Takvim yaprakları 3 Ağustos 2014’ü gösterdiğinde IŞİD, Ezidilerin yaşadığı Şengal’e saldırdı. Binlerce Ezidi büyük bir soykırımla (jenosid) karşı karşıya kaldı. Kadınlar kaçırıldı, çocuklar susuzluktan yaşamını yitirdi. Ezidiler, saldırıların ardından kutsal mekânları Laleş’in yolunu tuttu.
IŞİD saldırılarının ardından Ezidiler, fiilî bir özerk bölge oluşturarak kendilerini korumak amacıyla idari ve askerî olarak örgütlendi. Bu özerk idari yapı Irak yönetimi tarafından tanınmazken, Ezidiler hak taleplerini uluslararası arenada da sürekli dile getirdi.
Tarih boyunca saldırılara maruz kalan Ezidiler için Irak’ta, on yıllar sonra yeni bir dönem başladı. Şengal’de bulunan Ezidi güçleri, Irak ordusuna entegre olma kararı aldı. Bu kararla birlikte Ezidilerin başta güvenliği olmak üzere geleceği yeniden tartışma konusu oldu.
Bu tarihî adımla birlikte Ezidilerin geleceği tartışılırken, kimlikleri de yeniden gündeme geldi. Peki, “Ezidiler Kürt değildir” söylemi ne kadar doğru? Entegrasyondan ne anlamalıyız?
Tüm bu soruların yanıtını bulmak için Ezidi sosyolog Dr. Azad Barış ile konuştuk.
Azad Barış, hem entegrasyon sürecine hem de Ezidilerin geleceğine ilişkin İlke TV’nin sorularını yanıtladı.
Bugün Bağdat ile Şengal arasında duyurulan anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu anlaşmayı iki taraf arasında varılmış bir uzlaşmadan ibaret görmek eksik olur. Bence çok daha derin bir anlamı var. 2003’ten bu yana parçalanmış, kendi içinde bir türlü dengesini bulamamış Irak’ın, çok uluslu ve çok inançlı yapısını federatif ve çoğulcu bir temelde yeniden kurabilmesine bir kapı aralaması olarak adlandırabiliriz. Ama bizler için daha da önemlisi, Ezidilerin kendi kimlikleri, inançları ve siyasal iradeleriyle tanınması yolunda atılmış önemli bir adım olması.
Bunu söylerken 2020’yi hatırlamadan edemem tabii. O zaman da Şengal için bir anlaşma imzalanmıştı. Ama o masada Şengal yoktu. Bağdat ile Erbil, Şengal’in geleceğini Şengal’e sormadan konuşmuştu. Bizim topluluğumuz için bu çok tanıdık bir duygudur aslında. Hakkınızda konuşulur, ama sizinle konuşulmaz. Bugün ilk kez masada Şengal’in kendisi oturuyor. Bunun Ezidiler için ne kadar büyük bir anlam taşıdığını dışarıdan anlatmak kolay değil.

Azad Barış
‘Anlaşma Ezidilerin ve Kürtlerin bütün beklentilerini karşılamıyor’
Elbette bu noktaya kendiliğinden gelinmedi. Bu, Ezidi halkının yaşadığı onca acıya rağmen ayakta kalabilmesinin, kendi geleceğine kendisi karar verme ısrarının ürünü. Kürt siyasal çevrelerinin dayanışması ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin desteği de bu zeminin oluşmasında belirleyici oldu. Ama her şeyden önce, bu uğurda hayatını kaybedenlerin bıraktığı bir miras var ve bugün atılan her adım biraz da onlara olan borcumuzdur.
Şengal’i bugünün siyasi dengeleriyle anlatmaya çalışmak bana hep yetersiz gelir. Yüzyıllar boyunca fermanlarla sınanmış bir toplum, önüne konan her imzayı, her vaadi ister istemez geçmişte tutulmamış sözlerin gölgesinde okur. Bu bir güvensizlik değil, ağır bir tecrübenin insana öğrettiği bir şey.
Bu yüzden bu anlaşma Ezidilerin ve Kürtlerin bütün beklentilerini karşılamıyor. Bunu açıkça söylemek gerekiyor. Ama asıl soru da zaten kâğıt üzerinde ne yazdığı değil. O kâğıdın insanların hayatında neyi değiştireceği. Şengal’de bir çocuk, ertesi gün ne olacağını düşünmeden uyuyabilecek mi? Şengal halkı kendi temsilcilerini seçip kendi geleceği hakkında söz söyleyebilecek mi? Kamplarda büyüyen bir kuşak, hiç görmediği köyüne nihayet dönebilecek mi? Benim için bu anlaşmanın gerçek ölçüsü bunlar.
Şengal’in geleceği, başkalarının onun adına neye karar verdiğiyle değil, Şengal halkının kendi hayatı üzerinde ne kadar söz sahibi olabildiğiyle ölçülecek. Ve bunun bir lütuf olmadığını, çok ağır bedellerle kazanılmış bir hakkın tanınması olduğunu kimse unutmamalı. Biz hiç unutmuyoruz doğrusu.
