyet krizine dönüşme potansiyeli taşıyor.

Güvenlikte ABD’ye bağımlılık sıkıntı yaratıyor

Ekonomik kırılganlık, güvenlik alanındaki bağımlılıkla birleştiğinde Avrupa’nın sorunu daha da derinleşiyor.

Avrupa, Soğuk Savaş’tan bu yana güvenliğini büyük ölçüde ABD’ye dayandıran bir yapı olarak hareket etti. NATO’nun askeri kapasitesinin önemli bir bölümü ABD tarafından sağlanırken, Avrupa ülkelerinin silahlanma harcamalarının uzun süre sınırlı kalması bu bağımlılığı daha da artırdı.

Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa ülkelerinin silahlanma bütçelerinde artış yaşansa da istihbarat, hava savunma sistemleri ve ileri askeri teknoloji gibi alanlarda ABD’ye bağımlılık devam ediyor.

Özellikle ABD’de Trump’ın dengesiz kararları, Avrupa başkentlerinde ciddi bir tedirginlik yaratıyor. NATO’ya yönelik geçmiş açıklamalar, ABD’nin güvenlik garantilerinin artık eskisi kadar öngörülebilir olmadığına işaret ediyor.

Bu durum Avrupa’yı “stratejik özerklik” tartışmalarına yöneltiyor. Ancak Avrupa siyasi olarak parçalı, askeri olarak ise hâlâ bağımlı. Doğu Avrupa ülkeleri ABD ile daha sıkı bağlar kurmayı tercih ederken, Batı Avrupa’da daha bağımsız bir çizgi tartışılıyor. Bu ayrışma, ortak bir güvenlik politikası oluşturmayı zorlaştırıyor.

Bu tartışmalar artık teorik bir güvenlik meselesi olmaktan çıkmış durumda. Nitekim son günlerde ortaya çıkan Pentagon kaynaklı bir iç yazışma, ABD’nin İran savaşı sürecinde destek vermeyen müttefiklere karşı yaptırım seçeneklerini değerlendirdiğini gösterdi. Bu seçenekler arasında İspanya’nın NATO içindeki konumunun askıya alınması da yer aldı. Gerekçe ise Madrid yönetiminin ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarında üs ve hava sahası kullanımına izin vermemesi.

Bu haber Avrupa başkentlerinde ciddi bir tepkiyle karşılandı. Avrupa Birliği yetkilileri ve bazı üye ülkeler, NATO’nun kolektif güvenlik ilkesinin bu tür tek taraflı siyasi baskılarla zedelenemeyeceğini vurguladı ve İspanya’ya açık destek verdi. NATO’nun kuruluş anlaşmasında böyle bir yaptırım mekanizması bulunmamasına rağmen bu tür senaryoların tartışılması, ABD’nin ittifakı bir güvenlik yapısından çok siyasi bir araç olarak kullanabileceğine dair kaygıları güçlendirdi.

Bu gelişme, Avrupa’nın ABD’ye olan stratejik bağımlılığının yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi olarak da ne kadar kırılgan ve baskıya açık hale geldiğini ortaya koyuyor.

Çin boşluğu ekonomik güçle dolduruyor

ABD’nin daha öngörülemez hale geldiği, Avrupa’nın ise yönünü belirlemekte zorlandığı bu dönemde, Çin farklı bir strateji izliyor.

Çin, doğrudan askeri müdahaleler yerine ekonomik ve diplomatik araçlarla etkisini genişletmeye çalışıyor. İran ile yapılan uzun vadeli enerji ve altyapı anlaşmaları, Körfez ülkeleriyle artan diplomatik temaslar bu stratejinin parçaları.

Bu yaklaşım, Avrupa ile kurulan ekonomik ilişkilerde de açık biçimde görülüyor.

Avrupa ile Çin arasındaki ticaret hacmi son yıllarda 900 milyar avroya yaklaşmış durumda. Çin, Avrupa’nın en büyük ticaret ortaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Özellikle Almanya’nın sanayi üretimi ve otomotiv sektörü açısından Çin pazarı belirleyici bir konumda. Bunun yanında Avrupa’nın yeşil dönüşüm sürecinde ihtiyaç duyduğu kritik mineraller ve batarya teknolojileri açısından Çin’e bağımlılık giderek artıyor.

Bu nedenle Avrupa, Çin’i bir yandan “sistemik rakip” olarak tanımlarken, diğer yandan ekonomik olarak kopamıyor.

2026 yılında karşılıklı temasların hızlanması da bu arayışın bir göstergesi. Avrupa, ABD ile güvenlik ilişkisini sürdürürken Çin ile ekonomik bağlarını korumaya çalışıyor.

Son aylara ait verilere göre, Avrupa Birliği’nin Çin’e ihracatı aylık yaklaşık 18–20 milyar dolar bandında seyrediyor. Buna karşılık Çin’den yaptığı ithalat aylık 55 milyar dolar civarında gerçekleşiyor. Son aylarda, Çin’den yapılan ithalat değişmezken, Çin’e yapılan ihracat düşüyor. Bu durum Avrupa açısından yapısal bir dengesizliğe işaret ediyor.

Avrupa iki kutup arasında sıkışıyor

Avrupa’nın önünde duran mesele yalnızca mevcut dengeyi yönetmek değil, bu dengenin sürdürülebilir olup olmadığıdır. ABD ile güvenlik ilişkisini sürdürürken Çin ile ekonomik bağları koruma stratejisi kısa vadede bir denge politikası sunuyor. 

Ancak küresel gerilimler derinleştikçe bu iki hattı aynı anda yürütmek giderek zorlaşıyor. ABD’nin son örneklerde görüldüğü gibi müttefiklerine yönelik baskıyı artırması ve ittifakı daha açık biçimde siyasi bir araç olarak kullanması, manevra alanını daraltıyor.

Öte yandan Çin ile ekonomik ilişkilerin derinleşmesi, Avrupa’yı yalnızca ticari değil, teknolojik ve stratejik olarak da yeni bağımlılık ilişkilerine açık hale getiriyor. Bu durum, uzun vadede Avrupa’nın iki büyük güç arasında sıkışma riskini artırıyor.

Bu nedenle yaşanan kriz geçici bir uyum sorunu değil, doğrudan bir yön krizi.

Soğuk Savaş sonrası dönemin tek merkezli yapısı çözülmüş durumda, ancak yeni düzen henüz netleşmiş değil. ABD ile Çin arasındaki rekabet belirleyici hale gelirken, Avrupa bu iki güç arasında konum arıyor.

Bu koşullarda önünde iki seçenek var: Ya kendi stratejik kapasitesini güçlendirerek bağımsız bir kutup haline gelecek ya da bu rekabetin sınırlarını belirlediği bir alan içinde kalacak. 

Bu tercih, Avrupa’nın küresel sistemdeki yerini belirleyecek.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.