Barış kavramının kullanıldığı her anlatımda ilk olarak savaşın olmaması, çatışmaların durması akla gelir. Ancak bu sağlandığında, yani silahlar sustuğunda bu kez savaşın nedenleri, yarattığı tahribat ve tekrarlanmaması için yapılması gerekenleri düşünmek, konuşmak ve hayata geçirmek gerekir. Çünkü son zamanlarda çok sık dile getirilen haliyle barış; yalnızca silahların sustuğu bir dönem değil; hakların güvence altına alındığı, adaletin tesis edildiği ve toplumun tüm kesimlerinin eşit yurttaşlar olarak ortak geleceğe güven duyabildiği bir yaşam düzenidir. Bu nedenle barış, savaşanların siyasi tercihleriyle sınırlı bir mesele değil; aynı zamanda temel bir insan hakkı ve toplumsal bir sorumluluktur.
21. yüzyıldan başından bu yana gelişen insan hakları anlayışı, barış ile insan hakları arasında çok güçlü bir bağ kurmaktadır. İnsan haklarının sistematik biçimde ihlal edildiği toplumlarda kalıcı barışın kurulması mümkün olmadığı gibi, savaş ve çatışma ortamı da yeni hak ihlallerini kaçınılmaz hale getirmektedir. Bu nedenle barış hakkının sağlanması, diğer tüm hakların kullanılabilmesinin motor gücünü oluşturmaktadır. Üyesi olduğum İnsan Hakları Derneği de Türkiye’de barışın, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunmuştur. Derneğimizin yıllardır dile getirdiği temel ilke açıktır: İnsan haklarının güvence altına alınmadığı bir yerde kalıcı barış kurulamaz; barışın olmadığı bir yerde ise insan haklarının korunması mümkün değildir.
Kürt meselesinin tarihsel arka planı ve kırılma noktaları
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana demokratikleşememesinin en önemli nedenlerinden biri Kürt meselesidir. Uzun yıllardır bu meseleye sadece güvenlik boyutuyla yaklaşan ve çözümü de güvenlik endeksli yöntemlerde arayan devlet; meselenin tarihsel, siyasal, kültürel ve toplumsal boyutları ile yüzleşmek istememiştir. Oysa ki Kürt Meselesi, özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Kürt mirliklerinin otonom yönetimlerine son verme/yetkilerini kısıtlama uygulamaları ortaya çıkmış, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ise yeni siyasal koşullar içinde farklı ve çok boyutlu nitelik kazanmıştır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yürürlüğe giren 1924 anayasası ile birlikte ulus-devlet inşa süreci kapsamında uygulanan merkeziyetçi politikalar, farklı kimliklerin kamusal görünürlüğünü tamamen ortadan kaldırmıştır. Kürt kimliği, dili ve kültürünün kamusal alandaki görünürlüğüne ilişkin çeşitli dönemlerde getirilen yasaklar ve sınırlamalar, sorunun siyasal ve toplumsal boyutlarının derinleşmesine yol açmıştır. Bu süreçte Kürtler tarafından başlatılan Şeyh Sait, Ağrı, Koçgiri ve Dêrsim gibi isyanlara karşılık devletin tutumu diyalog yöntemi yerine isyanları kanlı şekilde bastırma ve akabinde baskı politikaların artırma olmuştur.
Özellikle Dêrsim katliamından sonra Kürtler arasında bir sessizlik ve suskunluk dönemi başlamış, 1959 yılında 49’lar davası olarak bilinen yargılamalarla bu kez de dönemin Kürt öğrenci ve aydınları tutuklanmıştır. Yine 27 Mayıs 1960 darbesi sürecinde çok sayıda Kürt aydın ve ileri gelen alıkonup kamplarda tutulmuşlardır.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra zirve yapan baskı ortamında, silahlı çatışmaların da başlamasıyla birlikte farklı ideolojilere sahip tüm Kürt gruplarına karşı büyük ölçüde güvenlik eksenli politikalar hayata geçirilmiştir. 90’lı yılların başından itibaren ise faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmeler yaygın hale gelmiş, Binlerce Kürt köyü yakılarak zorla boşaltılmıştır.
2013-2015 yıllarında PKK ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yaşanan müzakere sürecinin başarısız olması akabinde tekrardan başlayan çatışma hali yaklaşık 10 yıl boyunca devam etmiştir. Sadece bu 10 yıllık süreçte yaşanılan ağır tabloyu hatırlamanın bile barış fikrine sıkı sıkıya sarılmamız için yeterli bir gerekçe olduğu ortadadır.
Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü konusunda ortaya çıkan fırsatlar doğru değerlendirilmediği ve kalıcı barış sağlanmadığı için her kesimin çok büyük kayıplar yaşadığı tartışmasız bir gerçektir. 1984’ten 2024 yılına kadar devam eden çatışmalarda Türkiye’nin neredeyse tüm il, ilçe ve köylerine kadar asker, polis, gerilla, sivil, köy korucusu cenazeleri gitmiş ve bu acı tablo; toplumsal ayrışmayı körüklemiş, barış çabalarını ciddi anlamda zorlamıştır.