3 Ağustos 2014’te yaşananlar Ezidi toplumunun hafızasında nasıl bir yer tutuyor?
3 Ağustos 2014’te Şengal’de yaşananlar, Ezidi hafızasının en derin yarasıdır. IŞİD’in saldırısıyla insanlar katledildi, aileler parçalandı, kadınlar ve çocuklar esir alındı. Kaçırılanların bir kısmının akıbeti bugün hâlâ bilinmiyor. Binlerce insan yurdundan koparıldı ve aradan on iki yıl geçmesine rağmen hâlâ çadır kamplarda yaşıyor. On iki yıl, bir çocuğun bütün çocukluğu demek.
Ezidiler kendi tarihlerini yıllarla değil, fermanlarla sayar. Kuşaktan kuşağa aktarılan hafızamızda her ferman bir yıkımın, bir sürgünün, yarım kalmış bir hayatın adıdır. 2014’teki saldırıyı da 73. Ferman olarak anıyoruz. Bu ad, yaşanan felaketin büyüklüğünü anlatmakla kalmıyor. Kuşaklar boyunca biriken kıyımların, sürgünlerin ve yok edilme tehdidinin izini de taşıyor. Yetmiş üç sayısı, bir halkın kaç kez yok edilmek istendiğini ve kaç kez yeniden ayağa kalktığını aynı anda hatırlatıyor.
2014’te yaşananlar yalnızca bir topluluğa karşı işlenmiş suçlar değildi. Ezidilerin inancını, varlığını ve Şengal’le kurduğu bağı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir saldırıydı. Birleşmiş Milletler soruşturma komisyonu da 2016’da bunun adını soykırım olarak koydu. Bu yüzden 73. Ferman’ı anmak geçmişin acısını hatırlamaktan ibaret değil. Bugün hâlâ süren güvenlik, adalet ve hak taleplerini anlamak demek. Hafıza geçmişin arşivi olduğu kadar bugünün sorumluluğu ve geleceğin ölçüsüdür.
‘IŞİD’in en acımasız şiddetinin doğrudan hedefi Ezîdî kadınlardı’
Ezidi savunma birlikleri hangi koşullarda ortaya çıktı?
Bu birlikler, 2014’te IŞİD Şengal’e saldırdığında ortaya çıkan büyük güvenlik boşluğunun içinden doğdu. Ezîdî halkı o günlerde kendi kaderine terk edildi. İnsanlar katledilirken, kadınlar ve çocuklar esir alınırken, onları korumakla yükümlü olanlar bunu yapamadı. Geriye kalan tek seçenek, insanların kendilerini kendilerinin korumasıydı. Ellerine silah alanların çoğu asker değildi. Çiftçiydi, öğrenciydi, öğretmendi. Ailesini, köyünü, dağa sığınan komşularını korumak için oradaydılar.
Bu yüzden bu birliklerin ortaya çıkışını yalnızca askerî bir gelişme olarak okuyamayız. Bu, bir daha savunmasız bırakılmama, kendi hayatını ve yurdunu koruma iradesinin ifadesiydi. 2014 Ezidiler için yalnızca büyük bir katliam değildi. Güvenmeleri gereken kurumların onları koruyamadığı tarihsel bir kırılmaydı. Bir insan en çok ihtiyaç duyduğu anda yalnız bırakıldığında, bir daha kimseye kolay kolay emanet edilemeyecek bir şey öğrenir.
Bu hikâyenin en çok konuşulmayan yanı ise kadınlar. IŞİD’in en acımasız şiddetinin doğrudan hedefi Ezidi kadınlardı. Esir alındılar, köleleştirildiler, pazarlarda satıldılar. Ama aynı kadınların bir kısmı daha sonra kendi savunma birliklerini kurdu. Mağdur olarak görülmek istenen kadınlar, kendi hayatlarının ve topluluklarının koruyucusu hâline geldi. Bunun Êzîdî toplumunda kadının yerini nasıl değiştirdiği, bence üzerine çok daha fazla düşünülmesi gereken bir dönüşüm.
IŞİD’in askerî yenilgisiyle bu sorunlar ortadan kalkmadı. Bu yüzden Şengal’in güvenliğini yalnızca silahlı yapıların geleceği üzerinden tartışmak eksik kalır. Ezidilerin eşit yurttaşlık hakları, siyasal temsilleri ve kendi gelecekleri hakkındaki kararlara katılımları güvence altına alınmadıkça, gerçek bir güvenlikten söz edemeyiz.
Bu birlikleri ortaya çıkaran koşullar bize temel bir gerçeği hatırlatıyor. Bir halkın güvenliği yalnızca onu kimin koruduğuyla ilgili değildir. Bir daha korunmasız bırakılmayacağının hangi güvencelere bağlandığıyla ilgilidir. Şengal’in bugünkü sorusu da tam olarak bu.
‘Güven bir imzayla değil, zamanla ve davranışla kurulur’
YBŞ’nin Irak güvenlik güçlerine entegrasyonu ve Şengal Dağı’nın güvenliğinin federal yönetime devri, Ezidilerin güvenliğini ve yerel karar süreçlerindeki rolünü güvence altına alan bir uzlaşma mı, yoksa yetkinin merkezileştirilmesi mi?
Bu soruya cevap vermeden önce o dağın bizim için ne anlama geldiğini anlatmam gerekiyor. Şengal Dağı, Êzîdîler için haritada bir nokta değil. Yüzyıllar boyunca her fermanda sığındığımız, kaçacak başka yerimiz kalmadığında bizi koruyan son yer. 2014’te on binlerce insanın hayatını kurtaran da yine o dağ oldu.
Bu yüzden dağın güvenliğinin federal makamlara devredilmesini, bir Êzîdî olarak teknik bir düzenleme gibi okuyamıyorum. İçimde hem bir umut hem de tarihin öğrettiği bir tedirginlik var. İkisini birden söylemek istiyorum.
Resmî çerçeveye baktığımızda tablo açık. Silahlar devlet denetimine alınıyor, güvenlik faaliyetleri Irak Anayasası’na ve yasalarına bağlanıyor. YBŞ’ye resmî askerî statü verilmesi, bu yapının devlet tarafından tanınması anlamına geliyor. Bu küçümsenecek bir şey değil. Ama aynı adım, güvenlik yetkisinin yerelden merkeze doğru yeniden düzenlenmesi anlamına da geliyor. Yani burada yalnızca silahlar el değiştirmiyor. Yetki, karar alma gücü ve siyasal sorumluluk yeniden dağıtılıyor.
Siyaset biliminde devletin meşru şiddet tekeline sahip olmasından söz edilir. Ama bu cümlede çoğu zaman gözden kaçan kelime, meşru kelimesidir. Bir devletin silah üzerindeki tekeli, ancak o silahın en savunmasız yurttaşını da koruyacağına dair bir güven ürettiğinde meşru hâle gelir. Êzîdîler için mesele tam olarak budur. 2014’ü yaşamış bir toplumdan şimdi yeniden güvenmesi isteniyor. Bu güven bir imzayla değil, zamanla ve davranışla kurulur.
Bu nedenle düzenlemenin bir başarı sayılıp sayılmayacağını YBŞ’nin devlet yapısına katılmış olması tek başına belirlemiyor. Asıl soru şu bence. Êzîdî toplumunun güvenliği gerçekte nasıl sağlanacak? O gençler, yani en zor günlerde halkını koruyanlar, sisteme hangi statüyle ve hangi güvencelerle katılacak? Şengal halkı kendi güvenliğine dair kararlarda söz sahibi olabilecek mi? Şengal’in idari geleceği kimin iradesiyle şekillenecek?
Eğer entegrasyon Êzîdîlerin güvenlik kurumlarında gerçekten temsil edilmesini, görev güvencesini ve bölgenin hassasiyetlerini bilen bir komuta yapısını sağlarsa, Irak devletinin güvenlik kapasitesi zayıflamaz, güçlenir. Ama yerel toplum karar süreçlerinden dışlanır ve düzenleme yalnızca merkezin denetimini genişletmeye dönüşürse, biçimsel bir bütünleşme sağlanmış olsa bile insanların kalbindeki güven yeniden kırılır. Bir toplumu kurumlara dâhil etmekle o toplumu güvende hissettirmek aynı şey değildir.
‘Bir halkı korumak, onun dualarını da korumak demektir’
Irak hükümetinin Ezidilerin teröre karşı verdiği mücadeleyi, kayıplarını ve maruz kaldıkları ağır hak ihlallerini tanıması değerli bir taahhüt. Ama yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şey varsa, o da sözlerin değil adımların inandırıcı olduğudur. Bu taahhüdün gerçekliği, mağdurlara ödenecek tazminatla, hayatta kalanlara verilecek destekle ve Şengal’in yeniden ayağa kaldırılmasıyla ölçülecek.
Burada gözden kaçan bir şeyi de hatırlatmak istiyorum. Ezidiler bu coğrafyada yalnızca bir halkın parçası değil, aynı zamanda kadim bir inanç topluluğu. 2014’te bize yönelen şiddet de yalnızca etnik değildi, doğrudan inancımızı hedef aldı. Bu yüzden Ezidilerin güvenliği, sadece bir etnik topluluğun güvenliği olarak düşünülemez. Avrupa’nın azınlık hakları müktesebatının ve uluslararası hukukun dinsel azınlıklar için tanımladığı haklar Irak’ta da tanınmalı ve güvence altına alınmalı. İnancını özgürce yaşamak, onu kuşaktan kuşağa aktarabilmek, kutsal mekânlarının korunması ve kendisini ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmak. Bir halkı korumak, onun dualarını da korumak demektir.