Çatışmalı sürecin yol açtığı insan hakları ihlalleri
Uzun yıllar devam eden çatışmalı süreç, hemen her konuda ağır insan hakları ihlaline neden olmuştur. Yaşam hakkı ihlalleri, işkence ve kötü muamele uygulamaları, zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmaları, zorunlu göç, cezasızlık politikaları ve adil yargılanma hakkına ilişkin sorunlar, Türkiye’nin son 40 yıldaki insan hakları hafızasında derin izler bırakmıştır. Bunun yanında ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve siyasal katılım hakkı bakımından yaşanan sınırlamalar da demokratik toplum düzenini olumsuz etkilemiştir. Kimlik ile Kültürel haklar açısından ise anadilin kamusal yaşamda ve eğitim alanında kullanılmasına ilişkin uzun yıllar devam eden yasaklamalar, uluslararası insan hakları belgelerinde güvence altına alınan kültürel haklar bakımından önemli tartışmalar doğurmuştur. Zorla yerinden edilmeler, ekonomik yoksullaşma, sosyal eşitsizlikler ve kuşaklar boyunca aktarılan travmalar ise çatışmanın yalnızca güvenlik alanında değil, toplumsal yaşamın bütününde derin etkiler bıraktığını göstermektedir.
Bu ihlallerin tamamı yalnızca geçmişe ait olaylar olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü hak ihlallerinin etkileri, adalet sağlanmadığı sürece toplumsal hafızada yaşamaya devam eder. Kalıcı barışın inşası, bu nedenle yalnızca geleceğe değil, geçmişle yüzleşmeye de bağlıdır.
Kalıcı barış için devletin sorumluluğu
Barışın tesisi, öncelikle devletin insan haklarına saygı gösterme, hakları koruma ve gerçekleştirme yükümlülüğünün doğal bir sonucu olacaktır. Demokratik hukuk devletinin görevi yalnızca kamu düzenini sağlamak değil; aynı zamanda farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabileceği toplumsal, hukuki ve siyasal zemini oluşturmaktır. Bugüne kadar Kürt meselesinin çözümüne dair dile getirilen her talep devletin ‘silahlara veda’ şartı ile karşılaşmıştır.
Gelinen aşamada 1978’de kurulan ve 1984’de silahlı mücadeleye başlayan PKK’nin kendini feshetmesi ile birlikte meselenin silahsız çözüm koşulları oluşmuştur.
Kalıcı barışın toplumsal zemini, çatışmalı süreçte kaybedilen her bir insanın eşit acılar doğurduğu, bu kayıplardan sadece bir tarafın sorumlu olmadığı, şiddetin ortaya çıkmasında devletin neden olduğu kötü uygulamalar cesur bir şekilde dile getirilerek oluşturulabilir. Aksi durumda barış meselesinin toplumsal karşılık bulması hayli güç bir durum oluşturacaktır. Meselenin çözümüne karşı olan bazı küçük grupların körüklemeye çalıştığı toplumsal ayrışmaya karşı meselenin çözümünü isteyen tüm kesimlerin ortak bir barış dilini kullanması yurttaşların da zihnen rahatlamasını sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki bu sürecin başarısı, Türkiye’nin batısında yaşayan bir yurttaşın kaygısız bir şekilde Kürt coğrafyasında, Kürt coğrafyasında yaşayan bir yurttaşın da Türkiye’nin batısında kendi dili ve kimliğiyle yaşayabilmesinin koşullarını sağlamak ile ölçülecektir.
Hukuki zeminin ilk adımı olarak oluşturulan çerçeve yasanın sağlıklı bir şekilde uygulanması halinde, PKK ile ilintili yargılamaların önemli bir kısmı erteleme hükümlerine tabi tutulacaktır. Toplumsal hayata katılımın sağlanmasının önünü açması beklenen bu yasa ile Kürtlerin demokratik siyasete katılım haklarının gerçekleşmesi beklenmektedir. İşte asıl meselenin tam da burada başlayacağını düşünüyorum. İstiklal mahkemelerinden, 49’lar davasına, KCK yargılamalarından Kobanê Davasına kadar geçen bir asırlık sürede düşünce ve faaliyetleri nedeniyle hep mahkum edilen Kürtlerin bundan sonraki süreçte demokratik haklarını yargı baskısı olmadan kullanabilmeleri kalıcı barış için önemli bir fırsat olacaktır. Hukuki ve siyasal zeminin oluşmasıyla birlikte, Kürt meselesinin temel nedenlerinden çatışmalı süreçte ortaya çıkan yeni sorun alanlarına, oradan da ülkenin yönetim politikalarına kadar uzanan tüm meselelerin özgürce tartışılabilmesinin önü açılacak; bugüne kadar sistemin dışında tutulan kesimlerin de bu süreçlere özgürce katılabilmesine olanak sağlanacaktır. Aynı zamanda bu yeni durum Kürtlerin devlet ile olan ilişkilerini önce 1978 öncesine, daha sonra 1924 öncesine son olarak da 1800’lü yıllara çekecektir.