Hukukun üstünlüğü ilkesi burada kesinlikle iki yönlü işlemek zorunda. Silahın yalnızca yasal çerçeve içinde ve ülkeyi savunmak için kullanılması, devlet egemenliğinin ve hukuk düzeninin doğal bir gereği. Buna itirazım yok. Ama hukuk sadece silahlı yapıların devlete bağlanmasını talep etmez. Devletin de Êzîdî toplumuna karşı anayasal ve hukuki sorumluluklarını yerine getirmesini talep eder. Bir taraftan bağlılık beklenirken diğer taraftan güvence verilmiyorsa, ortaya çıkan şey bir uzlaşma değil, tek yönlü bir teslimiyet olur.
Bu yüzden federal otoriteye bağlılık, eşit yurttaşlıkla, ayrımcılığa karşı korumayla, yerel temsille, hesap verebilirlikle ve güvenlik kurumlarına adil katılımla birlikte düşünülmeli. YBŞ’nin devlet yapısına katılması elbette önemli. Ama belirleyici soru bu değil. Belirleyici soru, bu sürecin sonunda Şengal’de bir annenin çocuğunu gönül rahatlığıyla okula gönderip gönderemeyeceği, Êzîdîlerin kendi topraklarında hem bir halk hem de bir inanç topluluğu olarak eşit, özgür ve güvende yaşayıp yaşayamayacağı.
Yerel iradeyi federal yapı içinde temsil eden, açık ve denetlenebilir güvenceler kurulursa, bu adım devlet egemenliği ile Êzîdî toplumunun korunmasını gerçekten buluşturan bir ulusal uzlaşmaya dönüşebilir. Bu güvenceler belirsiz kalırsa, süreç yalnızca güvenlik yetkisinin merkeze toplanmasıyla sınırlı kalır. O zaman da Bağdat’tan dile getirilen ulusal birlik iddiası ile Şengal’deki insanların yüreğindeki güvensizlik arasındaki mesafe kapanmaz. Bizim istediğimiz, o mesafenin nihayet kapanması.
‘Şengal’in geleceği orada yaşayan halkın hakları ve iradesi esas alınarak şekillenmelidir’
Bölgesel müdahaleler ve Ezidi savunma kadrolarının hedef alınması nasıl değerlendirilmeli?
Şengal, uzun süredir bölgesel güç mücadelelerinin ve askerî müdahalelerin etkisi altında. Türkiye dâhil bölgesel aktörlerin operasyonları ve hava saldırıları, zaten kırılgan olan güvenlik ortamını daha da ağırlaştırırken Êzîdî toplumunun geleceğe güvenle bakmasını da zorlaştırıyor.
Êzîdî komutanların ve savunma kadrolarının hedef alınmasını yalnızca bireylere yönelik saldırılar olarak değerlendiremeyiz. Bu gelişmeler, 2014’te yaşanan büyük felaketin ardından kendi güvenliğini sağlamak için örgütlenen bir toplumun korunma kapasitesini ve güvenlik duygusunu da doğrudan etkiliyor. Elbette her saldırının sorumluluğu ve hukuki niteliği somut kanıtlarla, bağımsız biçimde araştırılmalıdır.
Ancak burada temel bir ilkeyi unutmamak gerekiyor. Ezîdîlerin güvenliği, bölgesel aktörlerin askerî ve siyasi hesaplarına tabi kılınamaz. Şengal’in geleceği, üzerinde rekabet eden güçlerin değil, orada yaşayan halkın hakları ve iradesi esas alınarak şekillenmelidir.
Çünkü 2014’te korunamamanın bedelini en ağır biçimde ödeyen Ezidilerden, bugün de başkalarının güvenlik hesaplarının bedelini ödemeleri beklenemez.
Ezidi inancında Şengal’in yeri nedir?
Bir Ezidi için Şengal, haritada gösterilebilecek bir yer değildir. İnançla hafızanın, yurtla varoluşun birbirinden ayrılmadığı kadim bir mekândır. Yezdan’la, yaratılışla ve kutsal düzenle kurduğumuz ilişkinin anlatılarında Şengal’in her zaman özel bir yeri olmuştur.
Ezidi geleneğinde Kırklar Meclisi, ilahî düzeni ve meleklerin temsil ettiği kadim meclis fikrini taşır. İlk tahtın Şengal’de kurulduğuna ve hiçbir zaman yıkılmayacağına inanırız. Bu inanç, geçmişten bugüne aktarılmış bir anlatıdan ibaret değil. Kuşaklar boyunca, en karanlık zamanlarda bile vazgeçilmeyen bir bağlılığın ve sürekliliğin ifadesidir.
Ezidi inancı yüzyıllar boyunca büyük ölçüde sözlü olarak, kavillerle, dualarla, büyüklerimizin anlattıklarıyla yaşadı. Yazıya dayanmayan bir inançta hafıza insanların içinde ve yaşadıkları toprakta saklanır. Bizde de yemin, söze dönüşmeden önce kalpte taşınır. Şengal’le bağımız da böyle bir bağdır. İnançla, ortak kaderle ve ana yurdun hatırasıyla örülmüştür. Şengal üzerinde yaşadığımız bir yer olmanın ötesinde inancımızın, hafızamızın, dilimizin ve birlikte yaşamımızın yurdudur.
Bu yüzden Ezidileri bu topraklardan koparmak, insanları yerinden etmekle kalmaz. Bir topluluğun tarihsel sürekliliğini, kolektif hafızasını hedef alır. Sözlü bir gelenekte toprak bir arşiv gibidir. İnsanları topraktan söktüğünüzde o arşivi de yakarsınız. Fermanların amacı da tam olarak buydu zaten. İnsanları öldürmenin yanı sıra onları yurtlarından koparmak ve bu toprakların hafızasını silmek.
Ama Ezidiler bütün imkânsızlıklara rağmen ana yurtlarından vazgeçmedi. Bu bağlılık bugün de sürüyor. Şengal bizim için yalnızca geçmişin hatırası değil, geleceğin de kurulacağı yer.
‘Şengal’in tarihini, Ezidiliği ve Kürt tarihini birbirinden ayırarak anlatmak mümkün değil’
Ezidilik ile Kürt tarihi arasındaki bağı nasıl tanımlamak gerekir?
Şengal’in tarihini, Ezidiliği ve Kürt tarihini birbirinden ayırarak anlatmak mümkün değil. Ezidilik, Kürdistan’ın tarihsel ve toplumsal dokusunun en köklü bileşenlerinden biri. Çocukluğumdan beri duyduğum dualar, ilahiler, büyüklerimizin anlattığı hikâyeler hep Kurmanci söylendi. Ezidi kavilleri bugün Kürtçenin en eski ve en değerli sözlü hazineleri arasında sayılır. Bu sesler hem bir inancın hem de bu coğrafyanın hafızasını yüzyıllardır taşıyor.
Ama bu bağ yalnızca dil ve coğrafyadan ibaret değil. Aynı köylerde, aynı dağlarda sürdürülen ortak bir yaşam var. Birbirine karışan gelenekler, zor zamanlarda kurulan dayanışmalar, birlikte yaşanmış acılar ve sevinçler var. Ezidiliğin kendine özgü inanç dünyası bu bağı zayıflatmıyor. Tam tersine, Kürt tarihinin tek renkli olmadığını, ne kadar çoğulcu ve zengin bir tarih olduğunu gösteriyor.
Bu yüzden Ezidiliği yalnızca Kürt kimliği üzerinden tanımlamak da, onu içinde doğup geliştiği tarihten koparmak da eksik bir yaklaşım. İkisi de Ezidileri bir başkasının çizdiği çerçeveye yerleştiriyor. Bence esas olan, Ezidileri kimsenin kimlik tanımına sıkıştırmadan, kendi tarihlerini ve geleceklerini belirleyen özneler olarak tanımak. Bir halkın tarihine hakkını vermek, onun özgünlüğünü koruyarak ortak hafızadaki yerini kabul etmekle mümkündür. Ezidiler Kürt tarihinin bir dipnotu değil, o tarihin en kadim sayfalarından biridir.
Son yıllarda Ezidilerin Kürt olmadığını savunan söylemleri ve Kurmancinin Ezidice olarak adlandırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önce bir ayrım yapmak istiyorum. Bir insanın kendisini nasıl tanımladığı bir şeydir, o tanımın bütün bir topluluğun tarihi hakkında söyledikleri başka bir şey. Bugün kimlik kuramları aidiyeti sabit ve tek boyutlu bir kategori olarak görmüyor. Kimlik, insanın kendini nasıl tanımladığıyla, toplumun onu nasıl tanıdığıyla, yaşanmış tarihle, gündelik kültürel pratiklerle ve siyasal ilişkilerle birlikte örülen çok katmanlı bir yapı. Bir insan kendi aidiyetini kendi adına özgürce ifade edebilir ve buna saygı duymak gerekir. Ama bütün bir topluluk adına konuştuğunda söz artık kişisel bir beyan olmaktan çıkar. O zaman temsil yetkisi, topluluk içindeki çeşitlilik ve etik sorumluluk soruları gündeme gelir.
Bu yüzden Ezidiyim, Kürt değilim diyen bir insanın sözünü, kendi kimliğine dair bir beyan olarak saygıyla karşılamalıyız. Ama bu söz tek başına bütün Ezidilerin kimliği hakkında son hüküm olamaz.
Ezîdî kimliği yalnızca bireysel bir inançla açıklanabilecek bir şey değil. Ortak hafızası, ritüelleri, kutsal mekânları, sembolleri, toplumsal kurumları, akrabalık ve dayanışma ağları ve tarihsel yurt deneyimiyle şekillenmiş hem etno-dinsel hem de etno-kültürel bir aidiyet alanı. Yani Ezidiler bir yandan kendine özgü inancı, kuralları ve kurumlarıyla ayrı bir inanç topluluğu, öte yandan dilini, coğrafyasını ve tarihini Kürtlerle paylaşan ve Kürt bir topluluk. Bu iki boyut birbirini dışlamıyor, birlikte Ezidi kimliğini oluşturuyor. Ezidilerin Kürt tarihiyle ilişkisi de dil, coğrafya, komşuluk ve ortak tarihsel deneyimler üzerinden uzun zamandır incelenen bir konu. Ama yerleşik bulguları değiştirecek iddiaların güçlü ve denetlenebilir kanıtlara dayanması gerekir. Kanıt olmadan tarihsel bağları yok saymak tarihi eksik anlatır. Bağlamına göre de inkârcı bir çerçeveye dönüşebilir.
Rîham Hesen’in açıklamasının bu kadar tartışılmasını da bu çerçevede okumak gerekiyor. Bu tür sözleri tek bir kişinin cümlesinden yola çıkarak kesin bir hükme bağlamak doğru değil. Önce hangi koşulların içinden doğduklarına bakmak lazım. 2014’teki 73. Ferman’dan sonra bu yöndeki seslerin yükselmesi tesadüf değil. Soykırım, yerinden edilme ve güvenlik kaybı, aidiyet ve korunma ihtiyacını çok derinleştirdi. Böyle bir felaketten geçen bir topluluğun kendi sınırlarını daha keskin çizmesi ve kendine daha sıkı sarılması insani bir tepki. Güçlü bir biz duygusu, dağılma ve yok edilme korkusuna karşı insanları bir arada tutar. Keskin kimlik beyanları kimi zaman kayıpla, korkuyla, dışlanmayla ve güçsüzlük duygusuyla baş etmenin bir yolu da olur. Bunu kimsenin niyeti hakkında bir teşhis olarak söylemiyorum. Kimlik söylemlerinin hangi duygusal ve toplumsal koşullarda güçlendiğini anlamaya çalışıyorum.
Diasporayı da hesaba katmak gerekiyor. Diaspora, kimliklerin yeni koşullarda yeniden kurulduğu bir alan. İnsanlar yaşadıkları ülkenin kurumlarıyla, çoğunluk toplumuyla, diğer azınlıklarla ve siyasal hareketlerle ilişki kurarken kendilerini farklı biçimlerde tanımlayabiliyor. Êzîdî kimliğini öne çıkarmak kimi zaman inancın özgünlüğünü koruma arayışı, kimi zaman belirli bir siyasal alanda tanınma ve temsil edilme ihtiyacı olabilir. Her örneği tek bir nedene indirgemek doğru olmaz. Somut bir bağlam ve kanıt yokken bu yönelimleri asimilasyonla ya da dış etkilerle açıklamak da kimseye yapılmaması gereken bir haksızlık olur.
Ama anlamak, her iddiayı doğru kabul etmek demek değil. Kurmancînin Êzîdîce olarak adlandırılmasına da bu gözle bakıyorum. Ezidilerin konuştuğu dilin kendilerine özgü dinsel ve kültürel anlamlar taşıması son derece doğal. Dualarımız, kavillerimiz o dile ayrı bir derinlik katıyor. Fakat bir dile yeni bir ad vermek, onun tarihini ve akrabalıklarını değiştirmiyor. Şengal’deki bir Ezidi ile Botan’daki bir Müslüman Kürt bugün de aynı dilde konuşup birbirini anlıyor. Bir dilin adını değiştirebilirsiniz ama o dili konuşanların birbirini anlamasını değiştiremezsiniz.
Bence sorulması gereken asıl soru, bu beyanların hangi toplumsal ihtiyaca cevap verdiği, hangi temsil biçimlerini güçlendirdiği ve topluluğun dilsel ve kültürel hafızasıyla nasıl bir ilişki kurduğu. Ezidi kimliğinin etno-dinsel özgüllüğünü tanımak ile Kürt tarihi ve kültürüyle kurduğu etno-kültürel bağları kabul etmek birbirine karşıt şeyler değil. Doğru olan, bu ikisini birbirine indirgemeden, topluluk içindeki farklı sesleri de gözeterek ve kanıta dayanarak birlikte düşünmek. Bir halkın özgünlüğünü korumanın yolu tarihini eksiltmekten değil, o tarihi bütün zenginliği ve karmaşıklığıyla sahiplenmekten geçiyor. Yaraları bu kadar derin bir toplumun ihtiyacı yeni ayrılıklar değil, kendi sesiyle konuşabileceği ve o sese saygı gösterilen ortak bir yuva.
‘Şengal’in statüsü sorusunun ilk muhatabı Şengal’de yaşayan insanlar olmalı’
Bu anlaşma Şengal’in statüsü ve Irak’ın geleceği açısından ne anlama geliyor?
Bu anlaşmayı Irak’ın siyasal yapısını yeniden düzenleme girişimlerinden biri olarak görebiliriz. Ama bence asıl mesele birkaç idari düzenlemeden çok daha derinde. Irak’ı oluşturan farklı halklar ve inançlar arasındaki ilişkinin anayasal ve demokratik bir zeminde yeniden kurulup kurulamayacağı.
Şengal bu sorunun tam kalbinde duruyor. Yıllardır Bağdat ile Erbil arasında statüsü tartışmalı bölgelerden biri olarak görüldü. İki merkezin arasında kalmış bir yer. Şengal halkı bu süre boyunca hep bir tarafa ait olması gereken bir toprak parçası gibi değerlendirildi. Oysa Şengal’in statüsü sorusunun ilk muhatabı Şengal’de yaşayan insanlar olmalı. Bu yüzden merkez ile yerel arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi, yalnızca yetkilerin yeniden paylaştırılmasından ibaret kalmamalı. Bütün toplulukların kendi hayatlarını ilgilendiren kararlara gerçekten katılabildiği bir siyasal alan yaratmalı.
Burada entegrasyon kavramının üzerinde durmak istiyorum, çünkü çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Entegrasyon, azınlık olarak tanımlanan toplulukların çoğunluğa uyum sağlamaya zorlanması değil. Avrupa’da uzun yıllar bu kavram üzerine çalıştım ve öğrendiğim en önemli şey şu oldu. Gerçek entegrasyon tek yönlü bir uyum talebi değil, iki yönlü bir dönüşümdür. Sadece küçük olanın değişmesini beklemez, siyasal yapının kendisini de herkesin eşit katılımına imkân verecek şekilde dönüştürür. Ortak kurallar en küçüğü bağladığı kadar en büyüğü de bağlar. Bunun güvencesi de anayasal haklar, demokratik temsil ve eşit yurttaşlıktır.
‘Ezidiler artık merkezi hükümetin muhatabı hâline geliyor’
Devlet, bir topluluğu bütün varlık ögeleriyle kabul etmeden ona güvenli bir gelecek kurabilir mi?
Benim cevabım net. Hayır, kuramaz. Şengal’in yakın tarihi bunu bize en acı biçimde gösterdi. 2014’te Musul düştüğünde Irak’ta devlet otoritesi çöktü, güvenlik düzeni dağıldı ve IŞİD’in ilerleyişi Ezidileri soykırımla yüz yüze bıraktı. Ama o felaketin ortaya çıkardığı şey yalnızca silahlı korumanın yokluğu değildi. Ezidilerin Irak’ın siyasal düzeninde ne kadar görünmez bırakıldığı da o gün apaçık ortaya çıktı. Görünmeyen bir topluluğu korumak kimsenin önceliği olmaz.
Siyaset felsefesinde tanınmanın bir nezaket meselesi olmadığı, insanların ve toplulukların varoluşunun temel koşullarından biri olduğu uzun zamandır tartışılır. Bir topluluğu tanımamak, ona yapılan haksızlıkların ilkidir. Çünkü tanınmayan bir topluluğun hakları da görünmez olur. Irak’ın federal sistemi farklı halkların ve toplulukların kimliklerini, haklarını ve temsillerini güvence altına alma iddiasıyla kuruldu. Ne var ki Ezidiler uzun yıllar bu sistemin içinde eşit bir siyasal muhatap olarak görülmedi. Ezidiler etno-dinsel bir topluluk, yani hem bir halkın parçası hem de kadim bir inancın taşıyıcısı. Irak’ın siyasal düzeni ise onları ya yalnızca bir dinsel azınlık olarak ya da başka bir kimliğin alt başlığı olarak gördü. Bu iki boyutu birlikte tanımayan her yaklaşım, Ezidileri hep eksik tanımladı.
Şengal anlaşmasının tarihsel önemi, bence bu sessizliği kırmasında. Ezidiler artık yalnızca korunması gereken bireyler olarak değil, kendi kimliği, kurumları ve ortak iradesi olan bir topluluk olarak merkezi hükümetin muhatabı hâline geliyor. Bu ikisi arasındaki fark çok büyük. Birinde size yardım edilir, diğerinde sizinle konuşulur.
Bu kapıyı Ezidilerin kendi direnişi açtı. YBŞ ve YJŞ savaşçılarının federal güvenlik sistemine katılması, Ezidilerin kendi güvenliklerinin kurulmasına resmî olarak ortak olmalarının yolunu açıyor. Yerel yönetimin, sivil ve dinî kurumların varlığını sürdürmesi, demokratik seçimlerin yapılması ve kamu görevlerinde Ezidi temsilinin güçlenmesi de bu tanınmanın somut karşılıkları olacak. Ezidiliğin okullarda nasıl yer alacağı ise hâlâ karar bekleyen bir mesele. Çocuklarımızın kendi inançlarını okulda da tanıyabilmesi, bence bu tanınmanın en anlamlı sınavlarından biri olacak.
Bu anlaşma bütün sorunları çözmedi. Ama Ezidilerin Irak’ın siyasal düzeninde etno-dinsel bir topluluk olarak, bütün varlık öğeleriyle tanınması yolunda tarihî bir eşik oluşturdu. Şimdi bu tanınmanın yönetime, temsile ve yerel iradeye dönüşmesi gerekiyor. Aksi hâlde Ezidilerin güvenliği yine Ezidilerin dışında alınan kararlara bağlı kalır.
Benim öngörüm açık. Şengal’de kalıcı güvenlik, Ezidilerin kimliğinin, kurumlarının ve siyasal iradesinin tanınmasıyla sağlanacak. Irak devleti meşruiyetini halkların sesini bastırarak değil, o sese siyasal alanda yer açarak kazanacak. Ezidiler de kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olduklarında, artık yalnızca korunmayı bekleyen bir topluluk olmayacak. Şengal’in geleceğini kuran siyasal özne olacaklar.
Şengal’in geleceği için hangi adımlar atılmalı?
Her şeyden önce şunu söylemek istiyorum. Şengal’in geleceği, Ezidilerle konuşulmadan Ezidiler adına belirlenemez. Bizim hakkımızda, bizsiz hiçbir karar kalıcı olamaz. Bağdat yönetimi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve ilgili bütün taraflar Ezidi temsilcilerini karar süreçlerinin kenarına değil merkezine almalı.
Yerel yönetim demokratik, kapsayıcı ve hesap verebilir olmalı. Güvenlik düzenlemeleri yukarıdan dayatılan kararlara değil, halkın rızasına ve gerçek ihtiyaçlarına dayanmalı. İnsanlar kendilerini koruyan güçlere güvenemediği sürece hiçbir güvenlik düzenlemesi işe yaramaz.
Kamplarda yaşayan ailelerin evlerine dönüşü, kayıpların akıbetinin aydınlatılması, toplu mezarların açılıp kimliklerin tespit edilmesi, yıkılan köylerin yeniden inşası, okulların açılması, dilin ve inancın özgürce yaşanabilmesi. Bunları ayrı başlıklar gibi düşünmemek gerekiyor. Hepsi aynı iyileşmenin birbirini tamamlayan parçaları.
Dünyanın dört bir yanına dağılmış Ezidi diasporası da bu iyileşmede önemli bir rol üstlenebilir. Avrupa’da büyüyen, eğitim alan, mesleğini kuran binlerce Ezidi var. Onların bilgisi, birikimi ve Şengal’e olan bağlılıkları, yeniden inşa sürecinde büyük bir güç olabilir. Göç bir kopuş olmak zorunda değil, bir köprü de olabilir.
Ve bütün bunların kalıcı olabilmesi, iyi niyete ya da günün siyasi dengelerine bırakılmamasına bağlı. İyi niyete bağlı olan haklar ilk krizde askıya alınır, hukuka bağlanan haklar ise kalır.
‘Ezidilerin hakları Irak’ın anayasal düzeninde güvence altına alınmalı’
Bu söyleşinin sonunda vermek istediğiniz mesaj nedir?
Şengal’i konuşmak, yalnızca geçmişin acısını anlatmak değil. Hafıza, bugünün hakikatini görmenin ve yarının adaletini kurmanın yolu. 73. Ferman’ı anmak, Ezidileri yalnızca yaşadıkları acılarla tarif etmek anlamına gelmiyor. Onların direnme, örgütlenme ve kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma iradesini de tanımak anlamına geliyor. Biz yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değiliz. Başımıza gelenlere rağmen ayakta kalabilmiş bir halkız.
Şengal’de özgürlük ve güvenlik mücadelesinin tamamlandığını söyleyemem. Ama Derwêşê Evdî’nin ruhu hâlâ yaşıyor. Dengbêjlerin kuşaklardır söylediği o destan, yurdunu ve halkını korumak için canını ortaya koyan bir Ezidi savaşçının hikâyesidir. Ve bu hikâye yalnızca Ezidilerin değil, onu dinleyerek büyüyen bütün Kürtlerin ortak hafızasında yaşar. Şengal’in gençleri 2014’te silah aldığında, aslında o eski destanın yeni bir dizesini yazıyorlardı.
Yaratılışın ilk meclisinin kurulduğuna inandığımız bu kutsal topraklarda mücadele hâlâ sürüyor. Güvenlik için, eşit yurttaşlık için, adalet için ve bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkı için.
Talebimiz çok açık. Ezidiler kendi yurtlarında güven içinde yaşamalı. Şengal’in yönetiminde söz ve karar sahibi olmalı. Hakları Irak’ın anayasal düzeninde güvence altına alınmalı. Ezidi kimliği de tarihsel bağlarından koparılmadan, hiçbir siyasi kalıba sıkıştırılmadan, kendi özgünlüğü, inancı ve toplumsal ilişkileri içinde anlaşılmalı.
Şengal’in tarihi, orada yaşayanların iradesi yok sayılarak yazılamaz. Bu toprağı korumak yalnızca bir yurdu korumak değil. Bir hafızayı, bir inancı ve farklı olanların aynı toprakta birlikte yaşayabilme ihtimalini korumak. Belki de Şengal’in bütün Ortadoğu’ya söylediği en önemli şey bu. Bir halkı yok etmeye çalışabilirsiniz, ama dualarını, şarkılarını ve yurduna olan bağlılığını yok edemezsiniz.



